Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Korgeneral Refet Ülgenalp, 22.5.1964 günü Gaziantep’e gelmiş ve Öğretmen Okulu salonunda bir konferans vermiştir. Ülgenalp yurdumuzun tesiri altında bulunduğu akımları anlatmış, zararlı akımları ve bunlardan korunma çarelerini de belirtmiştir. Her meslekten, çok kalabalık bir topluluğun takip ettiği konferans büyük ilgi toplamıştır. Aşağıda Gnl. Ülgenalp’ın konuşmasını sunuyoruz.
Kıymetli idareci ve öğretmen arkadaşları ve kahraman Gaziantepli hemşehrilerim.
“Size sözlerime başlamadan önce aranızda bulunmaktan duyduğum sevinç ve iftiharı belirtmek isterim. Ben Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri olarak Bakanlar Kuruluna bugünkü memleketin iç durumu ve memleket içerisinde bulunan akımları yerinde görmek ve doküman hazırlamak üzere ikinci seyahatimin ortasında bulunuyorum. Hasbihâlimiz memleketin bugün içinde bulunduğu durumla ilgilidir ve memleket içerisindeki zararlı faaliyetlere değineceğim. Memleketimiz bilindiği gibi üç ana akımın tesiri altındadır.
Bu akımlardan biri Batı’dan gelen bilgi ve olumlu akımdır. Atatürk’ümüzün bize işaret ettiği gibi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma çabası; ancak bu akıma vereceğimiz önem ve bu akımla kendimizi cihazlandırma ile mümkün olabilir. Her türlü bilgi ve her türlü ileriye doğru hamle bu cepheden, bu yönden bize gelebilir. Diğer iki akımdan biri Kuzey’den gelen kızıl akım, diğeri Güney’den bize tesir yapan benim tabirimce yeşil akım dediğim zararlı bir faaliyet.
Kuzeyden gelen kızıl akımın bizim memleketimizde doğrudan doğruya tesiri pek yaygın bir hâlde olamıyor. Tarih boyunca Ruslarla yaptığımız muharebelerin yekûnu otuzu aşkındır. Otuz büyük savaşın yarısından bir fazlasını onlar kazanmıştır. Bu büyük savaşlar da her Türk ocağında, her Türk ailesinde derin yaralar ve silinmesi mümkün olmayan izler bırakmıştır. Bu sebeple her Türk evinde ve ailesinde Ruslara doğrudan doğruya bir kin, gayz mevcuttur. Yalnız Sovyet Rusya’nın ve komünizm idealinin dünya hâkimiyeti ve bu hâkimiyeti mutlak surette temin yolundaki gayreti; sızamadığı ve doğrudan doğruya giremediği yerlere çeşitli renklere, çeşitli kılıklara ve muhtelif kanallarla aynı gayeyi elde etmek maksadıyla girdiğini görürüz.
Şimdi memleketimizde kızıl cereyanın din istismarcılığı vardır. Açıktan da vardır, gizliden de vardır. Açıktan Rusların din istismarcılığına bariz bir misal vereyim: Bundan on gün kadar evvel Rus sefaretinden iki zat Diyanet İşleri Riyasetine gider ve kafilelerin 100 kişiden aşağı olmamak üzere tertiplenmesini ve bütün yol masrafları ile yiyecek içeceklerini ve yaşayışlarının tamamını karşılamak ve her türlü isteklerini yerine getirmek kaydıyla kafileler hâlinde din adamlarımızı Rusya’ya davet eder.
Bundaki maksadı sezmemek, bundaki zararlı telkinleri görmemek için mutlaka bir insanın kör olması ve kafasının da işlemez olması lâzımdır. Bu açıktan yapılan bir giriş. Bunun kapalı şekilleri çok muhteliftir; uzun uzun anlatmakla bitmez. Yalnız sarf edilen paraların nereye gittiği, kimler vasıtasıyla el değiştirdiğini tespit etmek mümkün. Basit olarak bir misal arz edeyim: İstanbul’un Çayırova’sında bir cam fabrikası vardır. Orada otuz kadar Rus o fabrikayı kurdukları için orada işçi ve usta yetiştirmek için çalışmaktadırlar. Bunların aylık masraflarını bankadan çekecekleri para olarak ne tahmin edersiniz? Her biri iki bin üç bin alsa 90 eder, 100 bin eder, bilemezsiniz? 150 bin eder. Beyler; bir ayda bankadan çektikleri para 15 milyonu geçmektedir. Tabii bunların nerelere sarf edildiği ve kimlerle temas ettikleri bizlerce malumdur.
