1- Kaynaklar:

İl dahilinde görülen sayısız höyükler, memleketin en eski tarihinin şahitleridir. Bunlardan birçoğu üzerinde, binlerce sene evvel olduğu gibi bugün de, Gaziantep’in kendisinde de görüldüğü veçhile, köyler ve şehirler bulunmaktadır. Fakat yakın zamanlara gelinceye kadar bu şahitler bize hiçbir şey söylemiyorlardı. Bunlar az zaman önce konuşmaya başlamışlardır. Takriben yüz yıl önce çözülmeye başlamış olan çivi yazısı vasıtası ile İsa’dan önce 2000 yıllarındaki tarihî vaziyete ve hatta daha eski çağlara nüfuz edilmiştir. Çivi yazısı başlıca üç dilin ifade vasıtası olmuştur: Sümerce, Akadca (“yani Asurca ve Babilce”) ve Etice. Akadca’nın anlaşılmasında bugün en küçük bir müşkülata rastlanmamasına mukabil, Sümerce ve Etice tamamen ve o derece kolay anlaşılamamaktadır.

Tarafımızdan incelenmekte olan bölgede diğer yazı nevileri de görülüyor: Eti hiyeroglif yazısı ve Fenike yazısı. Bu yazılardan birincisinin çözülüşü, bütün ilerlemelere rağmen başlangıç safhasındadır. Fakat Ceyhan şehri yakınında ve son aylarda Karatepe’deki kazılarda ele geçen, aynı zamanda Fenike ve Eti hiyerogliflerini ihtiva eden kitabeler, yakında Eti hiyerogliflerinin tam anlaşılmasına yol açacaktır. Hiyeroglif yazısının bu vilayet toprakları üzerinde tekmil tarihî yerlerde kullanılmış olmasına mukabil, Fenike yazısı kısa bir devir için ancak İslahiye havalisinde kullanılmıştır.

Fakat henüz yazılı kaynakların bulunmadığı zamanlarda şahitler tamamen susmaz. Modern ilim, iskan yerlerinin tarihini tespit etmek için çanak çömleklerden, mühürlerden ve diğer kalıntılardan istifade etmek usulünü koymuş olup, bu vasıta ile kadim ve batmış kavimlerin aralarındaki münasebetleri araştırmaktadır. Sayılan yardımcı vasıtalarla prehistorik kültürler birbirinden ayrılmakta ve kültür çevreleri çizilmektedir. Fakat bu vazife, hemen hemen hiçbir yerde hafriyat yapılmadığından dolayı bu vilayet için bilhassa güçtür. Ancak vilâyet sınırlarında bir taraftan Kargamış’ta öte taraftan İslahiye yanında Zincirli’de kazılar yapılmıştır. Bu kazılarla ancak M.Ö. 600–900 yılları arasındaki devirleri ilgilendiren tabakalar açığa çıkarılmıştır. Buna rağmen elde az miktardaki yazılı kaynaklara ve civar sahalarla kıyaslamalara göre şimdiden ancak umumî hatlarla bu çevrenin tarih çizgileri çizilebilir. Bu tecrübe kesin neticeler yerine bazen ancak sual hâlinde muayyen problemlerin varlığını gösterebilir.

2- İlk yerleşmeler:

