Gaziantep sokaklarında dilenen sakat ve aciz kimseye rastlamadım. Antakya’da ise hele cuma ve bayram günleri her köşe başında bir ordugah kurulur. Habibi Neccar önünden Ulu Cami’ye kadar yüzlerce el yolunuzu keser.

Hakiki fakir ve acizlere bizim belediyenin yaptığı hizmet 15-25 lira arasında bir yardımdan ibarettir. Bunun da tevzi tarzı özel bir manzara arz eder. Ve azizim, yılda 50 bin lira çarçur olur.

Gaziantep’te ne yapıyorlar diye merak ettim. Beni (Acizler ve Düşkünler Yurdu)na götürdüler. Şehre hakim bir tepede çam ağaçları arasında 50-60 sakat insanın barındığı tertemiz bir yuva. Başlarında bir öğretmen ve iki bakıcı var. Bir aile samimiyeti içinde günlerini gün ediyorlar.

Kilerleri Amerikan yardımından zahire ile dolu, üst başları temiz, ekserisi yatalak. Hele bir Maraşlı Fransızca öğretmeni var. Zavallının alt tarafı tutmuyor, ailesi aciz kalınca buraya göndermişler.

G. Antep civar vilayet sakatlarını 90 lira ücretle bakıma alıyor. Demek Antakya Belediyesi de bütçesine koyacağı 50 bin lira ile 50 acizi barındıracak bir tesis çalıştırabilir.

Acaba Hatay’daki acizlerin hakiki yekûnu nedir? Bunu kimseye sezdirmeden tespit etmek belediye tabipliğinin vazifesidir. Yapılır inşallah.

Gelelim G. Antep körlerine: Türkiye’de Siirt’ten sonra körler diyarı Antep bu sosyal derdin de çaresini bulmuştur. (Körler Okulunun) Amerika’dan aldığı yıllık yardım milyonları buluyormuş.

Amerika körlerin daha çok insanlığa hizmet edeceğine inandığı için bunlara olmaz yardımı yapıyormuş. Okullarını Altınözü kaymakamı ile beraber gezdik. Çocuklar kabartma kitaplarını on parmakları ile bizden acele okuyabiliyorlar.

Doğuştan gözlerini kaybeden müzik öğretmenleri cidden zeki ve kör âlimlerin hayatlarını bir bir incelemiş. Ebu’l-Ala el-Maarrî’yi bize anlattı. (Bir gün Ebu’l-Ala pazarda gezinirken iki yabancı kavgaya tutuşmuş, mahkemelik olmuşlar, şahit diye de Ebu’l-Ala’yı kadının huzuruna çıkarmışlar. Kadı sormuş: Bunları kavga ederken gördün mü?

—Kadı efendi ben körüm ve bu adamların lisanını bilmiyorum. Yalnız kalın seslisi ona şöyle dedi ince seslisi şu cevabı verdi. Sonra kalın sesli şöyle dedi diye hadiseyi anlatmış. Kadı da o lisanı biliyormuş ona göre hükmünü vermiş.)

Körler okulunda misafirlerin sesini zapt eden bir teypleri var, onu çalıştırmaya başladılar, müzik hocalarına sordum: Antakyalı büyük kör hekim Davud-i Antakî’yi biliyor musunuz? Bilmeyiz, dediler. Ben de anlattım.

Yavuz Sultan Selim zamanında Antakya Subaşısı Ömer Ağa’nın oğlu Davud’un enteresan hayatını hemşehrilerim benden iyi bildiği için tekrar etmeyelim. Camii Ezher’de ilk tıp kürsüsünü kuran hemşehrimizin eserleri 20 nci asra kadar ders kitabı olarak okutuldu. Zincirli Medrese’ye şeref veren hocalar meyanında ondan bahsetmiştim.

İşte G. Antep körleri okutulup mezun olduktan sonra da peşleri bırakılmıyor. Okumuş bir kör ne yapıyor? Gene şehir belediyesi imdatlarına yetişiyor.

Bizim köprü başında artırma ile kiraya verdiğimiz kulübelerden tam on adet belediye yaptırıp körlere hediye etmiş.

İçinde ikişer ikişer gece gündüz satış yapıyorlar. Kazandıkları ilk 300 liradan sonra %25 okula yardım yapıyorlar.

Yalnız kulübelere asılı (Bana acıma-Bana yardım et) sözü yerine (Malın iyisini köre sormuşlar) darbımeseli yazılsaydı daha iyi olmaz mıydı? Bir gün körlere resim ve heykel sergisi de açtırıldığını işitirseniz hiç şaşmayın, çünkü eğitim sayesinde canlıların yapamayacağı iş kalmamıştır.

Yeter ki biz, eli tutar gözü görür kişiler can uzatıp onlara bir şeyler öğretelim. Bugün dünya milletleri (Halk Eğitiminin) peşine onun için düşmüşlerdir.

Artık klasik okullar ihtiyaca cevap veremiyor, ağacı yaşken eğmeye, çocuğu küçükken eğitmeye mecburuz.

