Hasırcıoğlu’nun hayatı hakkında derlitoplu malumatı, Süleymaniye Kütüphanesindeki nüshanın başında buluyoruz. Bunu, oğlunun oğlu Sami tespit etmiştir.
Şakir Sabri Yener tarafından “Gaziantep Büyükleri”nde aynen alınmış olan bu malumatı — birçok kısımlarını hülâsa ve bazı yerlerini izah ederek — biz de tekrarlayalım.
Hasırcızadeler, Antep’in eski bir ailesidir. “Ağa” da Antep’te doğmuş, Mehmet tesmiye olunmuştur. Doğmadan evvel babasını, dört yaşında da anasını kaybettiğinden büyük kardeşi Hacı Mustafa Ağa’nın yanında büyümüştür.
Sekiz yaşında Kur’an’ı ezberleyerek “Hafız” lâkabını almıştır. Bu lâkabı sonraları manzumelerinde mahlas olarak kullanmıştır.
Hafız Mehmet Ağa, yirmi yaşına kadar Antep’te tahsil ettikten sonra dört sene kadar da Halep’te, Şam’da, Mısır’da okumuş ve tekrar Antep’e dönmüştür. Bir müddet tedris ile meşgul olmuş; fakat felç illeti kendisini yedi sene yatağa mahkûm etmiştir. İyi olduktan sonra yine tedrisatla meşgul olmuş, fakat serazad, kalender-meşrep bir meslek takip etmiştir.
Halep Valisi İsmet Paşa ile onun himaye ettiği ve mezalimine âlet olarak kullandığı Antep Kaymakamı Topal Rüştü’yü — o zaman Antep bir kaza olarak Halep vilayetine bağlı idi — şikayet etmek için Ağa, elli dokuz yaşında iken İstanbul’a gitmiş; orada Sadrazam Fuad Paşa ile ve sair rical ile tanışmış, vali ve kaymakamın mezalimini anlatarak onları attırmıştır.
Bir sene süren bu seyahatinde kendi kesesinden bir hayli masraf yapmıştır. İstanbul’dan hemşiresine yazdığı bir mektuptan aldığım şu satırlar bu hususların şayan-ı dikkat vesikasıdır:
“Zati seniyelerini Cenabi hayrülhafiziyne emanet ederek vedaî suriye rağbet etmediğimin sebep ve hikmeti budur ki beldemizce vuku bulup ve ileride de daha “ziyade vukuu mutasavver olan zulüm ve mefsedet ve fukaranın bu ”bapta duçar olacakları kemali mağduriyetin def’ine mübaderetle bu dahi fakirin Dersaadet'e azimetini iktiza etmekle bu emri “hayre hasbîce niyyet olunduğu “halde size haber vermiş olsam fakire olan muhabbeti mufrıtai ‘’uhuvvetleri icabınca dayanamayup “Pek çok ağlar ve benim de ciğerimi dağlar ve bu cihetle belki "yolumu bağlarsın, tasavvuratından “ibaret olup seni ve saireyni Huda'ye emanetle azîmet olunmuş ve duanız berekâtile bahrü- berrin pek te şiddetini - görmeyerek “İstanbul'a muvasalet kılınmış ve lehülhamdü- velminneh mehalli âliyeye ifade-i sadıkalerle fukara ve ağniyanın duçar olacakları mezalim ve teaddiyatın ref’ine sebep "olduğum pek aşurı mucibi şükraniye bilinmiştir...................”
İstanbul seyahatinden Antep’e dönen Ağa, bundan sonra bazen kaymakamlardan şikâyet için, bazen gezmek için birçok defalar Halep’e, vilâyetin diğer mülhakatına ve bir defa da Birecik Kaymakamlığında bulunan Antep eşrafından Battal Bey’in davetlisi olarak Birecik’e gitmiştir.