Gerek en eski yer adlarının tahlili ve höyüklerin en eski tabakalarının incelenmesi, şehirlerin kurulması tarihinin Ön Asya’da ve Avrupa’da takriben aynı tarihlere düştüğünü göstermektedir. Umumî yerleşmenin vuku bulduğu çağ, Kalkolitik denen prehistorik devirdir ki bu zamanda taştan âletlerle birlikte ilk maden âletler de kullanılmaya başlamıştır. Daha eski neolitik şehirler çok nadirdir. Yer adlarının incelenmesi göstermiştir ki Ön Asya’dan İspanya’ya kadar uzanan sahadaki şehirleri aynı kavim kurmuştur. Bu bölgedeki Argan’da ve Kargamış gibi eski yer isimleri, adı geçen kavmin buralarda da yerleşmiş bulunduğuna delildir. Fakat en eski çanak çömleği göz önüne alacak olursak, Kalkolitik devirde Toroslar’la birbirinden ayrılmış iki büyük kültür vardı: Toroslar’ın doğusunda bu çağın çanak çömlekleri çeşitli nakışlarla süslü ve boyalıdır. Buna mukabil sınırın garbındaki bölgede ta Ege Denizi’ne kadar boya süsü tamamıyla meçhuldür. Her ne kadar burada Orta Anadolu çanak çömleği de bulunmasına rağmen, Gaziantep yine de şark kültür çevresine ait bir bölge idi. Burada medeniyet, Tell-Halaf çağı denen devirde en parlak dereceye varmıştır. Bu kültürün merkezi Habur sahasıdır. Son derece sanatkarane yapılmış boyalı, nakışlı tabaklar; parlak kara taştan mühürler; her şeyden evvel obsidian aletler bu medeniyetin alametleridir. Obsidian ancak Ararat ve Erciyes dağlarında bulunduğuna göre bu devirde ticaretin varlığına hükmolunabilir. Maden son derece nadirdir. Gaziantep bölgesi Tell-Halaf kültür çevresine aitti. Fakat Habur mıntıkasında ele geçen ince eserlere şimdiye kadar buralarda rastlanmamıştır. İyice araştırılmış olan Hatay’da da bu mütekâmil numunelere rastlanmamıştır.

3- Bakır devri:

Bütün höyüklerde kalın Kalkolitik kültür tabakaları bulunmuştur. Kalkolitik devri takip eden Bakır devri tabakaları da ondan daha az kalın değildir. Orta Anadolu’da birbirini takip eden çanak çömleği aşağıdaki şekilde adlandırırlar:

a) Kalkolitik devir
b) Bakır devri
c) Eti devri

Bu üç nevi çanak çömlek birbirinden bariz bir şekilde ayrıdır. Bunların umumi hatlarıyla tarihlenmesi şöyledir:

a) 2500–3000
b) 2000–2500
c) 1200–2000

Üç tesmiyenin de tamamıyla isabetli olmadığından sarf-ı nazar: Orta Anadolu’da kalkolit çağda maden âletleri bol bol bulunur. Bakır devrinde klasik tunç görülür ki bu, yüzde 80 bakır, yüzde 20 kalaydan mürekkep bir halitadır. Etilere atfedilen çanak çömleği Anadolu’ya Etilerin getirdiği de çok şüphelidir. Fakat bu tabirler o kadar kökleşmiştir ki artık değiştirilemez. Bizim bölgemize gelince; kazılar yapılmadan önce şu noktaları tespit edebiliriz: Zikredilmiş olan Orta Anadolu çanak çömleği buralarda da bulunursa da bunlar hakim nev’i teşkil etmez. Tel-Halaf çanak çömleği ortadan kalktıktan sonra başka nevi boyalı çanak çömlek görülür. Belki de Habur keramiği denen ve Hatay’da Tell-Halaf keramiğinden sonra görülen keramik, belki bu sahaya da yayılmıştı. Bakır devri denen çağda Hatay ve Doğu Anadolu için karakteristik olan hususiyetler belirir. Bunlar, kaideleri hayvan tasvirleriyle süslü yarım küre ve saplı plak şeklinde mühürlerdir. Bunlar vesikaların tasdiki için değil, kapıların ve büyük kapların pompajı içindir. Bakır devrinin ikinci yarısında Mezopotamya’dan ithal edilmiş üstüvani mühürler görülür. Bu suretle bu sahalar ilk defa olarak Sümer kültürü ile temasa gelmektedir. Bakır devrinde bu kültürün yayılma alanında hangi dilin konuşulmuş olduğunu söyleyemeyiz. Buraya batıdan Etilerin, doğudan Hurrilerin girdikleri yolundaki fikir, bir faraziyeden başka bir şey değildir. Hurrilerin dillerinden müteakip bahiste söz açılacaktır.

