Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, eşek hamal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan; eşeğe binip de deveyi kucağına alan, bu da mı yalan? Hımhım ile Burunsuz, birbirinden uğursuz... Allah’ın kışı, tandırın başı olur da durur mu? Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş.
Vaktiyle zamanında bir padişah varmış. Bu padişahın üç tane oğlu varmış. Bir gün padişah düşünür taşınır, oğullarını evermeye kalkar. Tellallar çağrılır, bütün halka duyurulur. Ertesi gün büyük bir meydanda şehzadeler toplanırlar ve ok atarlar. Büyük oğlanın oku büyük vezirin evine düşmüş. Ortanca oğlanın oku ortanca vezirin evine düşmüş. Küçük oğlanın oku da bir fıstık ağacına saplanmış.
Büyük oğlan büyük vezirin kızını almış, ortanca oğlan ortanca vezirin kızını almış. Küçük oğlan ise bu atışı üç kere tekrarlamış; üçünde de aynı ağaca saplanmış. Babası gazaba gelmiş: "Sen benim oğlum değilsin, çekil karşımdan, bir daha da gözüme görünme! Benim bir yalınız bir oğlum olsun da o da gitsin gönlünü kötü bir fıstık ağacına kaptırsın!" demiş. Veziriyle haber göndererek: "Git, Allah belasını versin, kendini evlatlıktan sildim!" demiş.
O ağacın altında da bir meymun yatarmış. Küçük oğlanın eltileri, kayınlarının bir meymun sevdiğini kayınbabaları padişaha söylemişler. Kayınbabaları da onlara der ki: "Şimdi gelinime iki nuğ iplik göndereceğim; eğer gerçekten meymun değilse bu ipleri eğirir bana geri gönderir. Yok eğer sahiden meymunsa zaten pamuk pamuk eğiremez." Bu pamuğu davulla zurnayla üç gelinine de göndermiş. Önce büyük gelinine, sonra ortanca gelinine, en sonra da küçük gelinine pamuğu verirler. Küçük olan pamuğu alır, ne yapacağını şaşırır. O sırada kulağına bir ses gelir, kendine der ki: "Kalk filan yerdeki fıstık ağacının altına git. 'Meymunu Şibânî, Meymunu Şibânî! Şimişah’ın sana selamı var. Kayınbaban bana iki nuğ pamuk göndermiş; bir kat kadın elbisesiyle bir kat erkek elbisesi, bir pençe de altın vermeliymişsin.' de. Erkek elbisesini kayınbabana, kadın elbisesini kaynanana, altınları da gelen davulculara ver dedikten sonra; 'Sabah gelsinler, ipliklerini de alsınlar.' de." Oğlan bunları tıpıtıpına yapar ve elbiseleri gönderir.
Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra, gene gelinler ellerini eline vurarak küçük kayınlarının bir meymunu sevdiğini kayınbabalarına söylerler. Padişah da bu sefer gelinlerini davet eder ve: "En küçük gelinim meymunsa ettiğim davete gelmez; yok eğer maymun değilse bu davete gelir." der. Bir karı gönderip bunları davete buyur ettirir. Küçük olan "Hele bir düşüneyim." der. Karı koyup gittikten sonra meymun oğlanın koynuna girerek oğlana sorar: "O karı sana ne söyledi?" Oğlan da söyler. Kız da oğlana: "Kırk tane taktıraban göndermeden, has bahçeye kadar halı döşeyip başının sarığını ayaklarımın altına sermedikten sonra, üstüne de bir çift gümüş haphap koymadıktan sonra benim ayağım hiçbir yere gidemez." der; oğlanı tembihler. Karı da gider, bunu padişaha aynen söyler.
