Nedense biz Gaziantepliler örf, adet ve ananelerimize en sıkı, en sadık kimseleriz.
Esasında herhangi bir sebeple memleketinden kopan her insan bir zaman sonra az veya çok o doğduğu yeri, şivesini, kıyafetini, adetlerini unutur; bulunduğu yerin insanı oluverir.
Ama enteresan bir istisna bu, bizde öyle değil... Taşrada rastladığım Gaziantepli ailelerin kilerlerinde daima bulgur, simit, kuruluk gibi hemen hemen bize özgü erzakların bulunduğunu gördüm. İçtimai hayatlarında, şivelerinde, giyinişlerinde hatta hatta yürüyüşlerinde dahi Gaziantep’i hissettim.
Şüphesiz, artık zamana göre demode olması, unutulması, daha ileri gidersek yok olması icabeden adetler, ananeler olabilir. Bunlara mutaassıp bir tutku ile bağlanmak, o toplumda yapıcılıktan çok yıkıcılık yolunu benimsemek demektir. Lâkin bu cemiyette hiçbir zaman kaybedilmemesi, devamlı uyulması icabeden, şümul bakımından o topluluğun karakterini şekillendiren bazı örf, adet ve ananeler vardır ki; işte onlar unutulduğu an o topluluk da yıkılmaya mahkumdur.
İşte Gaziantepli, diğer şehirlerimize nazaran zamanla çatışmayan geleneklerine daha sıkı sarılmakla; terkedilmesi gerekenlerini de terketmesini bilip lakin folklorik olarak içinde yaşatmakla, üstünlük yolunda hızla ilerleyen bir şehir halkı olmuştur.
Mahalli şiveler artık demodedir. Fakat bizim gibi dışarıda okumuş, dışarıda hayatını idame ettiren Gaziantepliler dahi herhangi bir vesile ile biz oraya geldiğimizde en koyu şiveyle Gaziantep ağzını terennüm ederiz.
İşte, öyle bir fırsat düşmüştü bir keresinde. Uzun zamandır göremediğim Gaziantep’ime bir Kurban Bayramı dolayısıyla gelmiş ve liseden birkaç samimi arkadaş Kırkayak Caddesi'nde dolaşmaya başlamıştık. Uzun zaman konuşma fırsatı bulamadığım öz Gaziantep ağzı ile konuşmak bana izahı zor bir haz veriyordu. Onlar da öyleydi; neşeliydik, bol bol eski anılarımızdan bahsedip yürüyor, küçükken yüzlerce defa geçtiğimiz yolları zevkle kat ediyorduk.
Akşama doğru bu neşeli grubu dağıtmak bize zor geldi. Şerif ortaya bir teklif attı:
— Gelin millet, bizim evde toplanıp bir şeyler yapalım. Hem karnımızı doyurur hem gırgır ederiz.
Ben hemen itirazımı yapıştırdım:
— İyi ama kardeşim, sizin ev taa Türktepe’de, halbuki biz Kayacık’ta oturuyoruz. Grubu bizim evde toplayalım. Kurban Bayramı'dır; mutlaka kebaplık et buluruz evin bir köşesinde.
Ufak bir tartışmadan sonra teklifim kabul edildi. Dört arkadaştık. Mehmet Ali ile Şerif İstanbul’dan, Gazi Hatay’dan gelmişti. Ben ise İzmir’de okuyordum o sıralarda.
Annemlerin evde olmaması bizi biraz daha serbestleştirmiş ve yıllarca önceki yaramazlıklarımızı ufaktan tekrar ettirmeye itmişti.
Grubumuza sonradan Mustafa isimli halamın oğlu da katıldı. Güya bizi evlerine oturmak üzere çağırmaya gelmişti.
Tamam olmuştuk. Bu grup “gayet güzel kebap yapar” demekti. Her birimiz evin bir köşesine dağılarak yapacağımız yemeğe uygun malzeme aramaya başladık. Ben buzdolabında kebaplık et buldum. Mehmet Ali mutfakta şişleri keşfetti. Kömür, tahta parçası ve mangal gibi önemli şeyleri mutfağı kolaçan eden Mustafa buldu. Gazi bakkala kadar gidip maydanoz, domates, ekmek gibi levazımatı aldı geldi.
Tamam, kebap yapmak üzere her şeyimiz hazırdı. Eee… Beş Gaziantepli ortaya samimi bir hava eklemeden olur muydu? Hele bunların beşi de birbirinden uzak, yıllarca sıla özlemi ile yaşamışlarsa.
Ev, ev değildi de bir kebapçı dükkanıydı artık. Yaşça biraz bizden büyük olduğundan ve de kebap yapma hususunda maharetli oluşundan ustamız Mehmet Ali olmuştu.
İsmi mi? Mandeli Usta!.. Konuşmaların, lâtifelerin gidiş tarzı ile bizler de derecelendik. Şerif’le ben kalfa, Gazi ile Mustafa çırak olmuştu.
Ama ustamız oldukça despot bir adamdı:
— Den aam den aam vakit aaşam oldu. Neredeyse müşdereler gelici. Daha siz avaralık ediysez, diye bizi gayrete getiriyordu.