4- Asur ticaret kolonileri devri:

2000 yıllarından hemen sonra, merkezi bir taraftan Musul’un cenubunda Asur, diğer taraftan Kayseri yanında Kaniş şehirleri olan canlı bir ticaret başladı. Anadolu bu devirde iktisadi bakımdan büyük bir yükselme noktasına varmıştı. Kazılar, bu zamanda şehirlerin büyüdüğünü ve çeşitli esnafların mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Manzara, ilk yazılı kaynaklardan edindiğimiz manzaraya da uyar. Bu vesikalar, Kayseri yanında Kaniş’te bulunan tüccarların arşivinden ele geçmiştir. Bu ticaretin hedefi, Anadolu’ya doğudan kalay ve kumaş sokmak; Anadolu’dan altın ve gümüş ihraç etmekti. Bunun yanında tüccarlar Anadolu içinde bakır ticaretiyle de uğraşıyorlardı. Asur dili ve yazısı yerli Anadolu beyleri tarafından alınmış ve vesikalar tanziminde kullanılmıştır. Asur ve Kaniş şehirleri arasında ticaret iki yol takip ediyordu: Kuzey yolu Diyarbakır, Malatya ve Gürün üzerinden geçiyordu. Bu yol, cenuptakine nazaran güç ve tehlikeli idi. Güney yolu Birecik civarında Fırat’ı aşmakta ve Gaziantep–Maraş üzerinden Kaniş’e uzanmaktaydı.

Bu canlı ticaretin tarihi M.Ö. 1850 yılına düşer. Bundan 80 yıl kadar daha sonra, zamanın tarihini rekonstrüe etmek için hiç beklenilmeyen bir tarih kaynağı ortaya çıkar. Şamşi-Adad adlı bir Sami kabile reisi Cezire’de büyük bir devlet kurmuştu. Asur’u ele geçirmişti. Hakimiyeti zaman zaman Fırat’ın batısına kadar da uzandı. Şamşi-Adad, Sümer kültürünün ateşli bir taraftarı idi. Babil idare sistemini muvaffakiyetle kopya etti. Devletini iki küçük krallığa ayırmıştı. Oğlu Yasmah-Adad’a ait olan aşağı krallığın arşivi Orta Fırat’ta Mari şehrinde bulundu. Bu arşivin binlerce tabletinden şimdiye kadar birkaç yüz tanesi neşredildi. Bunlardan Fırat’ın batısında bulunan ve Şamşi-Adad’ın devletine komşu olan, güneyden kuzeye doğru uzanan şu memleketler hakkında bilgiler ediniyoruz: 1) Halep, 2) Kargamış, 3) Urşu, 4) Haşşu. Bunlara göre Urşu ve Haşşu memleketleri bugünkü Gaziantep Vilâyetinin güney ve kuzey parçalarını teşkil ediyordu. Urşu’yu belki de Birecik yanına ve Haşşu’yu Samsat civarına yerleştirebiliriz. Ticaret kolonileri zamanında Urşu önemli bir ticaret merkezi ve Asur’la Kaniş arasında mühim bir istasyon idi. Şamşi-Adad zamanında Urşu kralı Şevnam adlı birisi idi.

Tüccarların muhaberatından Urşu’dan başka, belki bu vilâyete yerleştirilmesi lazım gelen iki ticaret şehri daha öğreniyoruz: Hurma ve Luhazantiya. Bunlardan Luhazantiya, Kaniş ve Hatuş (Boğazköy) şehirlerine ıtriyat, baharat ve tuhafiye gönderilen bir pazardı.

Söylediğimiz gibi büyük bir ihtimalle vilayetin doğusunun Hurri kavmi tarafından iskân edilmekte olduğunu kabul edebiliriz. Bu kavim grubu Bakır devrinde Van ve Urmiye gölleri arasındaki dağların eteklerindeki düzlüklere sızmaya başlamışlardı. Yayılma sahaları doğuda Kerkük’ten, batıda Toroslar’a ve güneyde Filistin’e kadar uzanmakta idi. 2000’den sonra onlar henüz bir kral idaresi altında birleşmiş bir kavimler heyeti mecmuası hâlinde idiler.