Şimdi Sovyet Rusya’nın bu gibi faaliyetlerini belirttikten, bunlara karşı korunma çarelerini hepimiz bildikten sonra üzerinde en fazla duracağımız nokta din istismarcılığı mevzuu üzerinde toplanıyor. Ve asıl tehlikeli olan bizim için budur. Bunun üzerinde ısrarla duruyoruz. Efendim; hep biliriz ki en dara geldiğimiz zaman, muhtelif tehlikelerle karşılaştığımız zaman sığınacağımız bir varlığa ihtiyacımız vardır. İnsan yalnızlığını hissettiği zaman mahvolduğunu anlar. Hâlbuki kâinatı yaratan kudretin bizim koruyucumuz olduğu ve buna inanmanın şart ve mutlak olduğunu hamdolsun biliriz. Bu memlekette Müslüman olarak doğduk ve Müslüman olarak ölmeyi de arzu ederiz. Şu noktayı itiraf edelim ki Müslüman olduğumuzu söylediğimiz hâlde İslamlığın bütün şartlarını ve kaidelerini hurafelerden ayırma suretiyle ana esaslarını layıkıyla bildiğimizi iddia edemeyiz. Mutlak boşluklarımız, mutlak bilgi noksanlıklarımız vardır. Bu bilgilerimizi tamamlamak ihtiyacını hissettiğimiz zaman zararlı faaliyetlerin buraya bilmeden dolduğunu fark ederiz. O hâlde inanç potalarımızı doldurma ihtiyacı belirdiği anda buraya doldurulacak bilgilerin saf, temiz, bizi doğruluğa, fazilete, Allah yoluna sevk edici olması üzerinde ısrarla durmalıyız. Buraya bilhassa hayatta bilgi noksanı olan fertlerin zararlı faaliyetleri doldurduklarını müşahede ediyoruz.
İşte din mevzuunda Sovyetlerin faydalandıkları nokta buradadır arkadaşlar. Bizim memleketimizde okuldan yetişmiş, kendini yine hakikaten iyi yetiştirmiş din adamı olarak 10 bin üzerinden takriben 11 bine yakın din adamımız vardır. Fakat buna mukabil 110 bini mütecaviz cami ve mescidimiz var. Aradaki boşluğun ne kadar çok olduğunu bir anda görebiliyoruz. O hâlde hakiki din adamı ile hakiki olmayan din adamının halkımız üzerinde memleket sathında yapabileceği fenalıkları göz önüne getirirsek durumun pek de parlak olmadığını kolayca takdir ederiz. Üzerinde durduğumuz nokta; bugünkü din adamlarımızın kısa zamanda daha iyi yetişmesini temin etmek, mevcutların müteakip kurslara tabi tutularak boşlukları tamamlamaya gayret sarf etmek, içlerinde kendini az da olsa zararlı faaliyetlere kaptırmış olanları bertaraf etmek.
Müslümanlığın esası olan Kur’an-ı Kerim son kitabımızdır, Peygamberimiz de son peygamber. Bunu böyle kesin olarak bildiğimiz hâlde biraz evvel söylediğimiz gibi inanç potasına bilgi ihtiyacında bulunan halkımız kendini zararlı faaliyete kaptırmış kişiler tarafından istismar edilir. Onu; doğru yolu gösteriyorum iddiası ile bilerek veya bilmeyerek yanlış yola sevk eder. Bilerek veya bilmeyerek dedim. Bilmeyerek bir diğerinden edindiği bilgiyi etrafına yayan ile bunu kasten yapan arasında çok büyük fark vardır. Bazı masum köy hocaları öğrendiği üç beş sure, bir iki ayet, bir iki hadisle başına takke, eline de tespih aldı mı; köyün ortasında veya camiinde kendi geçimini temin için kendi aklının erdiği kadar o sureleri tekrar tekrar okur ve her bir seferinde başka türlü mana ile tefsir eder ve o da geçimini temin eden masum hocadır.
