Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Vaktiyle zamanında bir beylerbeyi varmış. Cihan ve dünya malı onunmuş. İki oğluyla bir avradı varmış. Bu beylerbeyinin bir gün düşüne bir ihtiyar girmiş. "Sana bir gün bir züyürtlük gelecek," demiş. Sabah olmuş, bu kalkmış birkaç fukaraya sadaka vermiş. Allah’a dua etmiş. Neyse, ikinci gece olmuş, gene o ihtiyar herifin düşüne girmiş. İhtiyara demiş ki: "Bu iş sahiden böyle olacaksa, ayalimle görüşeyim."
Sabah olmuş, ayalına anlatmış. Ayalı, "Bari," demiş, "ihtiyarlıkta geleceğine gençlikte gelsin." Herif "Eh," demiş. Akşam olunca gene ihtiyar gelmiş, "Ne oldu?" diye sormuş. O da, "Ayalımla konuştum, bu züyürtlük bize gençlikte gelsin," demiş.
Sabahleyin bir bakmışlar ki; filanca yerde beylerbeyinin bir fırığı tutuşmuş. Filan yerden haber gelmiş ki; beylerbeyinin develeri ölmüş. Böylece bütün malı mülkü tükenmiş. Sonra beylerbeyinin evi geçindirecek parası kalmayınca evinin öteberisini satmaya başlamış. Onlar da tükenince ayalını, çocuğunu alıp bir köye çalışmaya gitmiş. Köyün kâhyasının evine gitmişler. Kâhyaya zaten böyle bir işçi gerekmiş. Ayalı ev işine bakmış, kendi bekçilik etmiş. Uşaklarını da beraber götürüp getirirmiş.
Bir gün bu ayalın iyi don yuduğu duyulmuş, herkes donunu buna uydurmuş. Bir gün bir asker gelmiş, o da donunu bu avrada yudurtmuş. Neyse, asker bölüğüne gelmiş. Komutanı bakmış ki askerin esvabı tertemiz. "Bunu kime yuduruyorsun?" diye sormuş. O da "Filanca yerdeki avrada yuduruyorum," diye söylemiş. Komutan, "Hemen o avradı bana getirin," demiş. Beş on tane asker gitmiş. Avradı zorla alıp getirmişler. Komutan avrada, "Benimle evleneceksin," diye söylemiş. Avrat, "Yok, benim kocam var," diye kabul etmemiş.
(Devamı var)