1887’de seksen üç yaşında olduğu hâlde Antep’te ölmüştür. Uzun boylu, uzunca sakallı, geniş alınlı, sık kaşlı, büyükçe burunlu idi. İki karısı vardı. İkisi oğlan, yedisi kız olmak üzere dokuz çocuğu dünyaya gelmiştir. Entari ve cübbe giyer, başına o vakit esnafın sardığı Hint kuşağı sarardı. Temizliği çok sever ve gayet temiz giyinirdi. Ayağındaki kırmızı yemenide ufak bir leke bulunmazdı. Mütevazı, hoş sohbetli, konuşurken nükte ve latifeler yapan bir zattı. Babasından kalan emlak ile geçinirdi.
Dünyanın hüznüne de süruruna da kendini kaptırmazdı. Yaşayışında hiçbir kayıt ile mukayyed bulunmak istememiştir.
Arabî ve Farsî dillerini çok iyi bilirdi. Hele Farsîdeki behresi fevkalâde idi. Her iki dil ile yazılmış manzumeleri vardır.
Bu âlim ve fazıl zata neden “Ağa” denilmiş olduğu, herkesin fikrinden geçen bir sualdir. Torunu Sami, Ağa’nın esnaf gibi giyindiğini düşünerek sebebi burada buluyor.
Bence bundan daha mühim iki sebep vardır: Birincisi, şecerelerini gözden geçirirsek görürüz ki Ağa’nın babası, dedesi, dedesinin babası ve dedesinin dedesi — daha yukarısını zaten bilmiyoruz — hep “Ağa”dır. Binaenaleyh kendisine de bu unvan atalarından kalmıştır.
İkincisi, Antep muhitinde “Ağa” tabiri, “hatırı sayılır, herkese sözü geçer adam” manasında hâlâ kullanılır. Atalarına da kendisine de bu yüzden Ağa denilmiş olduğunu kabul etmek, Ağa’lığı kıyafetle ilgili bulmaktan daha makuldür.
Kendisi de “Ağa” unvanını “Efendi”ye tercih edermiş. Dermiş ki:
“Efendi unvanıyla maruf olup da kendinden intizar edilen mesailde izhar-ı acz ile mahcup olmaktansa Ağa’lıkla iştihar ederek gayr-i memul fazilet ibraz etmek insan için büyük şereftir.”
Yazan: Ömer Asım Aksoy
Eserleri
Hasırcıoğlu’nun, bundan evvel bahsi geçen kaynaklardan topladığımız eserlerini bir araya getirerek ve tasnif ederek meydana getirdiğimiz en mufassal nüshayı “Gaziantep Halkevi Nüshası” olarak Halkevi Kütüphanesinde saklamayı düşündüm. Bu iş yapılmış ve şimdi Halkevi Kütüphanesi, bir hayli emek mahsulü olan bu biricik nüshayı kazanmıştır. Halkevi bu nüshayı tabettirerek çoğaltmak niyetindedir.
Bu nüsha bir divan değildir. Çünkü Ağa’nın mürettep bir divan vücuda getirmek üzere yazı yazmadığı anlaşılmaktadır. O, lüzum hasıl oldukça veya gönlü istedikçe yazmıştır. Bunların tasnifi neticesinde mürettep bir divan meydana gelmedi. Bu sebeple nesir ve nazım bütün eserlerini ihtiva eden bu nüshaya “Hasırcıoğlu Külliyatı” demek daha münasip olacaktır.
Bu külliyatın tasnifi, eserleri şu gruplarda toplamak suretiyle husule gelmiştir:
Fıkra ve nükte
Mensur kısım
Nât, medhiye, mersiyeler
Kasideler
Gazeller
Tahmis ve taşirler
Tarihler
Manzum mektuplar
Müşaareler
Hicviyeler
Müteferrik nazımlar
En çok yer işgal eden kısım evvela kasideler, sonra tarihlerdir. Bunlardan sonra mensur parçalar gelir. Nesirleri, birkaç istisna ile hemen kâmilen muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan ibarettir.
Ömer Asım Aksoy
— Devam edecek —