Sevgili Kardeşim,
Gönderdiğin mektupta sorduğun sualleri aldım. Sana buranın hamamlarını anlatmak istiyorum. Gerçi "Yine mi hamam?" diyeceksin ama burası başka bir âlem. Gaziantep'te hamam oldukça kalabalık olur. Hele Ramazan'dan ve Bayram'dan bir gün önce daha da kalabalıklaşır.
Bir gün önce hamamın kapıcısına (natıra) haber verilir. Natıra haber verilince o gelip hususi hamam için yapılan, üzeri nakışlı bohçayı götürür. Yer ayırır, kil ıslatır. Halk yavaş yavaş gelmeye başlar. Her taraf dolar; fazla müşteriler geri döner. İlk zamanlar hamam tertemizdir. Fakat ilk su akıp da herkes yıkanmaya başlayınca killer yayılır. Küçük çocukların başları bile kille yıkanır. Yavaş yavaş bağırmalar çoğalır: Tas tıngırtıları, çocuk ağlamaları, kadın çığlıkları... Bu durum gittikçe hararetli bir hâl alır. Sıcaktan bütün sinirler gerilir. Yıkananlar, hiç yoktan birbirine çatarlar. Bazen kulağımıza şu sesler gelir: "Kör olmayasın!", "Sana bir hâller gelsin!" gibi ağız alışkanlığından doğan beddualar... Başka bir köşede ise şen şakrak gülüşmeler duyulur.
Biraz sonra dışarıda bir faaliyet başlar. Soğanlar, maydanozlar temizlenir; çiğ köfte yoğrulmaya başlanır. Diğer taraftan mevsimine göre meyveler yıkanır, hazırlanır. Köfteler sıkılır. Büyük bir iştahla yenir, içilir. "Sıhhatler olsun!", "Kesenize bereket!" nidaları yükselir ve daha neler neler...
Yıkanma faslı yeniden başlar. Yavaş yavaş çıkanlar da olur. Bir ara bir ses duyulur: "Biz gidiyoruz!" Öteden mukabil sesler gelir: "Güle güle gidin!"
Sesler gittikçe azalır. Nihayet hamam, sabahki sessizliğine gömülür. Şimdi ne çocuk sesi ne tas ne de kadın çığlığı... Yalnız nemli bir hava ve şırıldayan suyun sesi var.
İşte böyle kardeşim. Bir gün Gaziantep’e gelecek olursan hamamına uğrayıp bu manzarayı seyretmeyi unutma.
Mektubum burada sona eriyor. Sevgiyle kucaklar, gözlerinden öperim.
Kardeşin Özden GÖKÇE Kız Enstitüsü