Sevgilim, sana bugün de Nurkana’dan bahsedeceğim.

Nurkana, kumral saçlarına iliştirdiğin yeşil kordeleye benzer. Bu kordele Karatar Pınarı'nın daha berilerinden başlar ve bir teli gümüşten olduğu hâlde kıvrıla büküle kınalı dağları çerçeveleyerek Kilisecik köyünün yeşilliklerde kucaklaşıncaya kadar devam eder.

Şehirden uzaklaşan yolcular ilk yorgunluklarını Karatar Pınarı'nda geçirirler. Ceviz ağaçlarının gölgelediği bu pınardan avuçları ile soğuk sular içerler.

Ah! sevgilim… Bilmem avuçla soğuk su içmek zevkini tattın mı?..

Buradan dar ve kenarı arıklı yollarla kordelenin renk ve koku denizine dalınır. Bu yolların kenarında saatlerce devam eden meyve bahçeleri vardır. Bu bahçelerin ağaçları çok gür olduğu hâlde bütün dallar günlerden beri içilen bir iksir ile mestmiş gibi hep başları yerlere kadar eğilmiş.

Esasen bu sermesti biraz sonra yolcularda da başlar. Hepsinde yıllanmış bir şarabın ilk yudumlarının verdiği neşe, hepsinin gözlerinde içlerindeki tatlı hülyaların verdiği mahmarlık var.

Ah! sevgilim… Bilmem hiç böyle içmeden sarhoş olduğun dakikalar oldu mu?..

Bana öyle geliyor ki sanki görünmez eller bu olgun meyvelerden sızdırdıkları asırları göremediğimiz, yapraklarla örtülü köşelerde saklı küplere dolduruyor ve aklımızın ermediği bir çabuklukla onları şaraba tahvil ederek buhar hâlinde havaya serpiyor.

Onun için burada her şey mesttir sevgilim.

Çarşıda küfelerde, tablalarda yığılmış meyveler bu dallardakilerin yanında ancak ölmüş bir kıymettir sevgilim. Asıl zevk onları dudaklarımızla dallarından toplamakta.

Ah! sevgilim, yavrularına yem veren kuşlar gibi dallardan dudaklarına aldığın kirazları dudaklarımla toplamayı ve aynı şeyi sizin tekrar etmenizi ne kadar isterdim.

Böyle uzun müddet yürüdükten sonra daldığınız hülyadan bakraç sesleri ile uyanırsınız ki o vakit tam Nurkana köyünün içindesiniz. Köy kızları iki tarafa selâm verir gibi salına salına, ellerinde bakraçları olduğu hâlde köyün büyük pınarına inerler.

Bu mesud ve füsunkâr yuvanın kızları da bambaşka. Saçları bahçelerindeki ağaçların dalları gibi yerlere kadar uzamış, yanakları ağaçlarındaki meyveleri kadar pembe ve taze, gözleri her şeyi mest eden havası kadar mahmur, sesleri kordelanın gümüş telini teşkil eden çayın sesi kadar içli.

Biraz serinlemek için pınarın etrafındaki beyaz taşlara oturduğunuz zaman gözünüze köyün cami ve minareleri çarpar. Buradaki insanlar Allah’ın bu büyük lütuflarına karşı hiç olmazsa günde üç defa şükretmek için onun ağaçları boyunca bir minare yapmışlar.

Kordelanın yarısı böyle geçer sevgilim.

Diğer yarısı da yine böyle renk, koku, ses meşheridir. Fakat bu yarısında büyük bir çınar ağacı ve dibinde bir pınar var. Adı Kayalı Pınarı'dır.

Bu çınarla pınar binbir ziyaretçinin, binbir sevgilisinin hatırası ile doludur. Çınarın her dalında tek veya çift bir isim altında bir tarih yazılıdır.

Bu yazıların henüz tazesi olduğu gibi çok eski olduğunu gösteren kabarmışları ve hatta bir yankabuklarla yer yer dökülenleri var.

Ah! sevgilim, işte buna çok üzülüyorum. Bunları yazan yazdığı şeyi ebedîleştirmek için yazmıştı. Hâlbuki ihtiyar çınar onu bir müddet akladıktan sonra toprağa gömüyor. Bu da her hâlde delik deşik olan gövdesinde yeni hatıralara yer açmak için olacak…

Sevginin gönlümde ilk filizlendiği günlerde tam pınarın üstüne gelen bir dalına ben de isimlerimizi yazmış ve altına 933 tarihini koymuştum. Bilmiyorum, duruyor mu?

Eğer sevgilim bir gün bu zümrüt kucağa giderek avuçlarınla Kalaylı Pınar'dan soğuk sular içerken ihtiyar çınar hâlâ saklıyorsa isimlerimizi pınarın içinde göreceksin. Ve sana yalvarırım sevgili, aynı dala o günkü tarihi yaz; ben de her gidişte son tarihi yazayım, ömrümüz oldukça bunu tekrar edelim, olmaz mı sevgilim?

Eğer bu uzun yolculuk esnasında saçların dağılmışsa tuvaletini yapmak için Kalaylı pınar sana aynalık yapar. Bugün köy kızları hâlâ aynanın bulunmadığı zamandan kalma bir itiyatla olacak hep burada saçlarını tararlar.

Sevgilim, eğer yorulmuş olursan biraz ötede altları yeşil tabiat halıları ile örtülü ceviz ağaçları var, orada uzanarak yatabilirsin. Saçların dağınık, göğsün açık kalmasından üzülme; çünkü seni güneş dahi görmez. Zira tabiat bu kordelayı o kadar sık dokumuş ki güneş bile zor girer. Ve eğer bu kucağa niçin Nurkana dendiği aklına takılmış ise anlarsın ki buraya gelen ziyaretçiler buradan ayrılırken hep aynı temennide bulunmuşlar. Nur… Kana…

Sabri HAKSEVER