— Ha… Ooo… Maşallah Mösyö, Türkçe biliyorsunuz ha!
Teli — Evet efendim, Türkçe de çok eyi tekellüm yaparım. Lâkin mahdum bey Fransızca çok ders yapmamıştır ki doğru konuşmak yapamıyordur?
Ha — Evet Mösyö, bizim çocuk sıkılır. Yoksa efendim, sözlerinizi anlayamayacak ne var? Bağda telefon sarmaya gidiyormuşsunuz.
Teli — (Sözünü keserek) Hayır efendim, cenabınız yanlış anlamışsınızdır. İsmim Telifon, bizim irahmetli büyük peder Bağdasaryan.
Ha — Ha, anladım efendim. Demek siz Bağdasaryanlardansınız.
Teli — Evet efendim.
Tepe — (Gizli) Ulan ben de Avrupa’dan gelmiş bir meta sanıyordum. (Acenteye) Cenabın nerelisin, ahbar?
Teli — Vanlıyım zo. (İstihza ile) İsmi şerifini bağışlarsın?
Tepe — İsmim Ahmet, lakabım Tepegöz.
Teli — Ha, çok eyi teşerrüf yaptık.
Tepe — (Gizli) Herife ahbar deyince beni de öyle sandı galiba. (Gülerek) Meğer herif “kalp beşliği ekmekçiye yutturdum, kıllas” deyenlerdenmiş.
Teli — Eh efendim, kiminle teşerrüf ediyorumdur?
Ha — Efendim, Sinanîzade Hacı Eyyup.
Teli — (Ayağa kalkarak ve tekrar Hacı’nın elini sıkarak) Müşerref olduğumuz içindir ki kendimi bahtiyar addetmişimdir.
Ha — Teşekkür ederim, Bağdasaryan Efendi. Tepegöz, bak ne emrediyorlar.
Tepe — (Acenteye) Kahve mi, çay mı?
Teli — Bendeniz kayfe almam.
Tepe — Satan kim ki almıyorsun?
Tel — Affedersiniz, yani içmam.
Tepe — Ha, şöyle şunun doğrusunu söyle.
Ha — O hâlde çay mı emredersiniz?
Teli — Affedersiniz, çay da almam.
Tepe — (Gizli) Ziftin pekini al.
Ha — Olur mu canım! Hadi Tepegöz, bize üç kadeh çay yap. (Tepegöz gider.)
Teli — Teşerrüfümüz esbabını anlayabilirim efendim?
Ha — Evet efendim. Bizim Hayrünnas bir otomobil alalım diyor. Siz de bunun memuru imişsiniz; sizden bu hususta malumat almak istiyoruz.
Teli — (Ağır başlı bir tavırla) Efendim, şunu eyi bilmiş olasınız ki çar aktarı alemden haberdarım. İmdi, dünyada ne kadar ki otomobil icat etmişlerdir, bunların cümlesinden malumatım olmuştur. Fakat hiçbirisi Lord gibi mükemmel sanatlı yapılmamıştır. Son Harb-i Umumi’de Rusya Çarı ne vakit ki otomobili görmüştür, hıp deyin yapışmıştır. Çünkü, dostum, cenabınızın malumu olsun ki bu otomobil, bir İngiliz şairinin dediği gibi, Şark’ın yegâne sebebi ızmihlâli olmuştur. Çar Hükümeti seferberlikte tamam (498.765) adet satın almıştır. Ancak Lordlardır ki Şark’ın her yolunda çalışabilirler. Bizim büyük Yermenistan da kumpanyaya külliyetli sipariş vermiştir. Saatte altmış mil nedir ki onun sürati fevkalâdesinin yanında… Efendim, istediğiniz Lord binek mi…
( O sırada Tepegöz girerek çayı acentaya dayar.)
…yoksa kamyon mu?
Tepe — Yok, karabiber! (Biraz çekilerek) Kimyon ne gezer ahbar bu çayın içinde?
Ha — Efendim, çayımız temizdir.
Teli — Affedersiniz efendim, bilürüm ki çay halistir. Bendeniz otomobil binek tir, yoksa yük tür? Deyorum; yük otomobillerine kamyon derler. Küçüğüne kamyonet demişlerdir. (Çayı alır.)