5- Etiler ve Mitanniler:

Şamşi-Adad’ın devleti geçici bir tezahürdü. Ölümünden sonra parçalandı. Az sonra 1700 yıllarına doğru, birinci Hattuş ili idaresinde Etiler ilk defa olarak Halep’e kadar uzandılar. Bu istilâ da uzun zaman devam etmedi. Boğazköy arşivinden edebî bir vesika, takriben bu tarihlerde adı henüz tayin edilememiş olan bir Eti kralının Urşu muhasarasını hikâye etmektedir. Bu hikâye, idare yolsuzluğundan doğan kötü neticeleri anlatmak için bir ibret numunesi olmak üzere ilerideki nesillere intikal ettirilmiştir. Urşu şehri netice alınmaksızın uzun zaman muhasara edildi. Ne muhasara âletleri ne de kuşatma iş görmüyordu. Muhasaraya rağmen tüccarlar ve demirciler Haşşu, Kargamış, Halep’e ve Fırat’ın doğusundaki Hurilere gidip gelebilmekte idi. Eti kralı, muhasara komutanını raporunu vermesi için Luhazantiya’ya çağırdı. Bu hikâyeden, sonunda Urşu’nun alınıp alınamadığını öğrenemiyoruz.

Eski Eti devletinin en parlak kralı Birinci Murşişil’dir ki devrini Milattan önce 1600 yılları olarak tarihleyebiliriz. Hakimiyetini Babil’e kadar uzattığına göre Gaziantep mıntıkasını ele geçirmiş olmalıdır.

Milattan önce 16. yüzyılda şarktan büyük bir kavimler grubu göç etti. Bu akın Kas’ları Babil’e ve benim faraziyeme göre henüz ismini bilemediğimiz bir kavmi de ta Ege Denizi kıyılarına kadar getirdi. Bu göçün son dalgası olarak Ari, yani Pers ve Hint isimli beyler Cezire’ye vardılar. Her yerde Hurri’lerin başlarına geçerek Mitanni devletini kurdular. Bu devletin merkezi, Mardin civarında bulunması gereken Vaşşukani şehri idi. Hakimiyetleri güneyde Mısır’a kadar uzanmakta idi. Birçok küçük krallıklara ayrılmıştı. Küçük krallar da şarktan gelmiş olan asilzadeler sınıfındandı. Meselâ merkezleri Tarsus olan Kizvatna da böyle bir küçük devletti. Hatay’da buna mukabil mahalli hanedan, Mitanni devletine bağlı bir küçük krallık olarak hüküm sürmekte devam etti. Gaziantep mıntıkasının da Mitanni’ye bağlı bir veya birkaç küçük krallık teşkil etmekte olması muhtemeldir. Fakat bu memleketin ve hükümdarlarının adını bilmiyoruz.

Mitanni’lerin hakimiyet çağlarını 1400–1500 olarak tespit ediyoruz. Bunların arkeolojik şahitleri, bütün höyüklerde bulunan muayyen sanatkarane bir mühürdür. Bu zamanda gerek beyler gerekse idari ve hukuki alanda Babil dili ve yazısı kullanılıyordu. Her derebeyinin Babilli bir katibi vardı. Bu suretle Sümer kültürü batıya geçti. Vaşşukani sarayında Hurri dilinde bir edebiyatın inkişaf edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat Hurri mitolojisi o kadar zengindi ki Hurri destanları 13. yüzyıllarında Eti’ce tercümeleriyle Boğazköy’de Eti kral sarayında okunmaktaydı. Bu efsanelerde, hassa tanrı nesillerinin ve dünya çağlarının değişmesi ifade edilmiştir.

Evvela dünyada gök tanrısı hakimdi. İkinci tanrı nesli tarafından bu hakimiyet kendisinden zorla alındı. Fırtına tanrısı tarafından temsil edilen üçüncü tanrılar nesli bu hakimiyeti ele geçirdikten sonra bugüne kadar devam ettirdi. Bu üç nesil arasındaki mücadeleler, mitlerin mevzuunu teşkil etmektedir. Bu efsanelerin özü Fenikelilerin tavassutu ile Yunanlılara kadar gitmiş olup Hesiod mitolojisinin özünü teşkil etmiştir.