Padişah bu sözlere çok öfkelenir: "Ben ne kadar kötüymüşüm ki, ne kadar alçak adammışım ki benim sarığım ayaklar altında gezilecekmiş! Ben de kınayıp bu rezilliği göze alıp o meymun gelini göreceğim." der. Geri karı gelip oğlana haber verip padişahın hazır olduğunu söyler. Akşam olur, yine kız gelip oğlanın koynuna girer. Yine kız: "O karı niye geldi?" der. Oğlan, babasının her şeyi kabul ettiğini söyler. Kız da oğlana: "Git o fıstık ağacının altına; 'Meymunu Şibânî, Meymunu Şibânî! Şimişah’ın sana selamı var, otuz dokuz tane meymun vermeliymişsin.' de." der. Meymunler gelir; kız meymunlara: "Meymun donunu çıkaran saçını tarasın, elbiselerini giysinler." der ve kızlar birer birer taktırabana binerler ve yola revan olurlar. En son kız da esvabını çıkararak kendi arabasına biner ve oğlana tembih eder ki: "Benim meymun donumu yakma; yoksa yaktığın takdirde beni bir daha göremezsin." Oğlan yakmayacağına söz verdikten sonra kızla beraber arabaya biner ve has bahçeye varırlar. Bir gece oğlanın evinde kalırlar, o gece karı koca olurlar. Sabahleyin halıları tepeleyerek, gümüş haphapı giyerek has bahçeye iner. Saray cariyeleri bunu görür görmez dudakları tıkadak yarılır. Padişah kızı görür görmez aklını yitirir; "Demek benim gelinim bu kadar güzelmiş! Eğer ben de bunu sana sardırırsam bana da bu padişahlık haram olsun." der.
Gel gelelim oğlana... Oğlan düşünür: "Şimdi ben bunun meymun donunu yakmazsam gider, bir daha kendini göremem. Şayet yakarsam bir daha eski hâline geçemez." der. Bir mangal ateş yakarak kızın meymun donunu kaldırıp ateşe atar. Cayır cayır don yanmaya başlar. O saat kız esvabın kokusunu alır. Koşar, ulaşamaz; meymun donu yanmış. Kız oğlana: "Ben sana demedim mi? Esvabımı yakarsan beni bir daha göremezsin diye! Boynunun kökünü görürsen beni bir daha görürsün. Eğer beni ararsan demir çarık yırtılana kadar, demir çöven eğilene kadar ara!" der ve ağzına bir boncuk atarak uçar gider.
Padişah oğlunu bahçeden sürer: "Defol karşımdan, gözüm görmesin seni! Beni gelinime doyurmadın." der. Oğlanı bahçeden atarlar. Oğlan kör pişman olarak yattığı eve döner; bir demir çarıkla bir demir çöven alır. "Ya bulurum yârimi ya yolunda ölürüm!" O gün yatar, ertesi gün sabahleyin "Al Allah kulunu, zapt eyle delini!" diyerek yola koyulur. Az gider uz gider, dere tepe düz gider, altı ay bir güz gider; üstünde başında hâl kalmaz. Hayli bir yol daha gittikten sonra bir bakır kaleye varır. Kalenin altındaki çeşmenin başına oturur. Kaleden bir kız su doldurmaya gelir, kıza sorar: "Bakır kaleden inen kız, bakır tastan su içen kız; Şimşah’ın kalesi bura mı?" der. Kız kendini bir iyi bozduktan sonra hiçbir şey bilmediğini söyler. Oğlan saatlerce yalvarır. Nihayet kız: "Bundan ötede bir gümüş kale var, oraya sor, belki biliyordur." der ve çeker gider.
Kör pişman olan oğlan tekrar yola koyulur; az gider uz gider, hayli bir zaman yol alır. Aç susuz bir gümüş kaleye varır. Kalenin altındaki pınarın başına oturur. Kana kana bir su içerken bir de bakar ki kaleden bir kız iniyor. Kıza sorar: "Ey gümüş kaleden inen kız, gümüş haphapa binen kız, gümüş tastan su içen kız; Şimişah’ın kalesi bu mu?" der. Kız önce söylemek istemez fakat oğlan çok yalvarır. Kız dayanamaz, der ki: "Buradan ötede bir kale var, oraya git, belki onlar sana bir şey söylerler." der ve savuşur gider. Oğlan kör pişman yola koyulur.