Hayr — Evet babacığım, bizim istediğimiz kamyonettir; çok adam alır.
Teli — Pekâlâ; eğer bugün sipariş yaparsanız otuz beş günde teslim edeceğimi vadedelim.
Ha — Pekâlâ amma fiyatı?
Teli — Perifikistir efendim.
Ha — Yani kaça?
Teli — Efendim, iskele teslimi bin beş yüz dolar; sonra buraya kadar masrafı var, ceman yekûn 300 altın liraya mal olur. İmdi bunun evsafına ve iradına gelince: Yirmi beygir kuvvetinde, saatte altmış mil yapar, bir buçuk ton yük alır; yani bizim Şark hesabı 780 okka eder.
Ha — Çok muvafıktır efendim, fakat fiyatı tuzlu değil mi ya?
Tepe — (Gizli) Tatlısı sonra çıkar.
Teli — Aman efendim, ne diyorsun ki! Ne kadar kâr yapacak, bunu hiç hesap etmiyorsunuz? Ne demektir ki pahalıdır? Bir ayda bedavaya kalır.
Hayr — Muvafıktır babacığım; fiyatı hakikisi budur.
Ha — Anladık canım; her ne ise alalım.
Teli — (Çantasından bir katalog çıkararak) İşte buyurunuz; hangisinden istiyorsanız otuz lira avans vermelidir.
Hayr — Pekâlâ. (Babasına katalogu göstererek) İşte babacığım.
(Tepegöz de bir taraftan uzanır, elini dürbün gibi yaparak bakar.)
Ha — Haydi Hayrünnas, alelhesap iki yüz banknot getir. (Hayrünnas sevinçle gider.)
Ha — Ehh Telifon Efendi, demek bu Lordlar çok mükemmel ha?
Teli — Mükemmel de söz mü? Efendim, cenabınız yakında göreceksiniz. İmdi bu fabrika dakikada bir otomobil çıkarıyor, yine yetiştiremiyor.
Tepe — O yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan? Dakikada bir otomobil ha… Çok âlâ.
Teli — (Gülerek) Efendim, sizin Tepegöz’ün aklı yetmiyordur.
(Hayrünnas girer; banknotları pederine, o da acenteye verir; mukabiline ilmühaber alır.)
Teli — (Ayağa kalkarak) Otuz beş gün sonra hazırdır efendim; izin verirseniz ki gideyim?
Ha — Ne oldu Mösyö, oturuyorduk.
Teli — Malûmu âlileri, vazifem pek çoktur.
(Umum ayağa kalkar. Mühim reveranslarla veda edilir. Acente gider.)
Ha — Allah muvaffak bilhayır buyursun. İşte bu iş de bitti. Hayrünnas…
Hayr — Teşekkür ederim Monşer Papa.
Tepe — (Hiddetle karışık) Küçük bey, yine başlama! Bak, herifin önünde bir çift laf edemedik. Şimdi camgöz ahbarı geri çağırırım ha!
Ha — Haydi Tepegöz, sepeti al da çarşıya inelim. Otomobil için de münasip bir yer arayalım. Hayrünnas, sen de tertibatını yap. (Hacı Eyyup Efendi gider.)
Tepe — Mübarek olsun, Küçük Bey.
Hayr — Yüzün ağ ola, Tepegöz.
Tepe — Neye? Yüzüm kara mı oğul?
Hayr — Yok canım, estağfirullah. Sözün pelesengi öyle geldi.
Tepe — Yaa, öyle mi… Küçük bey, demek bu işte çok kâr var ha?
Hayr — Ooo Tepegöz, bilsen neler, neler…
Tepe — Maydanozlu köfteler bana ne? Zavallı Tepegöz, işin yoksa sabahtan akşama kadar didin dur.
Hayr — Sen ne diyorsun Tepegöz, sayıklıyor musun? Biz böyle bir kumpanya yapalım da senin gibi en emin bir adamımızı boş mu bırakalım? Hiç bu olur mu? Sen (Şef otomobil) olacaksın. Senin (anrutunu) işitmeden şoför düt bile diyemeyecek.