Bir de bu işi kasıtlı olarak yapanlar vardır. İşte bizim için zararlı bunlardır. Sözü doğrudan doğruya Nurculuğa intikal ettirmek isteriz. Bir adam Siirt’in bir köyünde dünyaya gelir. Tabiata ve nizama isyankârdır. Muhtelif zararlı faaliyetler arasında, Kürdistan Kurma Cemiyeti arasında bu zatı görürüz. Kürdistan Kurma Cemiyeti bugün yabancı memleketlerde de kolları olmak ve hatta enstitüsü Fransa’da bulunmak suretiyle büyük faaliyet gösterir. Memleketimizden Kürdistan’a ilhakı arzu edilen yerler Samsun, Sivas, Kayseri dâhil, Adana da dâhil olmak üzere bütün doğu, güneydoğu illeri içindedir bu haritanın. Emelleri bu... Basra Körfezi’ne kadar gider. Bunu şüphesiz kendi menfaatlerini birinci planda tutan adamlar ve Kürdistan kurmayı tasarlayan ve muhtelif yerlerden menfaat temin eden adamlar bununla uğraşırlar. Bu cemiyetin faal azası arasında Sait denilen adamı görürüz. Bu adam sonra İstanbul’a gider, İstanbul’da İttihad-ı İslam Cemiyetinde faal üye olur. İttihad-ı Muhammedi dergisinde yazılar yazar, 31 Mart Vakası’nda faal rol oynar ve nihayet İstiklal Savaşı sırasında da yine hınzırlıklarını ve zararlı faaliyetlerini devam ettirir. Emirdağ’ında ikamete memur edilmiş iken devrenin bir tanesinde oradan alınır, diyar diyar gezdirilir. Eli öptürülür, sakalı okşanır ve propaganda vesilesi yapılır. Ne umulur bu adamdan? Birkaç bin şey, işte o kadar.
Fakat bu adamın yaptığı zararlı faaliyeti bugün yaygın bir hâlde görüyoruz. Ve maalesef buna kendisini kaptırmış bedbahtların karşımızda olduğunu esefle görüyoruz. Nedir Nurculuk? Efendim, dolayısıyla Nur Risalelerinin 130 tanesini okumak mecburiyetinde kaldım. 130 Nur Risalesi çeşitli isimler altında çıkmış; Nur Risalesi bana dini bilgilerime hiçbir şey ilave etmedi. Aksine bu 130 risaleyi hülasa ettiğimiz zaman karşımıza dehşet verici dilekler meydana çıkıyor. Bunlar şöyle hülasa edilebilir: Şeriat devleti isteriz. Yani bugünkü statüyü terk edeceğiz. O kendine Nurcu diyen, Nursî diyen, soyu sopu belli olmayan ve tahsili de tespit edilemeyen bu adam bugünkü Cumhuriyet rejimini ve demokrasiyi istemez. Ne ister? Şeriat devleti ister. Kur’an-ı Kerim’in bundan 1380 küsur sene evvel yazıldığı ve bugünün şartlarına uymadığını iddia eder. "Bana yazılar risalet yolu ile gelmiştir, ben bunları kendim yazmadım, duygularımı ifade ediyorum" der. Bunun ima yoluyla manası: “Kur’an-ı Kerim’i bir tarafa bırakıp benim yazdığım safsatalara inanın, ben peygamberlik iddiasındayım. Benim peşime gelin. Cennetin anahtarları bendedir.” Ve Kur’an-ı Kerim’deki Nur suresinin kendisi için yazıldığını iddia eder. Dini inançlarındaki boşlukları tatmin etmek isteyen bazı kimseler bilmeyerek, bazıları da bundan menfaat umarak peşine takılmışlardır. Muhtelif gelirleri vardır. Dışarıdan desteklenirler. Dışarıdan desteklenirler dediğim zaman cam fabrikasının işçilerinin parasının nereye gittiğini şimdi açıklamış oluyorum.
Niçin bu kadar yaygın hâle gelir? Yaygın hâle gelir, çünkü risalelerini bizim bildiğimiz Türk harfleriyle yazmıştır. Ve öyle neşreder; mektuplar hâlinde bizim birliklerimizin içerisine bile sokulmak istenir. Yine enstitüleri vardır. Teşkilat bakımından medreseleri vardır, yuvaları vardır. Bunlar hakkında bazı mahkeme kararları var, beraat kararları... Bunların bir kısmı kitap hâlinde satılır. Tabii bu kararı verenler kendi kararlarını kitap yapıp satarlar. Nurcu oluşlarının sebebi de bu satıştan mütevellit ceplerini doldurma hevesinden başka bir şey değildir. Bu zevata sorarsanız "Nedir Nurculuk? Cennete giden en kısa yol bu mudur?" diye, size izahat vermezler.