— Usda, bak, ben heç avaralık etmeym. Gözel gözel çalışıym eldemi? Gazi konuşuyordu.
Mandeli Usta'nın ise böyle laflara karnı toktu:
— La bırak zevzeklik etmeyi de baakım şu bahdenizlernen temetosları yu, eyice ayıkla.
Gazi uysal bir hareketle hemen bıçağı alıp istenilenleri yapmaya başladı. Ama bu arada yine de konuşmadan edemedi:
— Ey usta. Amma şu Mustava şeerdine baksana, ba şişnen vuruy.
Mustafa ise sızlanarak konuştu:
— Yok usta yok yalan söley.
Usta etleri gayet güzel kuşbaşı olarak doğrarken kaşlarının altından dik dik Mustafa’ya bakmadan edemedi:
— Densizlik etmen, vurur bi dalızı gırarım soona. La Musdava ge şu ataşı gay baakım.
Mustafa suçlu suçlu mangala gidip ateşi hazırlamaya başladı.
Şerif ayranı hazırlamakla meşguldü. Mehmet Ali terbiyelemek üzere hazırladığı salça ve biberi etlere yedirirken beni gördü:
— Te... Devekimi halfaya bak. Müşdere gelsin de saa hizmet etsin bari. La ne dikilmiş garşımda duruyn?
— Nediym usda? Baa bi iş galmadı ki... — Hasbinallah!.. Müşdereler nerede yimek yir, bomboş kirli masalaların üstünde mi?
Ben yıldırım gibi masayı hazırlamak üzere fırladım. Bardakları, tabakları, çatal ve kaşıkları masaya dizmeye başladım. Şerif hazırladığı ayranı sürahiler içinde getirip masanın ortasına bıraktı.
İşini bitiren Gazi ustanın karşısına dikiliverdi:
— Usda, şey, ben camıya gediim. Bunları söylerken sıkışmış olduğunu belli edecek şekilde sıçramalar yapıyor,
uğunuyordu.
Ben atıldım:
— Yalan usda yalan: İmam usdanın şeerdi Sambır Hüseyn’nen gevezelik edici.
Gazi bozulmuştu:
— Vallahi usda gevezelik etmeycim. Sabahdan belli gaç dafa geddimkine?..
Hiç korkmadan ispiyon ettim:
— Hatirimde kaldıysa bu dördüncü oluy.
Usta biraz da alayişli bir ifadeyle:
— Ha ya gaç daafa getti ki masum, içine işedi. Yeri go da get. Aha tükürüym haa.. Haak tuu! Guruyana kadari gedip gelicin.
Geri giderken ustanın görmez yanından Mustafa’ya vurup kaçmıştı; tabii Mustafa ateş kapmış gibi ustaya şikayete başladı.
Mehmet Ali kebapları pişirirken söylenenlere önem vermiyor lâkin kızdığı homurdanmasından belli oluyordu:
— Bizim zamanımızda böyle miydi yorum? Haddimize mi düşmüş ustamızın yanında bi densizlik edebileydik. Alimallah usdamız bizi aha şu kebap kimi tike tike dorgardı. Biri bi eşeklik yapar, öte müzevirleni eder. Bu ne hal bilmeyim ki...
Bunları söyledikten sonra Mustafa’ya döndü:
— La gel sen işini şu golümün altında yap. Ateşi burda yelle de çabuk bişsin.
Gazi yüznumaradan çıkıp yine ustanın karşısına dikildi. Hakikaten orijinal bir çıraklık örneği gösteren Gazi'nin hareketleri bazen ciddi durmaya çalışan ustamızı bile güldürüyordu.
— Usda!..
— Hıı zıbarasıca, gene ne oldu?
— Usda, Hökkeş Usta’nın olu Deli İhsan var ya, geçerken bana bi bağda attı, yere düşürdü. Ben heç bişey etmemişdim gendine haa...
— Kepee kesilsin Hökkeşin olu da geri galanda. İte bulaşmazsan saa bi şey yapar mı? Kimbilir sen neettin o olana?..
— Vallah billah bişey etmedim usda.
Şerif söze karışmıştı:
— Usda o nalet o olan da bi bedaat yanı. Durup dururken bi sille atıy, bi depik vuruy; sen adamın garşısına geçip lıkır lıkır gülüy. Zaten golayna deli dememişler herifçoluna.
Konuşmalar bu yönde uzadıkça uzadı. Tam bir kebapçı dükkanı ve biz de personeliydik. Masa ayranlı, salatalı, piyazlı, burcu burcu kokan kebabıyla tam bir ziyafet masasına dönmüştü.
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Dört-beş sene önceki bu hatıra; yıllarca unutulmayan, hatırlandıkça insanı bir an için tebessüm ettiren bir hayal olmuştu.
İnsanı tebessüm ettiren, iftihar ettiği mazisi geçmişini hatırlatarak hoşa garkeden bir hatıra.
Gaziantep kendini unutmayan, düşünen, bir yavrunun anasına sokulması gibi sadakatle kendisine sımsıkı sarılan hemşerilerimin sayesinde ilerlemektedir. İlerleyecektir de...