Piyes: (2 Perde)

(Dekor: Basık, küçük hapishane odası; karşıda kalın demir parmaklıklı küçük bir pencere. Tozlu kitap ve gazeteler. Murdar kokulu bir karyola.)

Birinci meclis: (Papas yalnız. Sonra hayaletler.)

Papas – (kendi kendine) İyi hatırlıyorum: henüz on iki yaşındaydım. Mektepte yanı başımda oturan arkadaşımın çakısını çaldım. Evvelce de bir kalem aşırmıştım. Mektep idaresi tardıma karar verdi. Tabii babama bir şey diyemedim. Her gün sabahları kalkar, güya mektebe gider gibi evden çıkar, mahalle çocuklarıyla kaydırmaç oynardım.

Bir gün arkadaşlarla karar verdik: Komşunun bahçe duvarını aşarak yemiş çalacaktık. Duvara iptida beni çıkaran başka bir arkadaşı çıkarmam tekerrür etti. Öyle yaptık. Ben bahçeye atladım. Arkadaşım henüz duvarda. Bahçede azılı bir köpek varmış. Birdenbire üstüme hücum etti. İstimdadıma bahçe sahibi yetişti. Yakalandım, kulaklarım çekildi. “Bu defalık” kaydıyla babama teslim edildim. Zaten babam her şeyi haber almıştı. Mükemmel bir dayak... Evden dışarı... Düşündüm: Artık bu mektepten de kaçacaktım. Fakat param yoktu. Buna da çare, kiliseye gittim; ufak kıtada gümüş bir haç çaldım. Kırdım, ezdim, sattım. Beş on kuruş tedarik ettim. Kaçtım.

Beş senelik hayatımı rüya gibi hatırlıyorum. Hayal meyal gözümün önünden geçiyor: meyhaneler, gazinolar, falan ve filan... Tabii param yoktu. Fakat her gittiğim, her çağrıldığım yerde çok hürmet görüyordum. İkram, ikram... Bayılıncaya kadar içiyordum... Gözümü açtığım zaman vücudum kırık, adalelerim uyuşuk olduğu halde kendimi bir viranenin çürük duvarları altında buluyordum. Geceleri bilmediğim arkadaşlar nerede? Mamafih her günkü hâlim; değil mi, ne zarar?

Bu böyle ne kadar devam etti, bilmiyorum. Bir gün çok sarhoştum; sızmış bir tacik gencini hançerlemiştim. “Zünnarile oynayarak” birinci düğüm.

(O sırada pencerenin kanlı parmaklığından sıyrılarak kanlı beyaz kefenli birinci hayalet içeri girer. Papas görmez, tekrar eder.)

— Birinci düğüm,

Hayalet!:

Hain papas:

(Hayalet kaybolur; papas devam eder:)

— Birinci düğümden sonar artık burada barınamazdım. Kudüs’e gittim. Niyetim rahip olmaktı. Cinayetimi artık rahip kisvesi altında gizleyebilirdim. Kamama da Rahip mektebine devama başladım. Bir gün ak sakallı bir muallim ile İlahiyat dersinde “Allahın İlmi Ezelisi” bahsinde münakaşa ettik. O diyordu ki:

“Allah kullarını halk etmeden evvel hayatta yapacağı her efalı bilir.” Sırrı Tekvin bunu icap ettirir. Bilmeseydi uluhiyyeti nakıs kalırdı.Ben buna itiraz etmiştim. O itirazı Kabul mensubu bulduğum mesleğin pek hercai olması, fırıldak gibi rüzgara tabi bulunması, yağmurlu yere tarla götürmesini unutmuştum. Sakallı ile dövüştüm. Haydi bi kama da ona... “Zünağrı ile oynayarak” bu ikinci düğüm.

(İkinci hayalet girer, hakaretle:)

— Mel’un...

(Papas etrafa bakınır, istavruz çıkarır; bir şey görmez, devam eder:)

— Artık burada ip tutturmak kabil olmadı. Hayda yine kaçtım. Tam manasıyla bir serseri oldum. Taşnaklara, Hınçaklara... Bilmem nerelere başvurdum. Benim gibi bir serseriye kim itimad ederdi? Bahusus böyle politikacıları, komitecileri! Bir gün derdimi Marko Paşa’ya yandım. Hayatımı olduğu gibi anlattım. Beni dinledi...

Aradığımız gençsin. Mısır’a gitmek ister misin? Dedi. Kabul ettim. Nobar Paşa’ya bir mektup. Bol harçlık...