O hâlde önümüze bir problem çıkıyor. Biz dinimizin hurafelerden tamamen temizlenmiş ana kurallarını doğru olarak öğrenmek ihtiyacını nereden temin edeceğiz? Kur’an-ı Kerim Arapça yazılmıştır. Okumasını öğrensek bile manasını anlamakta büyük zorluklarla karşı karşıyayız. Yalnız okuması ve manası anlaşılmadan, bunun hatta hıfzedilmesi kanaatimce bir şey ifade etmez. İnanç boşluğunu da doldurmaz. Namazda okuduğumuz surenin manasını bilmedikten sonra yaptığımız ibadetin esas manası ortadan kalkar. Ben Amerika’da Müslüman cemiyetini ziyarete gittim. Beni İngilizce karşıladılar, İngilizce ibadet ettiler, İngilizce dualar okudular, yine beni İngilizce uğurladılar. Bunlar Müslüman değiller mi? Bunlar belki bizce menfaatini temin bakımından suratının şeklini kıyafetini değiştirmiş, hocalık iddiasına heves etmiş; talebesinin altına parantez içerisinde, kendini fakülte bitirip mütehassıs olduğu hâlde “Nurcudur” yazısını yazmış kimselere nazaran çok daha Müslüman kişiler idi. Şu hâlde zararlı faaliyetin bizi ne dereceye kadar sarsmakta olduğunu izaha çalıştığımı ve bunu arz edebildiğimi sanıyorum.
Kıymetli idareci arkadaşlarım ve öğretmen arkadaşlarım;
Bize çok büyük bir memleket vazifesi düşer. Bu bize emanet edilmiş olan gençliğin ve ufacık yavruların, büyüdükleri zaman türlü zararlı esintilere mukavemet edebilecek, kendilerini her türlü zararlı telkinlerden koruyabilecek köklü bir bilgiye sahip kılınması ile mümkündür. Bunları sizler temin edeceksiniz. Ve bununla yine sizler iftihar edeceksiniz. İleride hepimiz vazifelerimizi bitirmiş, yaşımız oldukça ilerlemiş olarak bir kenara çekilmiş göreceiz kendimizi. O zaman eserlerimiz olumlu işler yapabiliyorsa; yetiştirmiş olduğumuz gençler bu memleketin kalkınmasını ve ileriye doğru atılışını kudretli elleriyle daha ileriye de götürebiliyorsa o zaman zevklerin en büyüğünü tatmış oluruz. Ama bunları yapamıyorsa kahrımızdan bir an evvel ölmeyi tercih ederiz.
Misaller arz edeyim. Hurafelere ve zararlı faaliyetlere ait ve bugüne kadar bizi geri bırakmış hadiselere ait misaller: Bir otobüste tahsili belli olmayan bir hoca bulunur. Köy yolunda otobüsle giderken tarladaki traktörü işaret ederek “Bu gâvur icadıdır. Bununla sürülen tarladan çıkan buğdayla ekmek yapılırsa yenmesi günahtır” der. Biz ileriye, çok istihsal yapmaya, çok kazanmaya ve refaha doğru koşmayı istiyoruz. Bu hoca bizi, affedersiniz öküzün kuyruğuna bağlayacak ve onun ağırlığı ile o tempoya indirecek hızımızı. Şoför otobüsü durdurur ve “Hoca al şu paranı. Allah sana iki ayak vermiş, köyüne yaya git. Çünkü bindiğin bu otobüs de gâvur icadıdır. Haydi bakalım in aşağı” der. İşte bu gibi kendini bilmez, ne idüğü belirsiz insanların bize yapmak istedikleri telkinlere o şoför vatandaş kadar hassasiyet gösterebildiğimiz ve reaksiyonu belirtebildiğimiz zaman her birerimiz vicdan huzuru içerisinde küçücük de olsa, bir damlacık da olsa vazifemizi yaptığımıza kani olabiliriz. Ama “neme lazım benim, ne isterse yapsın” dediğimiz gün bu memlekette edindiğimiz bilgiden etrafımıza zerresini vermemiş, versek bile faydalı olmamış oluruz.
