Toprak Bayramında Ziraat Müdürü Fazlı Danışman’ın Halkevi'ndeki Söylevi

Sayın Dinleyenler;

Türkler, Ön Asya’ya ve Cenub-u Şarkî Avrupa’ya gelince orada Roma hukukundan doğmuş veya fıkıh ahkamına dayanmış bir toprak mülkiyeti rejimi buldular. Bu rejim geniş mikyasta toprağa sahip olmak imkanını veriyor ve çiftçiyi “serf”, yani toprak kölesi mahiyetinde bulunduruyordu.

Türk ırkı, hiçbir zaman köleliği kabul etmemiş olduğundan Türk hukukçularının havsalası bu rejimi kabul etmemiş, büyük hukukçu (Ebüsuut Efendi), toprağı devlete mal ederek çiftçilere yalnız tasarruf hakkını vermek yolunu bulmuş ve Türklüğe has sosyal bir toprak hukuku meydana getirmiştir.

Bu hukuka göre, çiftçi yalnız toprağın işletme hakkına maliktir. Toprak üzerinde hibe, vasiyet, şufa ve saire gibi haklar cereyan etmez ve çiftçi toprağın irsi kiracısı sayılır; kira bedeli olarak mahsulünün onda birini devlete verir. Devlet bunu ücretleri mukabilinde sipahilere, zaimlere, vüzeraya, kale ağalarına ve içtimai yardım müesseselerine tahsis ederdi. Osmanlı Devleti, bu sistemle Avrupa’da hüküm süren feodalite ve Şark’ta hüküm süren Tavaif-i Mülûk sistemine set çekmiştir. Toprağı işleyen çiftçi, bu sistemle korunmuş ve toprağa köle olarak değil, onun mutasarrıfı olarak sahip olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin çöküntü çağında yer yer zuhur eden Celâlî eşkıyası, dirlikleri elinden alınan sipahilerin asi delibaşılar vaziyetine gelmesi, bu sistemi bozmuş ve bazı yerlerde derebeyliklerin teşekkülüne meydan vermiştir.

Carî olan kanunda, bir şahıs bir köyün tamamına sahip olamazken Muğla’da Menteşe Beyleri ve Amasya’da İsfendiyaroğulları bu vilâyetlerde onlarca köyü içine alan toprakları vakıf veya malikâne olarak tek elde toplamış ve köylü topraktan mahrum kalmıştır.

19. asırda Avrupa’nın sanayileşmesi, deniz nakliyatının süratlenmesi ve ucuzlaması, Avustralya, Amerika gibi toprakların istihsale açılması ve kapitülasyonların memleketimizi iktisadi esaret altına alması neticesinde Türk iktisadi sistemi temelinden yıkılmış ve bu arada çiftçiliğimiz de harabeye uğramıştır.

Derebeylik teşekkül edemeyen yerlerde de iktisadi çöküntü neticesinde verimsiz bir hâle gelen çiftçilik, köylüyü geçindiremediğinden köylü toprağını satmak veya bırakıp kaçmak zorunda kalmış ve toprak buralarda da bu suretle mahdut ellerde toplanmıştır.

20. asrın ilk yirmi beş senesinde İmparatorluğun yıkılmasını intaç eden dahili kargaşalıklar ve haricî harpler şehirlilerimizi olduğu kadar köylümüzü de bitap bir hale getirmiş ve köy iktisadiyatımız ölüm derecesine gelmiştir.

Cumhuriyet'in teessüsü ile kapitülasyonlardan kurtulan memleketimizde iktisadi gelişme başlamıştır. Bu sebeple toprak da tekrar verimli hal almağa başlamış, nüfus yirmi beş senede bir misli denecek derecede artmış ve diğer iktisadi sahada olduğu kadar toprak işletmesinde de bir “reform” ihtiyacı belirmiştir.

Toprak Kanunu, işte bu reformu başarmak için konmuştur. Kanunun gayesi, toprak sahibi vatandaşların mülkiyet haklarıyla topraksız ve geçimi toprağa bağlı vatandaşların hak ve ihtiyaçlarını telif etmek ve çiftçiliği teşkilatlandırmaktır.

Bu gayeyi elde etmek için âmme menfaati olan diğer işlerde olduğu gibi bunda da “istimlâk” esası kabul olunmuştur. Bu istimlâk ile devlet, toprak sahiplerinin topraklarından bir kısmını kanunun tayin ettiği bedelle alarak, kanunun tayin ettiği ihtiyaç sahiplerine verecektir. Devlet bu kanunu en lüzumlu gördüğü yerden başlayarak peyderpey tatbik edecektir.