Mısır’da Türk düşmanlığını ilk defa bu Koca Nobar Paşa’dan öğrendim. Meğer vakitle biz de hükümdarlık tacını taşıyan bir milletmişiz. Bizim de tarihimiz, bayrağımız, vatanımız varmış. Kafkasya’dan İskenderun körfezine kadar (tabii Kilikya dahil) bizim mahrusemizmiş. Fakat sonradan gelme Türkler bu yeşil, bu cennet yurdumuzu almışlar. Binlerce katliam yapmışlar. Hele mezalim... Bir domuzun sırtındaki tüylerin adedinden fazlaymış. Zaten kanlanmış gözlerimi ihtiras bürüdü. Artık en koyu Ermeni komitecisi olmuştum.

(Gözünün önünde bir Ermeni İmparatorluğu tebessüm eder. Papas hırsla bağrır.)

Ah Hayıstan... Berdantların... Tigranların... Antıraniklerin yurdu... Hayranik... Havranik!

(Telaşlar; bir gardiyan girer.)

— Bir şey mi var, Monper! (Papaz kitabı açar, biraz okur gibi durduktan sonra:)

— Bir şey yok... Nasıl, bir parti daha yapalım mı?

— Siz bilirsiniz, Monper! İki pakete!

— Hay hay!

Damanın altına Kitab-ı Mukaddes serilir. Dama devam eder; aynı zamanda konuşulur:

Papas: Şu İtalyan Milleti tuhaf! Geçen gün gazetede gördüm. Bu sene harp bütçelerine yirmi bir bin teyyare bedeli koymuşlar. Tuhafı şu ki bu teyyareleri bir sene zarfında yapıp teslim etmeyi yanlız başına bir usta taahhüt etmiş. Eh, nasıl, iyi değil mi?

Gardiyan: İki taş isterim.

Papas: Vermem. Dikkat et, ben senden bir taş istiyorum.

(Gardiyan düşünür. Papas devam eder:)

Papas: Hele Paşa hazretlerinin sarayı ne kadar muhteşem? Şu zamanda Büyük Milletler bir araya gelse bir mislini yapamaz. Sen Piyer Kilisesi o kadar yüksek ki en kuvvetli dürbünle kubbesini kimse görememiş. Vakitle damından bir küre atmışlar, ancak on beş dakikada yere düşmüş. Ne dersin bu işe?

Gardiyan: Veriyorum... Oyna.

Papas (Bir taş kımıldatır ve devam eder.): Gün gelecek bütün dünya katolik olacak. Papa Hazretleri’nin duası, Musolini’nin gayreti... Eh, Musolini bu haftaya nutketti. Bütün dünyaya meydan okuyor. Yaman adam! Papa Hazretleri ile de uyuştu. Yeni faşist kongresinde:

Gardiyan: İki taş al! Bird aha al! Üç ile dama!

Papas: Allah belasını versin Papa’nın da Musoli’nin de... Beyhude dama dedirttik... Al paketleri...

(Gardiyan gider. Papas yalnız devam eder.)

— Ne diyordum? Hele Mısır’da başıma bir iş geldi. Kahire’de (Lofsor) madenini geziyordum. Daha ötede Ehramların yükseldiği noktaya yakın bir yerde (Ebülhevl’in) muhteşem gölgesine zengin bir Avrupalı ziyaretçi olduğunu işittim. Oraya koştum. Çok zengindi. Vasati Avrupa’dan elmas ticaretinden dönüyormuş. Şu Avrupalılar ne boşbeyin adamlar? Benimle görüştü. Derhal ahbap olduk. Misafiri kaldım. Gece yarısından sonra ay ölüm sarılığıyla Ankara’da batarken ben de Avrupalıyı şişledim, elmasları aldım. (Zünnarı ile oynayarak... üçüncü düğüm.)

(Üçüncü hayalet görünür.)

Alçak nankör!

(Papas odadan dışarı kaçar. Limon kabuğu kadar takyası arkasından fırlayarak düşer.)

İkinci Meclis
PAPAS – DELİ
(Papas balkonda, deli aşağıda.)

Papas (deliye): Bonjur. Nasılsın?

Deli: Baba, iyiyim. Fakat baba sana bir şey soracağım: (kaşınarak) Allah tahta kurularını niçin yarattı? (Ayaklarını göstererek) Bu kadar dikenlerin uçlarını kim sivriltti?

Papas (ciddiyetle): Tahta kuruları cenabı hakkın yarattığı haşeredir. Bir papazdan işittim: Allah kullarını halkelemden evvel havatta yapacağı her şeyi bilirmiş. Bunun içindir ki hayırlı bir hayvan olmasaydı rab onu yaratmazdı. Dikenlere gelince, iselmesih Efendimizden sonra yetişen nebatatdan olduğu için İncil-i Şerifte yeri yoktur.

Deli: Seni bu aklınla mı papaz ettiler? Zır deli, vay gidi papaz vay! Alimallah gelirsem yok mu? Hacını da putunu da birbirine katarım!

