Hazırlığı olmadan Hindistan’a giden Avrupalı seyyahın büyük hatalara, feci su-i tefehhümlere düşmesi mukadderdir.

Turist, gördüğü şeyleri anlamamanın, rastladığı acayiplikleri izah edememenin tevlit ettiği güç bir durum içinde şaşırıp kalacaktır. O, her yerde müstehcen yazılara, kaidesinden kulelerin uçlarına kadar tezyin edilmiş mabetlere, erkek ve kadınların erimiş tereyağıyla yıkadıkları ve çelenklerle süsledikleri fallüs şeklinde mihrap ve heykellere tesadüf edecektir. Nazarında barbarlığın alameti olan medeniyete karşı kayıtsızlığın, en yüksek ruhanilikle yan yana bulunduğunu görecektir.

Bütün Asya ırklarının birbirine karıştığı bir halk yığınının itişip kakıştığı caddelerde öküzlerin, dükkan sahiplerinin en ufak bir itirazına bile sebep olmadan sergilerde bulunan sebzeleri yediğini ve maymunların yemiş vitrinlerini altını üstüne çevirdiğini hayretle seyredecektir. Avrupalı seyyaha mabetler, göz alıcı renklerle boyalı, sayısız kollarıyla işaretler yapan korkunç heykellerle dolu, manasız binalar şeklinde görünecektir. Seyyah, odunların üzerinde yakılan ceset küllerinin atıldığı Ganj Nehri kıyılarında binlerce, yüz binlerce dindarın yıkandığını görecektir. Çünkü Hindistan, Çin’den daha esrarlı, Meksika’dan daha anlaşılmaz, Afrika’dan daha fantastik bir memlekettir ve yine dünyanın en fazla dine düşkün bir memleketi olması, sayısız ilâhlara tapması, buna rağmen en ince, en yüksek ruhaniliğe erişmesi ve her saatin bir dua, her hareketin bir feragat olması bakımından Garplılarca çoğu zaman iğrenç ve acayip görünen bu alemde insan ruhu, ilâhiliğin en yüksek ve baş döndürücü zirvesine erişmiş bulunuyor.

En saf ve en asilinden tutunuz da en süflî ve en korkuncuna kadar bütün tabiatüstü şekiller Hindistan’da yan yanadır. Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi büyücüler aşk ve kin büyüleri yaparlar. Hristiyan bir Hintli bir gün bana:

— Ortaçağ'da büyücüleri ve kitaplarını yakmak tedbiri alınmalıydı; bugünün Avrupası şeytanlar ve sihirbazlarla dolup taşan Hindistan’a benzeyecektir, dedi.

Travankor hükümetinde, ırkî vasıfları garip bir şekilde eski Mısırlıları hatırlatan, hayatlarını büyücülüğe vakfetmiş kastlar vardır ve bütün seyyahlar yanlış olarak “fakir” diye adlandırılan cambazların yaptığı harikaları muhakkak hayretle seyretmişlerdir.

Dünyada Benares kadar mabede sahip olmakla iftihar eden bir şehir var mıdır?

Roma kiliseleri bile, iki yüz bin nüfuslu fakat yarım milyon mihrap ve bin beş yüz mabedi olan bu şehrin yanında hiç kalır. Ruhun yükselişine engel gördüğü bir ıstırap kaynağı olan hayata sırtını çevirmek, vücudun kurtuluşunu dilemek, ademin huzur verici sükununa kavuşmak için mütevali doğumların zincirinden kaçmayı temenni etmek gibi izah edilemez garabetleri dinî bir zaviyeden mütalaa edecek olursak mevcudiyeti kolayca anlaşılır.

Otobüste birbirini tanımadan yan yana oturmuş iki gezginin Allah’ın yüceliği ve daimiliği hakkında münakaşa ettikleri, bir delik açarak suyun girip çıktığı vücutlarını temizlemenin birçok şekillerini bilen yogilerin oturduğu; kesik kafa ve kanlı bıçaklarla silahlanmış vampir yüzlü bir canavar olan Kali ilahesinin aynı zamanda merhametli ve müşfik “ilâhî anne” olduğu bu memleket, bu izah edilen tezatlar memleketi, bize hakiki çehresini ruhaniliğine nüfuz edebildiğimiz nispette gösterir. Maddeye, ruhi bir terakki olmayan medeniyete, entelektüel ilme ve onun pratik neticelerine karşı duyulan ilgisizliğin manası ancak o zaman anlaşılır.

