Pazartesi günü Eczacıbaşı Yunus Seramik Fabrikasının üçüncü tesisinin açılış merasiminde hazır bulundum. Bu bir tesis değil, kalkınan bir devdir. Açılış merasimine Sanayi Bakanı Mehmet Turgut Bey riyaset eyledi. Kendisini tanımıyordum. Fakat tevazuunu, nezaketi bende bir alâka uyandırdı. Sordum:

— Zatıâliniz kimsiniz beyefendi?

Tatlı bir tebessümle cevap verdi:

— Bendeniz Mehmet Turgut’um. — Sanayi Bakanı. — Evet efendim. — Evvel söylesene canım efendim. Lafımın freni yoktur, inşallah bir patavatsızlık etmedim.

O kadar Şark'ı temsil eden bir hali vardı ki dayanamadım. Yine sordum:

— Nerelisiniz efendim? — Gaziantepliyim efendim. — Tatlılığınız buradan geliyor. Tevekkeli dememişler: «Gideceğin Antep, yiyeceğin pekmez.» — Fıstığımızı da unutmayın.

Müessesenin kabul salonları zevkiselim numuneleri... Yatkın koltuklarda, kanepelerde oturmak insana tatlı bir rehavet veriyor. Molière, misafirine: «Size kollarını uzatan şu koltuğun davetine icabet buyurmaz mısınız?» der. Eczacıbaşı’nın koltukları adama kollarını uzatmıyor, onu sinesine çekiyor.

Vakit geldi, yemek salonuna geçtik. Dostum Haluk Eczacıbaşı’ya:

— Ben perhizim, dedim, sofraya oturmayayım. — Yemekler de zaten perhiz yemeği.

Piliçten sonra börek geldi. Yemek tadından evvel hüviyetini bağırıyor. Sofracıya fısıldadım:

— Bana bir kıymalı, bir peynirli. Üstüne de meyve tamam...

Şimdi yeni fabrika gezilecek. Ben bu yürümelere, inip çıkmalara gelemem. Biraz dinlenmek üzere izin istedim. Bütün davetliler çıktılar.

Düşünüyorum: 1947’de Yunus’a yerleşmeye gittiğimiz zaman demiryolunun yanında küçücük bir bina vardı. Ben matbaa dönüşümde fabrikanın bulunduğu yerden geçerdim. O ufacık bina ile bir de arkada boya imali için kurulmuş dört duvardan başka bir şey yoktu. Fabrikada müdür, ustabaşı, kontrolör olarak bir de ustamız vardı. Sabırlı, mütevekkil, mücessem namus, son derece terbiyeli, nazik bir adam. Başımız sıkıldı mı:

— Ferdi Bey! Yetiş.

Nejat Bey ata meraklı olduğu için hayvanını orada otlatıyor. Bir gün ayağına ip dolandığını gördüm. Güzel atın bileğini yaralayacağını anladım, ipi açtım. Ferdi Bey o dört duvarı şenlendirdi. Derken binanın tam karşısına bir ahşap bina daha yapıldı, binalar birbirini takip etti. Mutfaklar, yemekhaneler, personel köşeleri... Bir adamın iradesiyle bu cenin gün geçtikçe büyüyor, irileşiyor, güzelleşiyor.

Avrupa’dan mütehassıslar getirildi. Yunus Seramik Fabrikası garp sanayii ile rekabet edecek bugünkü hale geldi. Bu müesseseyi ben bütün inkişafında gurur ile takip ettim. Müessesenin sahibinden dümen neferine kadar her şey yüzde yüz Türk. Nejat Bey beni heyecanlandıran bir iltifatta bulundu:

— Hocam, dedi, bu müessese sizin. — Evet, dedim, elime doğdu. Büyütmedimse de büyümesini gördüm.

Bugün 42.000 metrekarelik bir saha üzerine kurulmuş olan son üçüncü tesis 50 milyon liraya mal olmuştur. Yılda dört milyon dolar, yani 36 milyon lira döviz tasarrufu sağlayacaktır. Yeni tesisat fabrikanın yıllık kudretini 4.000 tondan 9.000 tona çıkaracaktır. Bundan daha güzel ne olabilir? Fabrikadan ayrıldığım zaman doğduğunu, büyüdüğünü, yetiştiğini gördüğüm müessesenin bu imtihandaki muvaffakiyeti ile göğsüm kabarıyordu. İftihar eylemekte haksız mıyım?

(Milliyet)