Tepe — (Hiddetle) Küçük bey, yol kısa iken peşin pazarlık edelim. Benim anırtımı işitmeden kim dürtmeyecekmiş bakalım! Ayıp ayıp, baban yerindeyim.
Hayr — (Telaşla) Aman amcacığım, yanlış anladınız; yani siz hareket memuru olacaksınız. (Anrut), yani “ileri” demeden otomobilci düt diye düdüğünü bile öttüremeyecek.
Tepe — Ha, şöyle… Ne bileyim ben; rica ederim Türkçe konuşalım, ben öyle rutmut, zart zurt anlamam.
Hayr — Kızma Tepegözcüğüm. Bu tabirleri öğrenmek lazım. Kumpanyamızın adı ne, biliyor musun?
Tepe — Yok, ne bileyim.
Hayr — Sürat Kumpanyası: Sinanîzade Hacı Eyyup ve Veledühu.
Tepe — O veled kim oluyor? O söz pek yakışık almadı amma.
Hayr — A, anlamadın mı? Nasıl yakışmadı? Ve veledühu yani Hacı Eyyup Efendi ile oğlu demek.
Tepe — (Kaşıyla gözüyle anlar gibi yaparak) Ha, anladım. “Elveledü sırrı ebiyh, oğlan babasından Çelebi” dedikleri bu olacak. Eh, sonra?
Hayr — Kumpanyanın adı Sürat, otomobilin adı Yıldırım; acente memuru Hayrünnas, hareket memuru Tepegöz… Anladın mı? Haydi çabuk, şimdi bir tellâla beş kuruş ver, nida etsin.
Tepe — (Ellerini dizlerine vurarak ve gülerek) Çıldırdık galiba.
Hayr — Ciddi söylüyorum azizim; reklam, ah reklam… Dünyada her işte kazandıran reklam.
Tepe — Aklâm-ı devlet derler işitirdim amma reklam ne oluyor?
Hayr — İlân yani ilân be yahu! (Bir kâğıt çıkarıp yazar.) Al şunu tellâla ver.
Tepe — Oku bakayım.
Hayr — (Okuyarak) Eyyy ehli vilâyet!
Tepe — (Sözünü keserek) Hükûmet-i Seniyye’nin tembihi budur ki… (Gülerek) Tövbe Ya Rabbi, bu nasıl ilân be yahu?
Hayr — İlân be, basbayağı ilân.
Tepe — Efendi, suyu görmeden sıvanmayalım; sonra insana gülerler. Hele hayırlısıyla otomobil gelsin bakalım.
Hayr — Hakikat, doğru söylüyorsun. Sonraya kalsın. (Birdenbire aklına gelmiş gibi) Aman koş, şimdi babam hiddetlenir!
Tepe — (Birdenbire sıçrar ve telaşla) Sahi be, eyvah unuttuk! Şimdi efendi küplere bindi. (Acele ile gider.)
Hayr — (Tepegöz’ün gittiğine kanaat için pencereden baktıktan sonra büyük bir sevinçle kendi kendini mindere atar; orada duramaz sandalyeye geçer, orada da duramaz ayağa kalkar… kendi kendine) Ehh Hayrünnas, mesutsun, bahtiyarsın; işte pişgâh-ı hayatına açılan bir şahrah-ı saadet, bir (prosperite)! Daha ne duruyorsun? Artık her şey senin; can da canan da. En müşkül kapıların anahtarı para değil mi? Ahhh o kırmızı altınlar şimdi adeta önümde istif olmuş dans ediyorlar. Evet, evet… Çok uzak değil, çok yakında o altınları ben kazanacağım; yine çok yakın zamanda o altınlarla kim bilir kimleri dans ettireceğim. Altın… altın! Ak akça yalnız kara gün için değil, ak gün için de daha ziyade lazımdır. (Biraz düşünür, sandalyeye oturur.) Gitmeli, gitmeli… Hemen acenteyi hazırlamalı, biletleri tabettirmeli… Yaşasın Sürat Kumpanyası! Yaşasın Yıldırım Otomobili!
“Diyerek çıkar.”
Perde iner.
(Devam edecek.)
Yazan: Yılmaz Dokuzuğuz