(Papaz elini başına götürür. Takyasız olduğunu anlar, aranır. “Eyvah!” diye çırpınır.)

Deli: Patla! Şişlenmiş domuz gibi ne bağırıyorsun?

(Papaz odasına kaçar, takyasını bulur.)

Papas: Eyyy... Türkler yaman şey! Delilerini bile kandırmak mümkün olmuyor. Hiç düşünmedim, Mesihten once dünyada diken yok muydu ki?

Deli çok haklı!

(Oda da gezinir.)

Ne ise, her ne ise... Avrupalı’nın elmaslarını yakaladığım gibi doğru İtalya’ya gittim. Kendimi elmas tüccarı olarak tanıttım. Ah bu elmaslar bana ne zevkler temin etti. Şehevi bütün ihtiyaçlarımı kendiliğinden ayağıma geliyordu. Her gün, her saat başka bir kadının kollarında sermest-i hazuz oluyordum. Fakat bir gün elmas tüccarı, elmas gibi kıvrak, parlak bir İtalyan dilberinin aşkıyla elmasları bitirdim. Tabi kadın alacağını almıştı. Artık benim mekruh çehremi sevecek değildi ya! Benden yüz çevirdi. Bir gün onu da (ertiyen) şehrinde boğdum. (Zünnarı ile oynayarak: dördüncü düğüm.)

(Dördüncü hayalet masum bir eda ile bağırarak:)

— Cellat! Namus hırsızı!

Papaz: (Birdenbire sıçrar) Aaa! Sinyora...

(Gardiyan girer.)

— Ne var?

— Papaz: Ben çağırmadım.

— Gardiyan: “Gel buraya” diyen sen değil miydin?

— Papaz: Şey, şimdi olmuştu... Ne ise, oynarsın bir tavla.

— Gardiyan: Nöbete gireceğim. (çıkar)

Papaz: (devamla..) Ne ise... (Todra'yı) boğduktan sonra Vatikan’a koştum. Türkiye’de bir hizmet istedim. Attım kabağı buraya. Bu cinayetim de ötekiler gibi suya düştü. Teresanta’da çok rahattım. Ermeniler kamilen gitmişlerdi. Kilisede vaaza falana hacet yok. Birkaç ermeni genç kızı var ama bunları ufak bir odada yola getirmek mümkün oluyordu. Amma da güzel fıkırdak cemaatlarım vardı ki! Zamanın en büyük memurları bile bu cemaat arasında beni dinlemiyordu. Hele havaarilerinden bir genç ermeni kızı, Rovza... Herkesi celb etmişti. Ya ben, ben yanıyor tutuşuyordum. Bu sefer de elime çokça bir para menbaı geçti. Teresanta’da ne kadar kıymetli salipler, heykeller, tablolar, halılar varsa “Türkler almış” diyerek kaldırıyordum, satıyordum. Paraları Rovza ile beraber Kemal-i afiyetle yiyorduk. Öyle ya! Kilisenin ziynete ihtiyacı var mıydı? Allah altını ne yapsın? Mesih de para delisi değil. Hepsi de Rovza’ya kurban olsun. Parası da, kitabı da... Bu sırada Teresanta’ya Katolik bir aile geldi. İki kız, bir anne, üç kardeş bir de baba. Bunlar da can sıkacak şey değil. Baba hışıltılı bir tüccar. Sabah gidiyor, akşam geliyor. Kardeşler küçük ve büyük. Kızlar piliç mi piliç. Hele anneleri bal kabağı... Tüccar odasın da hışıldaya dursun; ben, Rovza, kızlar, anne arasında tohuma kaçmış kedi gibi düşünüyorum. Bahçe de güller topluyoruz, şeftali deriyoruz. Memnû, gayri memnû bütün meyveleri istediğimiz gibi. Ah! Hayır, bunak, ihtiyar ben; meğer meyveleri ben yetiştirmişim, yetirir tadına başkalarını baktırırmışım. Meğer benim vaazıma geliyor zannettiklerim “öksürerek” o büyük adamlar benim meleklerimi baştan çıkarıyorlarmış. İyi hatırımda: Bir gün hamama gittik. Benden başka erkek de yok. Kızlar, kadınlar çırılçıplak. Çırpınıyor, kaçışıyor, oynaşıyorlar. Peri kızları gibi, kelebekler gibi... Bu sırada kızların annesi olgun vücudu ile Havvaî cazilerile nazarı dikkatimi celbetti. Öyle ya! Benim gibi ruhani bir adam dururken, bu kadına o hırıltılı ihtiyar neden malik olsun? Cismanilerin bu dünyada meleklere sahip olması kabil mi? Hayır! Bu ruhanî kadın, ruhanilere layıktır. Asıl mal sahibine gelince “İş kolay” dedim. Bir gün hiç yoktan bir kavga çıkardım, göğsüne bir yumruk indirdim. Meğer herif çürük kabukmuş. Öldü. (Zünnarı ile oynayarak beşinci düğüm de düğümlendi.) Fakat hayallerin beşi birden karşısına dikildiler. Papas korkarak istavrız çıkarır, kitaba sarılır. İsa’nın ruhu şiddetle içeri atılır. Hayaletler bir köşeye iner. Papaz mehiyp hatıradan ürker. Ruh başlar:

Beni bildin mi? Tabi bilemezsin. Ben Rabbin kulu İsebni Meryem’im...