Bir Kur’an kursunu gördük. Kendilerine her türlü yardım yapılmış; sıralar verilmiş, masalar verilmiş, kara tahtalar verilmiş, yer tahsis edilmiş, kendisine mevcut imkânların hemen hepsi verilmiş. Lüks lamba vesaireler falan. Gittiğimiz zaman sıraları, iskemleleri, masaları, kara tahtaları bahçede yığılı gördük. Hepsinin kafasında birer takke, boyunlarında birer kese, post üzerinde otururlar, sallana sallana bir şeyler söylerler. Evvela hocayı imtihan edelim dedik aklımız sıra. Açtık Kur’an-ı Kerim’i. Bize eskiden hocalarımız iki kâğıt arasında bir satırı gösterip okuturlardı. Yok hocada bir bilgi. Ama açıyorsunuz filanca sureyi başından başlayıp sonuna kadar okuyor. Ama bir satırını gösterdiğiniz zaman duruyor. Hocanın bilgi çerçevesini çiziyorum:
“Hoca niçin bu sıraları kullanmadınız? 10 yaşından 50 yaşına kadar adam var. Bu postların üzerinde niye sallanır dururlar?” “Paşa hazretleri; Peygamberimiz Efendimiz de böyle oturur, post üzerinde okurlar idi. Biz de ona uyuyoruz” buyurdu hoca.
Arkadaşlar, Peygamberimiz Efendimiz zamanında iskemle sıra olmayabilir, post bulunur. Ama biz mutlaka Peygamber zamanına uyarsak pabuçları çıkarıp elbiseleri soyunmamız lâzım. O hâlde yine Kur’an’ın ve Peygamber’in bize daima tavsiye ettiği ilmin Çin’de dahi olsa gidip aranması ve beşikten mezara kadar ilmi kovalamamızı emreden kitabımız ve Peygamberimiz bugün hayatta olsa idi, acaba "Elektrik nurundan istifade etmeyin o zaman çıra vardı mı?" diyecekti. Hayır böyle bir şey yok. Ama o hocanın kafası daha da ileriye gidemez. Dua ettiğimiz zaman ettiğimiz duanın manasını bilmiyoruz. "Âmin" diyoruz. Hoca okuyor biz "âmin" diyoruz. Namaz kıldığımız zaman okuduğumuz surelerin manasını bilmiyoruz. Yarısı hikâye. Fakat büyük bir vecd içerisinde geçmiş bir vakanın hikâyesini söylüyor. Hoca ne derse bilhassa cahil halk inanmak mecburiyetinde hissediyor kendisini. Hoca onu eğer doğru yola götürürse doğru, fakat o hoca melun ise o da ona tabi.
Biz bu memlekette doğru, hurafelerden tamamen temizlenmiş, ana kuralları ile bizi fazilet yoluna sevk edecek din bilgimizi takviye etmek ve bu bilgiyi tamamlamak zorundayız. Bunu; Kur’an’ın selahiyetli kişilerin, komisyonların Türkçeye çevrilmiş metinleri ile ancak yapabiliriz. Biraz evvel söyledim, Amerikalılar İngilizce okurlar, Fin Müslümanları kendi dilleriyle Kur’an okurlar. Biz ısrar ederiz, Arabın gargacık burgacık yazılarını öğrenmekle zaman kaybederiz. Okuduğumuz zaman da ne okuduğumuzu anlamayız. O hâlde bu böyle devam ederse bilgi noksanımız devam edecek; bilgi noksanımız devam ettikçe araya istismarcılar girecek...
