Zıddiyetler bir noktada yumuşatılmadıkça bu vasıflarını devam ettirirler. (Yabancı hayranlığı) dediğimiz sosyal psikolojik bir yöneliş ile buna karşı (milli şahsiyet) fikrinin çarpışması, bu iki görüşün bir noktada telif etmesiyle yumuşatılabilir ve faydalı bir yöne tevcih edilebilir. Bunun için şu iki noktayı dikkatle ele almamız ve fikirlerimizi bu çerçeveler içinde izaha tâbi tutmamız isabetli olur: 1- Garp hayranlığı, batı bloku; 2- Millî şahsiyet prensibi.

  1. Bugün Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakâr fikirler garp esprisi mevzuunda zahiren tezat içinde gibidirler. Fakat işin aslı, sistemli milliyetçilik ve muhafazakârlık görüşüne tamamen uymakta ve ortada tezat görülmemektedir. Misal verelim: Bir milliyetçi ve muhafazakâr Türk, komünizmin mutlak surette karşısındadır ve onun ezeli, ebedi düşmanıdır. Yine aynı şahsın milli duygularına verdiği üstünlük sebebi ile ideolojik kalıptan uzak bir şekilde yabancı ve garplı hayranlığını tasvip etmediği görülür. Komünistlerin utanmadan bu tutumu istismar etmeleri aslında kendi mantıksız düşünce sistemlerinin icabıdır. Bilmek gerekir ki, komüniste düşman olmak, yabancılara ve bilhassa garba şahsiyetsiz bir dostluk göstermeyi icap ettirmez. Her Müslüman-Türk, sistem olarak garp demokrasisini, hür dünya ideolojisini, sulh ve sükûn prensibini kabul etmiştir. Fakat o, Türklük ruhuna en uygun gelen insanlık ideali hayata (Demokrasi) ile ulaşacağına inanmaktadır. Bu inanç onun milliyetçiliğine ve muhafazakârlığına garanti olmuştur. Sosyal hayatında millî âdet ve ananelerine uyması kadar tabii bir şey olamaz. Kendi telâkkilerine uymayan, uymaması sosyolojik bir gerçeğe dayanan, garp kaynaklı dejenere ahlak veya yaşayış tarzını kabul etmemesi ayrı şey; garp demokrasisine, batı blokuna, ilmi ve teknolojik buluşlara, rasyonel prensiplere bağlanması ise yine ayrı bir keyfiyettir. Garplılığı şekli olarak kabul etmiş kişiler, Atom Çağı’nda Orta Çağ skolastisizmine çok benzeyen bir garp taassubu içinde olduklarını idrak edemiyorlar.

  2. Millî şahsiyet; millete ait olan bütün maddî ve moral kuvvetlerden örülmüş bir bütündür ve insan şahsiyeti gibi mücerret ahlaki bir kıymet hükmüdür. Demokrasi ne kadar da milletlere gelişme ve milli kıymetlerini değerlendirme imkânı vermiştir. Bu cümleden olarak şunu kaydedelim ki, bizim birçok müesseselerimiz garpla mukayese edilemeyecek kadar ileridir, onlardan çok üstündür. İşte bunu söylemek (Millî şahsiyet)’e inanmak demektir. Aksi aşağılık kompleksi duymaktır. Aksi başkalarına uymaktır. Sonu ruhsuz bir kitle olarak kalmaktır.

Bana bütün duygu ve düşüncelerin yükseldiği, mücerretleştiği bu asırda garbın putlara taptığını söyleseler bunu bile çok tabii karşılarım. Zira meseleyi garp ve put yönünden değil, insanoğlunun su, hava, toprak, ekmek kadar zaruri manevi gıdası olan (din ihtiyacı) yönünden ele alırım. Bu konu, ne kadar görmezlikten gelirsek gelelim, bir milletin yaşayışını şekillendiren faktörlerin en önemlilerinden biridir. Garpta din ve maneviyat ihtiraslarına gem vuran kuvvet olabiliyor. Cumhurbaşkanından amelesine kadar her insan bu duyguda eşitliğe kavuşuyor ve bu duyguya hürmet ediyor. Din oralarda cemiyete istikrar veren kuvvet olmakta devam ediyor. Bize gelince, hak, hakikat ve medeniyet dini olan yüce İslamlık hâlâ tartışma konusu. Dinî inançlar toleranssız bir grup tarafından hâlâ Auguste Comte’un metafizik safhası addedilmekte; pozitif safhaya ulaştığını vehmeden yarı-aydın bir grup ile maneviyata sıkı sıkıya bağlı kitle fikren mücadele etmektedir. Yarı-aydın, direnen kitleye pervasızca (tutucu, gerici, yobaz) diyebilmekte, bencilliğini ve kofluğunu böyle tatmin etmektedir. Din mücadelesi yılların ihmaliyle yıprandığı ve başka çehrelere büründüğü halde aslî cevherinden hiçbir şey kaybetmeden millî vicdanda ebedî tahtında hükümfermâdır. Yarı-aydın dejenere olmuş ve aslî yapısını kaybetmiş hükümleri, asıl cevher aleyhine koz olarak kullanmakta; bu ise dinsizlerin bile sığınacağı tecavüz karargâhı olmaktadır. Gerçek aydınlar, dinin aslî cevherine sarılan, Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin üstünde kazınmış Şark-İslam-Türk medeniyeti damgasını gördükçe iftiharla millî değerine yönelen kişilerdir. Halk gerçek aydınların izindedir. Şarlatan yarı-aydınların sustuğu zamanlar, gerçek aydınların liderliği ile bu milletin neler yapabileceği tahmin edilebilir. En güzel teşbih şu olacaktır: Kendi kendini çekmekten aciz lokomotiflerin, otuz vagonluk katarlara takılması, zorlaması, patinaj yapması, sonra kancayı koparıp katar çekme pozunda düdük çalması ne kadar komik ise, yarı-aydınların millî hamuleyi teşhis ve takdir edemeden iftirada bulunmaları da o kadar komik ve acıdır.

Biz katar yürümesin demiyoruz. Otuz vagonu çekecek güçte dev lokomotifleri takın ki katar yürüsün diyoruz. Fizik ve matematik ilimler kadar kat’î olan bu sosyolojik gerçek nasıl inkâr edilebilir?

27 Temmuz 1964, Ankara