Ben daha çok sanıyordum; oysa benden ancak yirmi üç yaş büyükmüş. Çünkü ben oyun çocuğu iken kendisini görmeden de tanıyordum. Adlı sanlı Şefik Bey'di o.

Şefik Bey'i önce Belediye Reisi olarak tertiplediği seri konferanslar sırasında görmüştüm. Karşılıklı tanışmamız daha sonra ve anlatmaya değer bir olayla başladı.

Antep’te çıkmakta olan Halk Dili gazetesi mesul müdür bulunmadığından kapanmak zorunda kalmıştı. Yeniden yayımlanabilmesi için imtiyaz sahibi Rüştü Hoca mesul müdürlüğünü bana teklif etti. Ben de arkadaşlarımla görüşerek yazı için yardım sözü aldıktan sonra kabul etmiştim.

Bu gazetede Nazım Kutlar; kadınların çarşaf ve peçeyi atmaları, dünyayı peçe arkasından değil, yalın gözle ve olduğu gibi görmeleri gerektiğini savunan iki yazı yayımladı. Bu makaleler o zaman Antep’te büyük bir tepki yarattı. Nasıl yaratmasın ki? Kız kardeşimi bırakınız; altıncı çocuğundan olan iki torunu mektep çağına gelen annem bile, beş yıl İstanbul’da çarşafsız, peçesiz dolaştıktan sonra Antep’e dönünce peçe takınmak zorunda kalmıştı. Toplumun gazete çevresinde birleşen genç arkadaşlara karşı tepkisi çetin oldu. Bizleri açıktan açığa saygısızlık, hatta duygusuzlukla suçlandırdılar. Bu yüzden gönül birliği ettiğimiz arkadaşların bir takımı yanımıza uğrayamaz oldu. Tepki bununla da kalmadı. Bize destek olacaklarını saydığımız aydın ağabeylerimiz de kötüleyenlere katıldılar. Şu var ki Atatürk’ün inkılaplar yaratan varlığının bizler için koruyucu, gelenekçiler için de susturucu etkisi her yerde gücünü duyuruyordu. İşte bundan faydalanarak Nazım Bey’le birlikte bir karşı taarruza geçmeye karar verdik. Antep’in aydın ve düşüncelerine değer verilen kişilerinin fikirlerini açıktan sormaya başladık. Bunları tamamladıktan sonra yayımlayacaktık.

Başvurduğumuz kişiler arasında kabadayılıkları ile ünlülerin bundan ne kadar yoksun olduklarını görerek şaşırmış, samimi sandıklarımızın öyle şeylerle ilgilerinin olmadığını görerek bunalmıştık. Karşılaştıklarımızın çoğu "evet" demeye çekiniyor, "hayır" demeye korkuyor; bocalayarak ter döküyorlar, bu iki etki altında öylesine tuhaflıklara düşüyorlardı ki anlatılması kolay değildir.

İşte bunlar arasında varlığını korumasını bilen iki özlü kişiden birisi Şefik Bey olmuştu.

Yazıhanesine girdiğimizde bizi, öbür ziyaretlerimizde görmediğimiz büyük bir ilgi ile karşıladı. Bizim kuşaktan olanlar bilirler ki o çağda gençler yaşlıların yanına girdikleri gibi sessizce bir köşeye ilişir; yaşlının işi bitip gönlü çektiği zaman ne istediğini sorduktan sonra gençler kısıla büzüle sözlerine başlayabilirlerdi. Şefik Bey bizleri bayağı olgun kişiler gibi kabul etmişti. Hiç alışık olmadığımız bu saygı gösterisi bizleri şaşırttı. Mektep hayatımızı sordu. Bizleri layık olmadığımız yükseltici sözlerle okşadıktan sonra sorumuzu duyunca, "Beyler bizi imtihana gelmişler," diye sonradan pek çoğuna tanık olduğum ince takılmalarının ilki ile karşılaştım. Gülerek sorularımızı karşılamaya başladı:

"Bu iş olacaktı ve olmalıydı da; çünkü konunun ilgilileri olan kadınlar bunu istiyorlardı. Onlardan bunu esirgemek kimsenin elinde değildi. Ancak bunun zamanını kendisi de kestiremiyordu. Kökü yüzyıllara dayanan bu geleneğin atılmasına nasıl başlayıp da sonuçlandırmalıydı? Bugün zamanı gelmiş miydi? Buna karar vermekte bizim kadar cesur olmadığı için kendi kendisini suçlandırıyordu. Bir tek avuncası vardı ki yaşlı olmasıydı. Gençlerin yaşlılardan daha atılgan ve tuttuğunu koparır olmaları olağan şeylerdendi." "Estağfurullah efendim bizi utandırıyorsunuz," demekliğimize karşılık: "Bildiklerimi açık konuşuyorum. Eğer gençler de yaşlılar gibi konuşsa ve düşünse toplum durgun su birikintileri gibi kokacaktı. Böylesine bir çevrede işe yarayan bir gelişme olmazdı. Bizlere başarı dilekleri kendisinin mutlu isteğiydi," dedi.

Konuşmamız iki saat kadar bu yolda yürüdü gitti. Ara sıra benim kesin karşılık almak için yaptığım değinmeler hep anlattığım açılardan karşılandı.

Yanından ayrılıp da dışarı çıktığımız gibi Nazım Bey: "Hüseyin, diğerlerini kolayca özetlemiştik ama Şefik Bey'in fikirlerini de derleyip toplayabilecek miyiz? Ben bunu düşünüyorum," demişti. Bu yönü benim de düşündüğümü söyleyerek ayrılmıştık. Sonra bir araya gelip karşılıklı habersiz yaptığımız özetlerin fikir çarpışmalarını görerek yalnız Şefik Bey'in diplomatlığının hayranı olmakta birleşebilmiştik.

On yıl sonra avukat stajyeri olarak yanında çalıştığım süre içinde yakından tanığı olduğum büyük kişiliği beni kendisine derin bir saygı ile bağlamıştı.

Şefik Barlas, âdemoğullarının gönlüne girebilen bir eğitimci idi. Bu yönden ondan üstadım olarak gücüm kadar yararlandım. Ayrıca toplum yönetiminde de başarılı bir kişi idi. Baro Başkanlığı sırasında arkadaşları arasında kurabildiği düzen, kendisinden sonra Baro Başkanlığına seçilen Sami Sayan’ın mezarı başında belirttiği gibi her türlü övgünün üzerinde bir tutumdu.

Şefik Barlas yüreği sevgi ile dolu bir baba, çevresini koruyan bir büyük, vefalı bir arkadaş, ince nükteli, güler yüzlü, her zaman aranan bir meclis adamı idi.

Avukat Şefik Barlas, kendisine savunması terk edilen bir davayı istediği amaca götürmek için en çetin yorgunlukları göze almaktan kaçınmazdı. Suçlu olduğuna önceden inanmış olduğum bir polis müdürünü mahkeme karşısında savunmasına gitmiştim. İddiayı dinledikten sonra sıra savunmaya gelince Şefik Bey savcıya karşı: "Davanın bir başı bir de sonu vardır. Ona başından girişmek gerekir; savcı işi ortasından tutuyor. Önceki olaylar bilinmeden varacağımız yerin niceliğini ölçmeliyiz. Böylesine iddialar adaleti yanlış yola götürür," sözleriyle başlayan savunmasını dinledikten sonra önceki yargımdan ayrılarak mahkeme salonundan çıkmıştım.

Bu gibi çetin savunmalarından incinen karşı taraf, onun için çoğunlukla haksız, bazan da haklı olabilen suçlandırıcı hükümler vermiş olabilirler. Dinimizde hata etmeyen yalnız Tanrı'dır. Bir kul olarak Şefik Bey'in de büyük kişiliği karşısında onun çok gerisinde kalan suçları da olacaktır. Bunlar için kendisini Tanrı'nın bağışlamasını dilerim.

(Ak-Yol)