Biz gelelim kıza... Kız üç günce tellallar çağırtır ki: "Benim Altın Kale'de olduğumu her kim söylerse kafasını uçururum!" 9 ay, 9 gün, 9 saat, 9 dakika, 9 saniye tamam oldu mu; oğlandan bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Oğlan 8-9 yaşına gelir. Biz haberi oğlandan alalım...
Oğlan Altın Kale'ye gelir, pınarın başına oturur. Kaleden bir kız pınara doğru iner. Oğlan kıza sorar: "Ey Altın Kale'den inen kız, altın haphapa binen kız, altın tastan su içen kız; Şimişah’ın kalesi bura mı?" Kız bir şey bilmediğini söyler; oğlan yalvarır yakarır kızın gönlünü eder. Kız: "Biliyorum ama söyleyemem, çünkü söylersem başımı uçururlar. Sen beni geriden takip et; ben suyu hangi kapının önünde çalkandırırsam o kapı kendinin kapısıdır." der ve savuşur gider. Bir büyük kapının önünde suyu çalkandırarak geçer. Oğlan kızı takip ederek kapının önünde durur ve "Allah yoluna!" diyerek bir parça yiyecek ister. Bu sırada kapıya bir cariye çıkarak oğlana biraz yiyecek bir şeyler verir. Akşamüzeri oğlan gene kapıya gelerek sadaka ister, gene savarlar. Bu sırada kızın oğlu ve kız pencereden sofra silkelerler. Oğlan aşağıda ekmek kırıklarını toplar. Bunu gören kız cariyeye, niye fakire ekmek vermediğini sorar. Cariye verdiğini söylese de bir kere daha vermesini buyurur. Cariye çocuğu alarak kapıya çıkar fakat çocuk yamulur yamulur, oğlanın üstüne düşer. Cariye ne kadar tutarsa tutsun, imkânı yok zapt edemez. Oğlan da kendi çocuğunu sever. Cariye bunu hanımına ulaştırır; kız hemen anlar ki dilenci kendinin kocası. Cariyeye içeri almasını söyler. Hizmetçi kapıyı açar, oğlanı içeri alır ve hanımın emriyle tıraş ettirilir. Sırma elbiseler giydirilir, envai türlü esanslar sürdürülür. Biraz sonra sultanın önüne çıkarılır. O zamanadır kız: "Ben sana 'meymun donumu yakma' dememiş miydim? Beni dinlemedin, bu dertleri başa getirdin. Şimdi sana iki değnek çektirir dışarı attırırdım ama ne çare ki içeride bir ciğerin var. Ye iç de bu çocuğa şükret!" der. Birkaç gün orada kaldıktan sonra oğlan: "Ben babamın memleketine gideceğim; eğer helalimsen arkama düşer gelirsin." der. Kız: "Gel bu sevdadan vazgeç; baban seni öldürüp beni kendine alacak. En iyisi burada kalalım." der. Oğlan bir türlü haber anlamaz: "Eğer helalimsen arkama düş gel, yoksa ben gideceğim." der. Kız gene: "Ye iç de şu oğlana şükret! Öl dediğin yerde ölmeye, kal dediğin yerde kalmaya mecburum." der. O gün yatıp ertesi gün erkenden kalkıp yola revan olurlar. Sözde tez vakitte öz memleketlerine varırlar.
