Vaktinde zamanında fukara bir karı koca varmış; bunların hiç çocukları olmazmış. Bir gün Allah’tan dilek dilemişler: "Tek bize bir çocuk ver de ne verirsen ver. İster eşek başı olsun ister katır olsun." Artık dilek kapısı mı açıkmış yoksa Allah’ın hoşuna mı gitmiş nedir, dokuz ay on gün sonra avratcağız doğuracak olmuş. Konudan komşudan birkaç kişiyle ebe çağrılmış ve doğura doğura ne olsa beğenirsiniz? Bir tane eşek başı! Oradakiler şaşarak birbirlerine "İbret anam, ibret!" diye bakışırlar. Avratcağız başlamış dövünmeye: "Başıma bu da mı gelecekti, eşek başı mı doğuracaktım?" diye feryat etmiş. Tabi ebe ne desin? "Bacım sen hiç korkma, ben şimdi onu yok ederim," demiş. Hemen eşek başının kulağından tutmuş ki götüre; fakat kaldırmış kaldırmış, kaldıramamış. Oradakiler de yardım ettikleri hâlde yerinden bile kıpırdatamamışlar. Hemen o sırada eşek başı "lak lak" ederek masanın altına kurulur. Biraz sonra da "Ana, benim karnım aç," der. Anası da "Anasız kalasın!" diyerek vermiş canına bedduayı.
Gün gelmiş, gün geçmiş; eşek başı bir gün "Ana, beni evlendirsen ya," demiş. Anası "Kara yere evlenesin, ben sana kimi alayım?" demiş. Eşek başı "Ana, ben öyle herkesin kızını almam; bana padişahın küçük kızını alacaksın," demiş. Avratcağız ne etsin, şaşırmış kalmış. Eşek başı "Eşek başıyım demezsin ama ne isterlerse 'başüstüne' der gelirsin; yoksa evini başına yıkarım," der. Neyse, kadıncağız padişahın sarayına varır ve kızını isteyeceğini söyler. Onlar da "Padişaha soralım," derler. Avratcağız iki gün sonra cevap almaya gider. Nihayet, istediklerini verdikleri takdirde kızı vereceklerini söylerler.
Şartları koşarlar; derler ki: "Bizim sarayda iki büyük sarnıç var. Bu sarnıcın biri bal, diğeri yağ dolacak. Kırk deve yükü de altın, elmas, inci; yani dünyada eşi örneği olmayan öteberi getireceksin. Yoksa başını kopardırız."
Avratcağız her azası bir yandan titreyerek eve gelir. Oğluna "Halk madda (durum) böyle böyle," der. Eşek başı kulaklarını sallayarak "Bu da iş miymiş ana, sen de!" der. Sabah ezanı eşek başı anasını uyandırarak "Gidip padişahın sarayına doğru yola koyul," der. Kadın bir de bakar ki ne görsün: Kırk deve arka arkaya dizilmiş, üstündeki mücevheratın şavkı ortalığı aydınlatıyor. Develerin başında gazel okuyan beyaz bir horoz çekiyor. Aşağıda sarnıcın biri yağ, öteki bal dolmuş kaynıyor. Bir gürültü, bir kıyamet; ortalık birbirine giriyor. Bundan başka padişahın sarayının tam karşısına bir saray yapılmış ki gözler görmedik... Avrat neye uğradığını bilmez; canının kurtulacağına hükmederek sevinir, eve döner.