14.yüzyıldan sonra Mitanni hakimiyeti sarsılmıştır. Büyük fatih Eti kralı Şuppiluliuma, Mitanni devletinin tekmil topraklarını kendi devletine kattı. Halep, Kargamış ve Mitanni devletinin merkezi olan Vaşşukani Eti küçük devletleri hâline getirildi. Vaşşukani’ye Mitanni prensi, Şuppiluliuma’nın damadı Şathivaza kral olarak tayin edilmişti. Gaziantep vilâyetinin bir kısmı o zaman Kargamış küçük krallığına ait bulunmuştur. Bu devrin arkeolojik vesikaları her iki yüzü Eti hiyeroglifli düğme şeklinde mühürlerdir. Büyük Tilbaşar höyüğünde bu neviden mühürler bulundu.

6- Geç Etiler:

1200 yıllarına doğru Eti büyük devleti ani olarak yıkıldı. Balkan Yarımadası’ndan Frigler Anadolu’ya girdiler. Bunların yıkıcı tesirlerini her yerde görüyoruz. Frigler tarafından istilâ edilmiş olan sahalarda Eti kültürü de sona erer. Fakat Toroslar Frigler için bir set teşkil etti. Bazı yerlerde Toros’un garbinde bile bir hat boyunca Friglere karşı konabildi. 350 yıl boyunca, yazılı kaynaklarımızın 850 yıllarına kadar tamamen susmasından sonra, Friglerden kurtarılabilmiş olan bu sahalarda birçok küçük Eti krallıkları görüyoruz. Bunlarda Eti ananesi devam etmekte ve Eti hiyeroglif yazıları kullanılmaktadır. Bununla beraber onların kültürünü doğrudan doğruya Eti’li olarak vasıflandırmak doğru değildir. Zira bu Geç Etiler Boğazköy’de konuşulmuş olan dili konuşmadılar ve Boğazköy’de tebcil edilen tanrılara tapmadılar. Onların konuştuğu dil için bugün uygun bir isim bulunmamıştır. Şüphesiz onların dili eski Etice ile akraba idi. Fakat birçok unsurlar, 5. bahiste zikredilen şarktaki fatihlerden birine aittir. Panteon’un baş tanrısı olan hava tanrısı şimdi Tarkunt adını taşıyor. Onun yanında delikanlı kahraman Şarma ve eski zamanlardan beri tapılan tanrıça Rübaba ve ay tanrısı Orma tebcil edilmekte idi. Eti küçük krallıklarının meydana gelişi henüz karanlıktır. Benim nokta nazarıma göre bunlar bir istilâ neticesi meydana gelmiştir. 1200 yıllarından az sonra Eti kabile reisleri Friglerden uzaklaşmak maksadıyla Torosları aşarak bir taraftan Fırat’a kadar, bir taraftan güneyde Hamat’a kadar uzanan sahaları zapt ettiler. Fakat bazı yerlerde Eti büyük devleti kralları tarafından tayin edilmiş olan asilzadeler hakimiyetlerine devam etmiş olabilirler. Nasıl olursa olsun, Hurrice Geç Eti hakimiyeti devrinde tamamen ölür. Onun yerine yukarıda karakterize edilen yeni Eti dili geçer.

Başlıca yeni Eti küçük krallıkları şunlardır:

  1. Kayseri civarında Tabal

  2. Malatya havalisinde, Tohma suyu deresini içine alarak Elbistan’a uzanmakta olan Milid

  3. Gurgum veya Markasi (Maraş)

  4. Gaziantep havalisinde Kummuhi

  5. Kargamış (en mühim kültür merkezi)

  6. Sacur’un Fırat’a karıştığı yerde Til-Barsip

  7. Kilis’in güneyinde Arpad

  8. Suriye’de bugünkü Hama’nın yerinde Hamat

  9. Bugünkü Hatay’da Hattena

  10. İslâhiye havalisinde Sam’alla

  11. Çukurova

  1. yüzyıla doğru Tilbarsip, Sam’alla, Arpad Aramîlerin eline geçti.