Padişaha müjdeler gider, "Oğlu ailesini buldu geldi." diye. Padişah kendi hesabına çok sevinir; hemen gelinini oğlunun elinden almak için bir çare düşünür. Bulamaz; vezirleri ile akıldaneleri huzuruna çağırtır, onlardan bu işe bir çare bulmalarını ister. Onlar da oğlunu öldürmesini söylerler. Bu iş için bir çare düşünülür. Akıldanelerden biri der ki: "Bir kazan saman kaynat, suyuna çim; yatağın altına da ekmek kırığı ser. Oğlun seni görmeye gelince ona artık öleceğini, kendinden bir arzusu olduğunu söyle. Ondan olmayacak bir şey iste; bulmak için gitsin gelmesin, kız da sana kalsın." derler.
Padişah bu fikri çok beğenir. Hemen aynısını yaparak oğlundan bir çirtik üzüm ister ve: "Getirdinse getirdin, yoksa kelleni uçururum!" der. Oğlan babasına: "Baba, ben sana bu zaman üzümü nereden bulayım?" der. Babası da: "Bilmem, nereden bulursan bul getir, yoksa karışmam." der. Oğlanın yüzünden düşen bin parça olarak eve gelir. O zamanadır ailesi sorar: "Şahım, niçin yüzün böyle sallanıyor?" dedi. Oğlan da babasının kendinden üzüm istediğini söyledi. Kız: "Hiç canını sıkma!" dedi. "O fıstık ağacının altına git. 'Meymunu Şibânî, Meymunu Şibânî! Şimşah’ın sana selamı var, bir salkım üzüm vermeliymişsin.' de. Kızım, bu zaman bizim bağ kesme mevsimimizdir." der. Oğlan gider, kızın dediğini aynen yapar; ağacın içinden bir el çıkar ve dalıyla beraber bir salkım üzüm verir. Oğlan üzümü alır, babasına götürerek: "İşte istediğin üzüm!" der. Padişah şaşırır kalır.
Padişah akıldaneleri çağırtır, onlara: "Ölüme saldım geldi, bunu ne etmeli?" der. Bu sefer hiç olmayacak bir şey isterler. Padişah oğlunu çağırtır ve ona der ki: "Oğlum, senden bir dileğim var. Benim ağıldaki en besili koyunumu boğazlatıp hiçbir yere kanını, pisini bulaştırmayacak ve bu koyunu yiyeceksin." der. Oğlan şaşırır, babası: "Yoksa seni öldürtürüm!" der. Oğlanın yüzünden düşen bin parça olarak eve gelir. Ailesi gene sorar, gene: "Niçin canın sıkılıyor?" der. Oğlan meseleyi olduğu gibi anlatır. Kız oğlana der ki: "Git o fıstık ağacının altına; 'Meymunu Şibânî, Meymunu Şibânî! Şimşah’ın sana selamı var, en küçük kasabı vermeliymişsin.' de." der. Oğlan gider aynısını söyler; ağacın içinden boyu bir karış, sakalı iki karış bir köse çıkar. Oğlanın ardına düşerek gelir. Cüce: "Önce bey babanın işini görelim de sonra yenge hanımı görürüz." der. Neyse uzatmayalım, padişahın önüne gelirler. Padişah güler; "Hiç bu adam böyle bir şey yapabilir mi?" diye güler. Cüce padişaha der ki: "Ben bu koyunu eğer yersem, üstüne de senin başını yememe söz verir misin?" der. Padişah, vezirlerin ve halkın önünde söz verir. Avluya girerek bir çekişte koyunu cüce yutar. Karnı doymadığı için halka çağırır: "Gelin bakın, karnım doymadı! Padişahın kellesini yiyeceğim." der ve bir lokmada padişahın kafasını yutar. Halk şaşırır kalır. Sonra da padişahın tacını oğlanın başına koyarlar. "Adalet ve hak yerine geldi." derler. Oğlan da 40 gün 40 gece davul zurna çaldırır, bu hayırlı günü kutlarlar.
Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.
Not: Bu masal, Gaziantep şivesi ve tabirleriyle aynen yazılmıştır. Masal, Gaziantep şehrinde yayılmış masallardan biridir. Masalı, 40 seneden beri bilen annesinden Abdullah Soylağ derlemiştir.