Çarşaf mevzuuna da değinmek isterim. Dinde bir örtünme, dini tabirle tesettür var. Bir yerde 19 Mayıs Gençlik Bayramı’nda kız öğrencilerin çıkmamasını isterler. Atlet kıyafeti ile çıkan erkek çocuklar yanında, atlet kıyafetiyle kız öğrencilerinin çıkmasını günah sayarlar. Ne yapmalı imişiz? Artık kendisini olgun hisseden ve belirli bir yaştan sonra kızlarımız yukarıdan aşağı çarşaf giymeliymiş veya ona benzer böyle bir acayip örtüler. Arkadaşlar, bir taraftan insan hakları ve hürriyeti deriz; bir taraftan 30 milyonun ortalama 15 milyonunu tepesinden tırnağına kadar gün görmez hâle getiririz. Buna hakkımız yok. Ama Anayasa’nın teminatı ve insan hakları buna doğrudan doğruya manidir. Kaldı ki bir de kıyafet kanunumuz var. Ne hakla bu kadıncağızı kapatırsınız, ne hakla bir de üstelik yüzünü peçe ile örtersiniz? Bu kadının hürriyeti nerededir? Bu kadının Anayasa teminatı nerededir?
Bunun sebebini araştırdım. Trakya köylerinden bir tanesinde bir tatbikat arasında öğle yemeğini ağaçlıklar arasında yerken köylü toplandı etrafımıza. Hasbihaller arasında tarlada çalışan 8-10 kadının çarşaflı olarak çapa çapalamakta olduğunu gördüm. Sordum oradaki yaşlı adama: “Bunlar kim?” dedim. “Bizim karılarımız, kızlarımız” dedi. "Hangisi senin karın veya kızın?" dedim, bilemedi. Dedim ki: "Şu karılarınız kızlarınız arasında acaba çarşaf giymiş bir erkek bulunabilir mi?" Adamcağızın rengi döndü, “Aman paşam bizim köyde yapmazlar” dedi. "Peki," dedim. "Sen evinin bahçesinde çapa çapalıyorsun çiçeklerini veya sebzelerini. Bahçe kapısından içeri kadın kıyafetli bir kişi girdi. Kadın veya kızın yukarıda. Acaba o çarşaflı erkek mi kadın mı idi? Sen bahçede çapa çapalarken böyle bir melanet olur mu olmaz mı?" diye sordum. “Paşa hazretleri Allah’ını seversen sus şimdi,” dedi. “Dinden imandan çıkaracaksın beni.” "Dur," dedim "daha çıkma, var. Başka bir sual daha sorayım sana: Kahvede oturuyorsun. Kahvenin karşısındaki evde de senin düşmanın var. İş bakımından herhangi bir ihtilaflı adamın var. Oraya da bir çarşaflı sen kahveni içerken girdi. Acep bu senin kızın olabilir mi?" Adam yerinden kalktı çıktı gitti. Bir hafta sonra köye geldim, köyde bir çarşaflı kadın yoktu.
Çünkü çarşafın kadınlara giydirilmesindeki sebep ve hikmet, din namı altında bu gibi melanetleri işlemek ve bundan faydalanmak heveslilerinin icadıdır. Bir kadının aldığı kültür, ailesinin terbiyesi, dini inançları, kendisini nerede olursa olsun; isterse yüz binlerce erkeğin içerisinde bir tek kadın olsun, onun kalbi temiz, fazilet duyguları işlenmiş, dini inançları bütünse yüz binlerce erkeğin içerisinde bir kadın kendini muhafaza etmesini bilir. Çarşaf bir kadını kurtarmaz. Ancak ayıplarını örter; günahlarını saklar, affettirmez.
Nurculuk hakkında ve bu gibi hurafeler hakkında çok daha söz söylemek mümkündür. Ve belki benim bilmediğim ve işitmediğim birçok hususları bilmiş olabilirsiniz. Memleket gençliği olarak, Gaziantep’in gazilerinin çocukları ve onların torunları olarak, bu memlekete bütün hayatını vakfetmiş öğretmen ve idareciler olarak; hepimize düşen vazifeyi beraberce sükûnetle ve bir plan ve bir program dâhilinde yapmak zorundayız. Bunların aldığı 3-5 beraat kararı kitap hâlinde neşredilse bile, bunların aldığı birkaç beraat kararı ile kendileri birer kahraman addedilse bile; bu kararı verenlerle bu melaneti işleyenlerin bu memlekette kendilerine yer olmadığını elbet bir gün gelecek öğreneceklerdir. Ama biz bu memleketin has evladı olarak bunlara arz ettiğim şoförün hassasiyeti kadar reaksiyon gösterip bunların doğru yolda olmadıklarını behemehâl yüzlerine vurmamız ve onları ikna etmemiz lâzımdır.
Hepinizi muhabbetle selamlarım.”