Bugünkü Gaziantep vilayetinin en büyük kısmı Kummuhi devletine dahildi. Bu devletin hudutları Gaziantep’ten Samsat’a kadar uzanmakta idi. Vilâyet binasından az mesafede bulunmuş olan, Kargamış üslubunu gösteren bir saray kapısı kalıntısını temsil eden hiyeroglif bir taşın bulunmasından hükmediyoruz ki bugünkü Gaziantep şehri büyük bir ihtimalle Kummuhi devletinin merkezi idi. Bu müesseseye ait hem hiyeroglif hem de kabartmalı bir taş 1908’de bulunmuş ve neşredilmiştir. Fakat taş bugün kaybolmuştur. Son olarak müze müdürü Sabahat Göğüş’ün gayreti ile aynı binaya ait hiyeroglifli kırık bir parça bulunmuştur.

Geç Eti Kummuhi devletinin en eski vesikası, benim nokta nazarıma göre Cağdın’da bulunmuş olan Kült Stela'dır. Köy şehirden 15 km uzakta olup, Stela'nın Sacur üzerinde herhangi bir iskan yerinden uzakta bulunmuş olması Geç Etilerin tanrılarına nasıl taptıklarını gösteren bir misaldir. Geç Etiler tanrılarını tenha tepelerde kabartma heykeller şeklinde tebcil ederlerdi. Cağdın tanrısı üzerindeki yazıya göre bir hava tanrısıdır. Fakat bunda hava tanrısının diğer atribüleri, yani boğa, yıldırım ve balta görülmez. Daha ziyade elinde uzun bir mızrak tutmaktadır. Yazıya göre hususi bir hava tanrısı, yani “hava tanrısı şehrinin hava tanrısı”dır. Hava tanrısı şehri acaba nerede idi? Acaba Geç Eti fatihlerinin asıl vatanlarında mıydı? Cağdın stelasının tarihi takriben 1000 yıllarına düşer.

Fakat Kummuhi adı Milattan önce 867 yılında ortaya çıkar. Kummuhi kralı Katazilu, kuzeydoğudan gelen Asur fatihi II. Asurnaşirpal’a haraç vermektedir. Bu hareketle Asur kralının kendi memleketine girmesine mâni olmuştur. II. Asurnaşirpal’dan sonraki kral III. Salmanassar’ın, ilk olarak yeni Eti devletçiklerini haraca bağlayarak geçtiği sırada aynı Katazilu memleketini aynı usulle çiğnemekten kurtardı. Katazilu’nun haracı gümüş ve katran ağacından ibaretti. Bu, zengin ormanlı yerlerin Kummuhi’ye ait olduğunu da gösterir. Katazilu adı da, son Kummuhi kralı Mutallu’nun adı gibi Eti büyük devleti ananelerinin Geç Eti devletlerinde devam ettirildiğine bir delildir. Zira Katazilu, Hattuşili isminden başka bir şey değildir. Mutallu da Muvatalli isminin aynıdır. Hattuşili ve Muvatalli, bilindiği gibi yeni Eti devletinin iki büyük kralıdır. 854 yılında III. Salmanassar, Katazilu’nun muakkibi Kundaspi’den haraç alır. Fakat 830 yıllarında Asur devletinin kudreti kırılmıştı. 743 yıllarına kadar Kummuhi müstakil olarak yaşadı. Ancak 750’ye doğru Asur kudreti tekrar canlandı. O zamanki Kummuhi kralı Kuştaşpi, bir taraftan Urartu (Van Gölü havalisindeki büyük krallık), diğer taraftan Markas ve Arpad krallarıyla Asur tehlikesini önlemek için ittifak yaptı. Fakat Asur kralı III. Tiglatpileser, dahiyane idaresiyle bu müttefikler grubunu ezdi. Urartu kralı, müttefikleriyle birleşmeden evvel Asur kralı tarafından mağlup edildi. 743 yılında vukua gelen bu muharebe, Asur kralının yazılarına göre Kiştan ve Halpi arasında olmuştur. Kiştan ve Halpi, Kummuhi devletine ait iki beylik idi. Kiştan ismi bugünkü Kuştan köyünün (Turlu’dan takriben 15 km mesafede) adında korunmuş olduğu için Halpi Beyliği’nin yerini Keysûn havalisinde aramalıyız. Bu arazide ancak üstün bir tabii kudret ile bir muharebe kazanılabilir. III. Tiglatpileser, Urartu kralını Urartu hududundaki Fırat köprüsüne (belki de bugünkü Malatya–Elazığ yolu üzerindeki Fırat köprüsü civarında bir yer) kadar takip etti. Bundan sonra III. Tiglatpileser diğer müttefiklere döndü. Bunlardan Kummuhi krallığına yüklenerek burayı yıllık haraca bağladı. Yukarıda adı geçen son Kummuhi kralı Mutallu, III. Tiglatpileser’in ikinci halefi II. Sargon (722–705) ile iyi geçinmesini bildi. Sargon ona Sam’alla devletinin mühim bir kısmını vermekle kalmadı, hatta kendi mülkünden ayırarak Milid şehrini de ona hediye etti. Şüphesiz ki bu hediyeler Mutallu’nun silâh arkadaşlığının bir mükâfatı idi.