Böylelikle düğün hazırlığı başlar. Avrada "Senin de bir şartın var mı?" derler. O da "Eve sorayım da," der. Sorduğunda oğlu "Beni hiç kimse düğün gününe kadar görmeyecek. Sen düğün günü beni çarşafın altına saklar, götürür karyolanın altına korsun," der. Böylelikle düğün günü gelir çatar. Avrat eşek başını koltuğuna alır ki kuş tüyü gibi hafif... Neyse, karyolanın altına kor, kaçar. Eğlenceden sonra gelini içeri korlar, kapıyı içeriden kilitler. Sonra bir de bakar ki duvarlar yarılıyor; pencere, kapı, perde, eşyalar hepsi gülüyor ve güldükçe inci, mercan saçılıyor. İçeri tam gelinin istediği gibi bir delikanlı girer. Gelin oğlanın güzelliğine hayran olur, konuşmaya başlarlar. Delikanlı: "Ben her gün aynı şekilde gelir, sabah ezanı giderim. Eğer kimseye bir şey söylersen bir daha demir çarık delinip demir asan aşınıncaya kadar beni arasan bulamazsın," der. Nihayet sabahleyin delikanlı gelini uyandırır, vedalaşarak aynı şekilde gider. Sabahleyin hepsi gelini sıkıştırır: "Ne oldu, kocan nasıl?" diye her biri bir yandan sorar; gelinceğiz hiçbir şey söylemez. Akşam kocası aynı şekilde gelir ve sabahleyin gider. Ev halkı yine her gün gelini sıkıştırırlar. Nihayet kızcağız dayanamaz, biraz bir şeyler söyler. Akşam olur, bekler bekler kocası gelmez. Ağlar ağlar, nafile... Yalnız geleceği zamanda duvarlardan gözyaşı akar. Kızcağız günlerce ağlar, sızlar; gittikçe zayıflar. Babası, anası bu hâline çok acırlar. Öyle bir an gelir ki kız tahammül edemez; babasına: "Benim selametimi istiyorsan bana bir demir çarıkla asa yaptır, ben kocamı aramaya gideceğim," der. Tabi ana baba buna razı olmazlar ama yapmaya da mecbur olurlar. Böylece demir çarığı giyer, demir asayı da eline alır, yola koyulur. Şu şehir senin, bu şehir benim; dolaşmadığı yer kalmaz. Hiçbir ipucu elde edemez, ümidini keser. Sonra aklına bir çare gelir: Parmağındaki yüzüğü satıp bir hamam yaptırmak, her gelenin dertlerini dinlemek ve böylece bir ipucu elde etmek. Böylece hamamı yaptırır. Artık her gün hamama bölük bölük avrat gelir, bedavaya yunurlar (yıkanırlar), sonra da başlarından geçeni anlatırlar. Seneler gelir geçer boşuna; bundan da ümidini keser. Ne yapacağını düşünüp dururken tam gideceği sırada içeriye, eli çocuklu pis, malamat (perişan) bir avrat girer. Gelinceğiz "Sabah gel yun," der ama avrat yalvar yakar gönlünü eder. Yunduktan sonra başlar anlatmaya:
"İşte benim kocam öldü, yedi çocukla kaldım. Her gün seherden dağa oduna giderim; odun toplar satar geçiniriz. Nihayet bir gün yine seherden oduna gitmiştim. Uzaktan çok güzel bir gazel sesi bana doğru yaklaşıyor. Bir de ne göreyim; gazel söyleyen beyaz bir horoz, kırk tane devenin ipini çekiyor. Develerin hepsi mücevheratla dolu. Ben en arkadaki deveden bir parça bir şeyler almak istedim ama bir kıl bile koparamadım; nereye elimi atsam pat pat vurdular. Ben de develerin ardına düştüm, epey gittik."
Hanım heyecanlanmaya başlar: "Aman bacı çabuk bitir!" der. Kadın devam eder: "Sonra bir saraya geldik; sırça köşk fakat kapısı yok ama duvar yarıldı içeri girdik. Ben de hemen ocaklığa girdim. Bir de ne göreyim; kırk tane kazan kurulmuş, her birinde bir türlü yemek kaynıyor. Biraz aldım çocuklara götüreyim dedimse 'Dur! Saygısızlık etme, hanımımız gelsin ondan sonra,' diye elime vurdular. Ben de ondan başka bir odaya gittim, karyolanın altına saklandım."
Hanım artık heyecanından ne yapacağını şaşırır, boyuna "Sonra, sonra!" der. Kadın: "Baktım ki beyaz bir horoz geldi; silkindi bir delikanlı oldu. Yatağına uzandı, başladı ağlamaya. Hem de 'Oğlan duvarlar ağlayan, ben karımdan ayrıldım,' diyor. Kendi ağladıkça duvarlar, pencereler, kapılar ağla babam ağla... Sonra böyle diye diye uyudu gitti. Ben gittim çoluğumu çocuğumu aldım, aç açına eve döndüm. İşte böyle hanım, benim de başımdan bunlar geçti," der.
Hanım tabi aradığını buldu; "Hemen bacı sen beni oraya götür, sana ne istersen veririm," der. Böylelikle aynı şekilde saraya gelirler. Gene aynı şekilde kazanlar kaynar. Avrat bu sefer de "aç oldu" (açık olduğu) için bir silkinir, yatağına girer. Başlar gene söyleyip ağlamaya; fakat kime ne dese aksine "gah gah" gülerler. Adamcağız şaşırır, "Bunda bir iş var," diyerek aramaya başlar. Karısı hemen yerinden fırlar, horoz elbisesini tuttuğu gibi ateşe atar; cayır cayır yanar. Adam "Ah onu niye yaktın, ben peri padişahının oğluydum. Artık tılsım bozuldu, yazık ettin," der. Bir yandan da karısına kavuştuğu için dünya kendisinin olur. Yeniden kırk gün kırk gece davul çalınır, evlenir muratlarına ererler.