Herkes gül bahçelerinde bülbül sesi dinlerken bizler her sabah top ve tüfek sesleri ile uyanırdık. Bu gazi yurdun bugün olduğu gibi dün de yedisinden yetmişine kadar her birinin bir işi ve vazifesi vardı. O zamanlar benim de işim cephelere yiyecek taşımaktı. 1335 senesi ilkbaharı, nisan aylarının sonunda bulunuyorduk. Yıldırım Taburu o günlerde şehrin cenubunda bulunan Dutluğu karargâh ittihaz etmişti. Haftada iki veya üç defa evden aldığım yiyecekleri, o zaman Yıldırım Tabur kumandan muavini bulunan amcam Söylemez Mahmut’a götürürdüm. Yine bu maksatla bir gün öğleden sonra yiyecek sepetini koluma taktım. Şehreküstü’den Halep yolunu takiben Sarımsak Tepe’nin eteğindeki mezarlıklar arasından ilerliyordum. Bir Fransız tayyeresi tepenin üzerinde dolaşmaya başladı. Ben öğretildiği gibi sepeti bir mezar taşının yanına bıraktım, kendim de hemen yüzükoyun yere yattım. Tayyare bomba savuruyordu. Bu bombalardan birkaçı bana otuz-kırk adım mesafelerde düşüp patlıyordu. İsabet ettiği mezar taşları parçalanıp etrafa yayılıyordu. Tayyarenin uzaklaşmasını yattığım yerden takip ettim. Tamamıyla ayrıldığına kanaat getirince derhal doğruldum. Sepetimi koluma takarak etrafıma bakmadan tepenin etrafını bir an evvel dolanıp kurtulmak için hızlı adımlarla yürüdüm. Zira akşam da yaklaşıyordu. Gün indiği zaman Dutluğa vardım. Dut ağaçları arasında bir evcikte (bağ evi) oturan tabur karargâhına yaklaşınca Söylemez Mahmut beni karşıladı. Evciğe girdik. Sepetimde bulunan taze marulları yemeye başladılar. Ben yorgunluğun ve tayyarenin üzerimde bıraktığı tesirle nasıl geldiğimi anlatıyordum. Yıldırım Kâmil beni kucakladı. Gözyaşlarını güç zaptettiğinin farkında idim. Amcam orada bundan sonraki gelişimde neler getirmekliğimi istediğini bana söylüyordu. Evciğin önündeki ağaçlıklar arasında yemek hazırlandı. Yere bağdaş kurup oturduk. Daha ilk lokmaya uzanmıştık ki en yüksek ağacın tepesinde gözcülük yapan birisi "Bir gelen var!" diye bağırdı. O tarafa koştular ve bir anda tabur karargâhı karıştı. Yemekleri nasıl yediğimizi bilemiyorum. Ancak amcam beni o zaman Yıldırım Taburu iaşe işlerine bakan merhum Rüştü Hoca’ya emanet etti. Her taraf zifiri karanlıktı. Amcam bana: "Bizim tabur Kilis’ten hareket edip gelen Fransız kuvvetlerine karşı Küçük Kızılhisar’a hareket ediyor, eve söyle merak etmesinler." dedi. Onunla, son görüşmem ve işittiğim son sözleri olacağını bilmeden ayrıldım.
Gece merhum Rüştü Hoca ile iaşe hayvanları önümüzde; şehre, dereleri takiben yola çıktık. Yolda makineli tüfek atışları durmuyordu. Hatta bir aralık makinelilerin çıkardığı kızıl alevi bile görüyordum. En nihayet şehre girdik. Ben Rüştü Hoca’dan ayrılıp eve gittim. Taburun Küçük Kızılhisar’a hareket ettiğini söyleyince herkesi bir düşünce aldı. Ertesi gün akşama doğru cepheden pek iyi haberler gelmiyordu. Kilis yolu üzerinde Fransız kuvvetlerine karşı koyan birinci tabur dağılmış; ihtiyat Yıldırım Taburu Akbaba sırtlarında muharebeye girmiş, netice bilinmiyor diyorlardı. O gece pek sıkıntılı geçti. Sabaha kadar Halep yolundan at nalı sesleri eksik olmadı. Gözüme uyku girmiyor, yatağımdan ne zaman doğrulup baksam ninem seccadenin üzerinde namaz ve niyazda ve beni durmadan Halep yoluna bir haber almaya yolluyordu.
Birkaç defa gidip geldikten sonra en nihayet ışıksız yol üzerinde bir taşa oturdum. Geçen atlılardan bir haber almaya çalışıyordum. Hiç kimse cevap vermiyor ve geçiyordu. Ortalık ağardı. Ben eve gitmekten korkuyor; "Yine bir haber alamadım," diye söylersem ninemin ne hâle geleceğini düşünüyordum.
Nihayet kuşluk zamanı uzaktan bir beyaz atlının süratle gelmekte olduğunu gördüm. Bu gelen atlı, tabur kumandanı Yıldırım Kâmil idi. Yolun ortasına atıldım ve durdum. Yaklaştı. "Amcam nerede?" diye kelimelerimi bitirmeden, "Arkadan geliyor," dedi ve aynı süratle uzaklaştı. Ben eve koştum. Amcamın yolda olduğunu söyledim. Ne yazık ki beklenen yolcu her zaman gelmiyor. Onu bekleyenler birer birer onun yolunda ve ona kavuştular.
O gün Kilis yolunda Akbaba sırtlarında savaşa giren Yıldırım Taburundan Söylemez Mahmut; kardeşi rahmetli Hacı Abdülkadir Söylemez’in hediye ettiği al at üzerinde, taburunu teşci için ileri doğru yaptığı hücum hareketinde tepeyi işgal eden Fransız kuvvetlerinin ateşi ile karşılaşmış, o anda muhtelif yerlerinden aldığı kurşunlarla şehit olmuştu.
O her zaman ve her fırsatta söylerdi: "Muvaffak olacağız." Bu savaşlardan neticede muvaffakiyetle çıkacağımızdan emindi. Evet, muvaffak olduk ve o şimdi Çınarlı Cephesi üzerindeki abidenin altında şehitler arasında huzur içinde.
(Sabah, 30.12.1962)