Hintli için ruhanilikle aydınlanmayan her şey bayağı ve iğrençtir. Buna mukabil madde, bizzat dinî gayeler uğrunda birçok hassalara sahiptir. Zaten cesetlerin atılması ve hastaların yaralarını yıkaması sebebiyle hekimlerin suyunun çok mikroplu bulunması icap ettiğini söyledikleri Ganj Nehri’nin bilakis çok temiz olması, Amerikalı bir alimin hayret verici istisnai radyoaktif hassalara atfettiği derde deva olması keyfiyeti başka nasıl izah edilebilir?

Ve bu memlekette her şeyin dinî bir kadro içinde ve dinî bir zaviye altında mütalaa edilmesi lâzım geldiğine kani olunursa her şey aydınlanır ve her şey öğretici bir mahiyet kazanır. Jean Herbert’in “Hint Ruhaniliği” adlı kitabında naklettiği şu hikâye ne kadar manalı, ne kadar derindir?

1935 yılında Hindistan’da bulunduğum sıralarda, neşeli genç bir İngiliz, Svami adında ciddi tavırlı bir Hintliye yakında vapurla gelecek olan, saatte altmış mil yapan bir otomobile sahip olacağını söylediği zaman, Svami Kamaleşvaranan'da düşünceli bir hâlle: "Peki ama, bu süratle nereye gideceksin? " Çünkü mühim olan nereye gidileceğini bilmektir.

Hintli bu meseleyi uzun zamandır halletmiş bulunuyor. Yaşadığı hayatı, aynı zamanda yaşadığı başka hayatları kısaltmak, senelerin adedini azaltmak ferdin kendi elindedir.

Beşerî hayatın sonu Tanrı ile bir olmaktır. Bu bakımdan cehalet kadar bilgi de tam kurtuluşa engel teşkil eder. Buna mukabil merhamet ve feragat, tekrar doğuşun zincirinden kaçmak için en tesirli çare ve vasıtalardır. Sadece hayvan öldürmemek değil, onları sevmek ve beslemek de lazımdır. Vaghata: “Bir böcek yahut bir karıncayı kendimizden bir parça olduğunu kabul etmeliyiz.” diyordu. Bilindiği gibi Romain Rolland’ın hakkında güzel bir kitap yazdığı Svami Vivekananda, köpek, kedi, at, inek gibi kör, topal, hasta olmuş hayvanların besleneceği ve ihtimam edileceği hastanelerin her şehirde açılmasını istiyordu.

Hintlinin varlığın bütün kategorileri arasında tesis etmek istediği sevgi, sulh ve sükun ancak yüksek bir ruhaniliğin eseri olabilir.

Spesialist olmayan bir kimse için bu çok geniş ve karışık Hint ruhaniliğini anlamak, itiraf edeyim ki zordur. Hakikaten Hindistan’da her nevi felsefe sistemine tesadüf edilir. Eski mukaddes metinleri tanımak için Bhagavata Purana’nın on sekiz bin kıtasını, Skanda Purana’nın beş yüz bin mısrasını, Veda ve Upanişadların cilt sayısı iki yüzü geçen dinî kitaplarını okumak lazımdır. Buna Hindistan’ın büyük Epope’leri olan Ramayana’nın yirmi dört bin ve Mahabharata’nın doksan bin kıtasını ilâve edelim. Demek oluyor ki Hindistan’da şaşırıp kalan yalnız turist değildir; anlaşılması güç ciltler arasında okuyucu da yolunu kaybeder. Çok şükür imdadımıza M. Jean Herbert’in “Hint Ruhaniliği” adlı kitabı yetişiyor. Bu kapalı âlemi tanımak, insan ruh ve zekasının geçirdiği bu çok meraklı ve muazzam maceraları öğrenmek isterseniz bu ilmî eseri okuyunuz.

Hindistan’ın esrarlı kapısını açan tek anahtar odur.