Tatbikine karar verdiği yerde evvela “istimlâk muamelesi” yapacak; toprak sahiplerinin hakkı olan kısmı ayıracak, fazlasının bedelini verip alacak; ondan sonra bunu kanunda yazılı sıra ile topraksız çiftçilere verecektir.

Devletin kanunu tatbike başlamadığı yerde mevcut kanunların hükümleri tamamiyle yürüyecektir. Bu itibarla gerek toprak sahibi vatandaşların, gerek topraksız vatandaşların yürürlükte bulunan kanunlara tamamiyle riayet etmeleri, endişe ve heyecana kapılmamaları çok doğru olur. Biraz evvel toprak reformuna ihtiyaç belirdi dedim.

Bu ihtiyaç nedendir?

Bu ihtiyaç; içtimai, siyasi ve iktisadidir. Sayın dinleyenlerim: “Hiçbir şey vatan sevgisini, yurda bağlılığı, memleketin gelişmesindeki ilgiyi toprak ve ocak sahibi olmak kadar artıramaz; ulusal saadet ve felâketi paylaşmaya yarayan bundan sağlam bağ tasavvur olunamaz.”

Onun için toprağın ve işletme tesislerinin yurttaşların büyük bir kısmına dağılmış olması, memleket istikbali, saadet ve emniyetinin garantisidir. Yakın tarihimiz de bizlere bu hakikati açıkça göstermektedir. Milletimizin yayıldığı geniş ülkelerin neresinde Türk köylüsü, Türk çiftçisi toprağa bağlanmış ise, milletimiz orada tutunmuş; neresinde çiftçi toprağa bağlanmamış ise, oradan sökülmüşüz. Rumeli, Mısır, Suriye, Irak ve ilâhâ...

Onun için Millî Misak hududumuz, Türk ulusunun, Türk çiftçisinin toprakla kaynaştığı, toprak sahibi olup ona kök saldığı yerlerin sınırı olduğuna iman etmeliyiz. Bizde olduğu gibi, dünyanın diğer memleketlerinde de böyle olduğu için “toprak sahibinin aynı zamanda o toprağın işleyicisi olması, topraklı köylü sayısının çoğalması” lehinde bilhassa Birinci Cihan Harbi'nden sonra birçok memleketlerde devletler cebri ve kanuni müdahalelerde bulunmuştur. Tuna memleketleri: Romanya, Macaristan, Avusturya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan, Baltık memleketleri Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya ve nihayet İspanya geniş toprak reformuna girişmiştir. Gerçi bizde büyük mülkiyet bu memleketler derecesinde değilse de topraksızları topraklandırmak için yine büyük mülkiyetten faydalanmaktan başka çaremiz olmadığını düşünmek lazımdır.

Topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak için “İskan meselesini” düşünenler ve söyleyenler de görülüyor; fakat, iskanın yapılabilmesi için şartlar çok muğlaktır. Gerçek:

Arazinin iskân edileceklere müsait olması,

İskan edilenlerin, o yerin ziraatına uyar vasıfta olmaları,

İskan edilmeyi arzu etmeleri lazım olduğu gibi, dahil iskanın birçok malî müşkülata ve idari mecburiyetlere de yol açacağını hatırdan çıkarmamak lazımdır.

Topraksız köylünün toprak sahibi edilmesi ve arazinin bu suretle küçük ve orta mülkiyetler haline getirilmesinde iktisadi faideler de şunlardır:

a- Türk köylüsü toprağa sahip olup, onu işletirse Türk zirai reformu gerçekleşecek ve millî iktisadımız gelişecektir. Zira:

  1. Arazi, sahibi tarafından daha iyi işlenir.

  2. Küçük arazide işler daha ziyade zamanında görülür. İstihsalin artmasında bu mühim bir faktördür.

  3. Küçük arazide, suret-i umumiyede büyük arazide yapılması müşkül işlerin yapılması daha kolay ve mümkündür. Yabancı otlardan temizleme, iyi çapa, haşerat ve hastalıkla mücadele gibi.