(Papaz yere diz çökmüştür.)

Anladın mı? Kim olduğumu, katil papaz, alçak, namus hırsızı, kilise soyucusu... Namıma yaptığın rezaletleri zaten biliyordum. Senin ve senin gibi (Abâi kenisa) namını taşıyan şerik-i mel’anetiyin, benim şeriatim namına nasıl denaetler yaptığınızı Rabbin melekutundan seyrediyorum... Neron’un şerrül halefleri... Neron bir zevki için Roma’yı yaktı. Siz şehevi ihtiraslarınız uğurunda dünyaları harap ettiniz. Yangınlarınız külü Himalaya’lardan yüksek. Akıttığınız seylabeleri dünyanın en büyük nehirlerinden daha coşkun. Günah çıkarmak bahanesiyle pâmâl ettiğiniz iffetler hazan rüzgarı ile dökülen yapraklardan daha çok. Behimi ihtiraslarınız karşısında nice bakireler mahvoldu. Bunlar huzur-u İlahide kanlı göz yaşları ile sizden mahvedilen istikballerinin hesabını soracaklar. Bu zavallılardan bazısını, benim mukaddes kilisemin harimin de şeri bir metres gibi dini bir kisve altında “sör” namını taşıtarak beni ve Allahı ıgfal etmeye çalıştınız. Evâmir-i aşere nerede? Cellatlar! Güya siz bunları zavallı halka telkin edecektiniz. (Yahuva) Beytüllahim’de bir gecede beni üç defa inkar etti. Ya size, y gürühi kıssisin, beni günde binbir defa her biriniz ayrı ayrı yavelerle inkar ediyorsunuz. Muhammed’le benim armada ne vardı? Kudüs bir nübüvvet rabıtasıyla birbirine bağlı olan iki Nebiy’yi Zişan’ın ümmetini birbirine düşürdünüz. Din maskesi altında el uzatılmadık namus, göz dikmediğiniz ikbal, menfaat önünde çevirmediğiniz entrika dolabı kalmadı.

Hele sen, ey bunak papaz! Ruhu giydiği elbiseden daha siyah olan riyakar yalancı...

(Hayaletleri göstererek)

— Bunlar kim? Denaetiyin mağdur birer kurbanı, cinayetin kan izlerini taşıyan birer bürhanı olan bu zavallılar kim? Bunlara bak diyorum!

(Ruh bir dakika susar, papaz ağlar.)

— Affet, ey büyük Rabbin aziz oğlu!

(Ruh birdenbire feveran eder.)

— Sus Yezit! Susunuz, ey din perdesi arkasından korku ve ölüm haykırışlarıyla bağıran ezelî baykuşlar! Yalancı hurafeciler... Ben Allahın oğlu değil, kuluyum. Hem (Nâsıralı Yusuf Naccar’ın en yakın akrabasıyım. Yirminci asırda, fen ve kanaat asrında bulunuyorsunuz. Artık insanlar hurafelere aldanmayacak kadar zekidir. Hepsi de biliyor ki babasız çocuk olmaz. Hiç sen ne cüretle benim ahırda bir yemlikte doğduğumu iddiâ ediyorsun! Yoksa annemi, kümesinde civcive yatan bir tavuk mu zannettin. Hurma ağacı altında dünyaya gelmek şerefsiz bir doğum mu? Ben de insanım, benim de izzeti nefsim var. Bu iftirayı beni tavuk yavrusuna, inek buzağısına benzeten haydut kıyafetli, cellat kılıklı, beşeriyet katillerini reddederim.

Şunlara, şu mazlumlara bir daha bak! Yıktığın hanümanların karşında duran enkazını bir daha gör! Bu târümâr enkazın bir gün Allah’ın adaleti şeklinde senden hesabı denâetini soracağını düşünmedin mi?

(Ruh Papasın yüzüne tükürür.)

Tuh! Tuh! Katil papaz... Tuh mendebur ihtiyar!

(Ruh, hayaletler kaybolur. Papaz bayılır. Perde iner.)

Yazar: Sait SABİT