G. Antep’in sosyal teşkilatlarından biri de Çocuk Esirgeme Yuvasıdır.

Antakya’da da pek yakında faaliyete geçen (Çocuk Bakım Yurdu) Antep’ten inşallah geri kalmaz. Geç de olsa yurdumuz çalışacaktır. Ben Antep yuvasını gezerken çok güzel bir tesadüf oldu. Antep Türk-Amerikan Kadınlar Birliği yardım kolu bir grup halinde oyuncaklarla yuvaya geldiler, etraflarına çocukları toplayıp onlara şefkat gösterdiler.

Sonra da her biri hafta tatili için evlerine birer ikişer yavruyu davet ettiler.

Düşündüm, yarın bizim Antakyalı hanımefendiler de bu şefkati esirgemezler diye müteselli oldum.

Hatta ben Antakyalı anneler için haftada bir gün çocuk bakım dersleri de vermeyi faydalı buluyorum.

Ankara (Ana-Çocuk Sağlığında) bu usul vardır. Cuma günleri anne yuvaya gider çocuğunu aşılatır, mama ve yemekleri hakkında tecrübe sahibi olur.

Aile planlaması ve çocuk yapıp yapmama usulleri öğretilir. Bakalım biz ne kadar muvaffak olacağız? G. Antep her bakımdan bizden ileri gidiyor. Şimdilik ekmek atlı biz yayan koşuyoruz.

G. Antep’in hastanelerine gelelim. Devlet Hastanesinin bizimkinden farkı yok. Tam bir çiftlik. Fakat ortada bir Amerikan hastanesi var ki 1876 yılından beri şan vermiş. Bina kale gibi eski stil fakat ruhu yepyeni ve çalışma sistemleri bizi mat ediyor.

Haftada bir gün doktorlar grup halinde bir köye gidiyorlar. Elleri kolları dolu olarak, ayakkabı ve entariden tutun her türlü ilaç ve oyuncağa kadar taşıyorlar.

Köyde öyle esaslı bir inceleme yapılıyor ki o köyden hastaneye gelecek bir adamın bütün serveti samanı onlarca malum oluyor, tapu kaydı, muhtar ilmühaberi istemiyorlar, köy fişlerine bakıp ücret istiyorlar.

Bizde hekim neden köye gitmez, giderse neden işe yaramaz? Netice meydanda. Bu da sosyal hizmetlerin anlayış derecesine bağlı. Biz daha hastayı iyi etmekle uğraşıyoruz, onlar sağlamları hasta etmemek yollarını sağlıyorlar, yani biz giderken onlar geliyorlar. Aradaki fark bu.

G. Antepliler bizden daha fazla yıkanmaya hevesli insanlar olmalı. Orada hamamlardan gayrı sokak aralarında 5-10 kabinli duş yerleri var. Antepli hemen ayak üstü geçip orada su dökünüyor. Bir de meşhur Şeyh Hamamı var ki kardeşimin ısrarı üzerine gittim, isabet olmuş; bizim Saka Hamamı gibi cinli perili bir hamammış, güzel bir efsanesi var:

(Tarikat sahibi Şeyh Fethullah Efendi merhumun karısı bir gün (Bazoğullarının) hamamına yıkanmaya gitmiş. Ona o kadar kötü muamele etmişler ki yıkanmadan ağlayarak evine gitmiş. Karısı ağlayarak başına gelenleri Şeyh’e anlatmış. Şeyh de karısına kuyudan bir kova su çekmesini söylemiş. Kadın kovayı kuyudan çıkarınca bir de ne görsün, içi altın dolu. Derhal hamam yaptırmaya karar vermişler. Bir müddet sonra hamam yapılmış. Uzun seneler Şeyh külhana kimseyi sokmadan kazanı kaynatırmış.

Bir gün merak edip koca kazanı ne ile ısıttığına bakmışlar, görmüşler ki (bir tek mum) koca kazanı kaynatıyor.

Şeyh işin farkına varınca: “Artık sonum geldi. Sır faş olunca ömrüm biter,” demiş ve ölmüş. O gün bugün her hamama giden adaklı Şeyh’e bir mum yakmakta ve cuma günleri sela ile ezan arasında hamama bir nalın, bir ibrik, bir posteki serilmekte imiş. Çok kimseler içerden gelen nalın seslerinden Şeyh’in muratlarına cevap verdiğini işitir, anlarmış. Bazoğullarından bir kimse hamama gelse sular soğur ve mumlar sönermiş.)

Ben yıkandığım zaman su sıcak ve mum yanmakta idi. Hoşça kal Antep şehri, bana çok şeyler öğrettin.

(Hatay Gazetesinden)

Yıllar

Toplam

Sektörler

Cesamet

Çalışma şekli

Muvakkat

Devlet

Özel

4-9 işçi

10 işçi+

Daimi

Mevsim

1955

348

40

308

92

256

198

71

79

1956

341

40

301

108

233

194

68

79

1957

343

44

299

114

229

206

65

72

1958

374

48

326

126

248

216

64

94

1959

386

48

338

124

262

221

59

106

1961

500

60

440

235

265

280

66

154

1962

546

66

480

288

258

311

68

167