  4. Küçük arazide, mahsulün hasara uğramadan kaldırılması için küçük çiftçi ahali havaiyeden daha süratle istifade eder.

  5. Küçük çiftçi, büyük araziye nazaran daha çok gübreye maliktir. Binaenaleyh daha kesif ziraat yapar ve topraktan daha çok randıman alır.

  6. Küçük çiftçi tohumunu bizzat tedarik edebilir.

  7. Küçük çiftçinin buhrana mukavemeti, büyük işletmeden ziyadedir. Çünkü, büyük arazinin masraf ve ihtiyaçları daha çoktur. Köylü ise istihsalatından nispeten daha az bir kısım satılığa çıkardığından fiyat tahavvüllerinden daha az müteessir olur.

  8. Bazıları, büyük ekinci ziraatı için daha ziyade masraf ihtiyar etmeye, ıslah olunmuş tohumlar kullanmaya muvaffak olarak, kemiyet ve keyfiyet itibariyle daha ziyade ve kati randıman elde etmeye muvaffak olabildiği iddia edilirse de, iktisat nokta-i nazarından bu tefevvuk da mühim derecede kuvvetini kaybetmiştir. Hakikaten büyük arazi işletmesinin icap ettirdiği şerait (sermaye, sa'y, vasıta, bilgi) her zaman bir arada bulunmaz. Bu takdirde birçok arazi gayrikabil-i istifade bir hale gelir. Millî istihsalde mevkiini kaybeder.

  9. Topraklı köylü vatanın her şeyine bağlı bir unsur olduktan başka, malî kuvvetleri şehir hayatlarının fevkinde olmasından dolayı hayat ve âdetlerine sadık kalarak bir tasarruf kuvveti halinde millî iktisadın temeli olur.

  10. Şehir sefahetlerinden uzak olarak nüfusun artmasının başlıca temelidir.

Şu var ki, kanunumuz saydığımız iyiliklerin gerçekleşmesini, toprak sahibi kılınan vatandaşlarımızın da toprağa sımsıkı bağlanıp çalışmalarını şart koşmuştur. Bu şartlar gerçekleşince, toprağının bir kısmı istimlâk edilen toprak sahibi vatandaşlarımıza elinde kalan toprak kısmının da kıymeti ve randımanı artacağından, bu müşterek çalışmalar neticesinde onlar da daha memnun ve daha mesut olacaklardır.

Kanuna göre, arazi sahibine istediği yerler ve bir çiftçi ailesine yetecek miktarın üç katı verilmek suretiyle kemiyet itibariyle onlar da tatmin edilmiş oluyorlar.

Harp sonu dünyasında, devletin bu kanunun tatbikinde göstermeyi kararlaştırmış olduğu büyük zirai reform müdahaleleri sayesinde pek büyük faideler sağlayacak olan Toprak Kanunu, Sayın dinleyicilerim; olağanüstü bir toprak dağıtımı değil “geniş iktisadi, içtimai, insani inikaslar yaratacak bir devrim eseridir.” Türk inkılabının en büyük devrimlerinden birisidir.

Bu devrim, tarihî manada, içtimai manada Türk ruhunun ve asaletinin yeniden kendine dönüşüdür. Türk köylüsünün ve Türk ziraatının bir aralık içine düştüğünü izah ettiğim halden kurtulup verimli, hür ve mesut çiftçiliğe yöneltilmesidir. Bu verim ve saadet elbette bütün milletimizi sevindirecektir. Artık toprak, sade toprak olmaktan çıkıp daha verimli bir istihsal unsuru olacak; topraksız köylümüz de emek verdiği, ter döktüğü yeter kadar vatan parçasına sahip kılınmakla toprak aynı zamanda daha mesut ve daha müşterek vatan haline gelecektir.

Bu tarihî dava ve her yıl bu bayramı ve çiftçilerimizi kutlarken köylünün milletin hakiki efendisi olduğu gerçeğini milletimizin şuuruna nakşeden ve Türk devriminin büyük başarıcısı olan Ebedi Şefimiz Atamızla, Toprak Kanunu üzerinde 25 yıldan beri kutsal fikirler ve emekler harcayarak bu devrimi gerçekleştiren Millî Şefimiz İnönü’yü, Büyük Millet Meclisimizi, Toprak Kanunu üzerinde ilk günden beri Millî Şefimizle birlikte çalışıp iktidar mevkiinde bu kanunu çıkarmağa muvaffak olan Sayın Başvekilimiz Saraçoğlu’nu ve onun hükûmeti erkânını hürmet ve tazimle selâmlarım.