Mutallu heykelini Milit sarayına diktirdi. Sakçagözü’de bir yazlık saray yaptırdı ki bu sarayın sanatkarane yapılmış kabartmaları bulunmuştur. Fakat 709’da Sargon, Mutallu’yu ortadan kaldırmak ve Kummuhi’yi civardaki bölgeler gibi bir Asur eyaleti hâline sokmak için bir bahane aradı. Mutallu, inatçı bir mukavemetten sonra dağlara kaçtı. Milit’teki heykeli Asurlular tarafından merasimle toprağa gömüldü. Hafriyatta ele geçen bu heykel şimdi Ankara Müzesindedir. Kummuhi, Geç Eti küçük krallıklarından istiklalini en uzun müddet muhafaza edebilendir. Tilbaşar ovasına ait olan Tilbarsip 845’te, Arpad 739’da, Kargamış 719’da Asur eyaletleri hâline getirilmişti.

Burada yeni kurulmuş olan Asur eyaleti, Kummuhi adını korumakta devam etti. Asur idare merkezi Dülükbaba’da kuruldu. Bu tepede hava tanrısı Tarkunt’un meşhur tapınak yeri de bulunmaktadır. Dülükbaba tepesi bütün Antep havalisine hâkim bir yüksekliktir. Asurluların idarî ve askerî merkezlerini orada kurmuş olmalarına hayret etmemeliyiz. Aynı zamanda Kummuhi’nin beyi olan tanrı Tarkunt’un tapınağı da orada idi. Az bir kazı ile ele geçen yüzlerce mühür, Asur idaresinin şahitleridir.

605 yılında Asur devletinin çöküşüne kadar Kummuhi bir Asur eyaleti olarak kaldı. Müteakip elli yılın tarihi karanlıktır. Belki Medler Kummuhi’de gevşek bir hakimiyet kurmuşlar, belki burası yeni Babil kralı Nebukadnezar’ın idaresine geçmiş, belki de burası Kilikya büyük devletine ait olmuştur. 545’te Küro burayı zaptetti. Mühür buluntuları, Ahamenid satraplarının idare merkezinin de gene Dülükbaba olduğunu göstermektedir. Bu satraplar, eski Kummuhi ananelerine bağladıkları bir asilzadeler hanedanı kurdular. Büyük İskender’in Pers devletini yıkmasından sonra, şimdi artık Kommagene denen Kummuhi’nin mahalli kralları kendi menşelerini satrapların hanedanından neşet ettirdiler. O zamanlar Kommagene’nin merkezi Dülükbaba değil, Samsat’ta bulunuyordu. Vilâyetin güney bölgeleri ise Seloykid eyaleti olan Kürestene’ye aitti.

Fakat Dülükbaba’nın eski Tarkunt’u ve bu vesile ile eski din nazardan düşmedi. Şimdi Zeus Dolichenus adıyla bu eski kült yalnız bu vilâyetin hudutları içinde kalmadı. Bilakis Roma askerleri bu dini Ren nehri kenarlarına kadar yaydılar. Her yerde Dolichenus’un boğa üzerinde duran ve eliyle yıldırım savuran heykellerine tesadüf olunur. Ancak İsa’dan sonra 72 yılında Romalılar eski Kommagene hanedanını bertaraf ederek burayı Roma devletinin Suriye devletine eklediler.