Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve dellal iken, eşek hamal iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Birden beşiği devirdim. Dedem kaptı maşayı, nenem kaptı sopayı. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Bir de dönüp arkama baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Yaylalardan geçerek, soğuk sular içerek, lale sümbül biçerek... Ha şurada, ha burada; altmış tarla firik burada. Yedim içtim, yüzden düştüm; karnım doymadı, yüzüm gülmedi.

El yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan. Karıncaya binip de deveyi kucağına alan, minareyi kaval deyip beline çalan; bu da mı yalan?

Şuradan vurduk kılıcı, Şam’dan çıktı bir ucu. Şuradan vardık. Kilise hele baba neyse, yalan eşeğe binip de deveyi kucağına alan. Deve dellallık ederken, eşek hamallık ederken; ben anamın babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken geldiler, bana haber verdiler. "Ne var?" dedimse, "Ulan ne duruyorsun, anan tetiğe kalmış, baban yeri" dediler. Başımda bir kirli terlik vardı, haber verene hediye verdim. Onu ezmiş süzmüş, yüz kantar yağını süzmüş.

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok uzatması günahmış. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu varmış. Bu padişah ölürken oğullarına vasiyet etmiş: "Şehrin dışında üç yol var. Şunun ikisine gidin, buna gitmeyin," demiş. Padişah öldükten sonra üç kardeş o üç yola gelmişler. En büyüğü, "Babamızın bu 'gitmeyin' dediği yolda ne var acaba?" deyip atına binip, yayını da alıp yola koyulmuşlar. Bir pınarın başına gelince çok güzel bir geyik kaçmış. Hemen ata binip geyiği takip etmiş. Aradan epey zaman geçmiş. Geyik bir yel gibi geze geze gelmiş ve hemen kıyafet değiştirip bir dev olmuş. Hemen arkasından büyük oğlan yetişmiş, dev onu karşılamış. Oğlan geyiğini istemiş. Oğlan da hemen karşıdaki bir yere oturmuş ve aynı anda yerin altına geçmiş. Dev hemen mağaranın ağzını kapamış. Tekrar geyik kılığına girip pınara gitmiş.

İkinci gün ortanca oğlan kardeşini aramak için yola çıkmış. O da aynı kardeşinin akıbetine uğramış. Üçüncü gün padişahın en küçük fakat en zeki olan küçük oğlu, kardeşlerini aramak için yola koyulmuş. Aynı şekilde geyikle karşılaşmış. Onu takip etmiş ve devin evine gelmiş. Dev kendini karşılayınca vaziyeti anlamış. Kendini oturacağı yere devi oturtmuş ve onu yerin altına atmış. Sonra mağaranın ağzına büyük bir kaya koymuş.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra "Bir bacım var, onu da buraya getirip beraber otururuz," diye düşünmüş. Bacısını da getirip oturmuş. Oğlan gündüz ava gider, akşam dönermiş. Bir gün gene oğlan gündüz ava gitmiş, kız evde yalnız kalmış; yer altından gelen sesleri duymuş. Bu sesler devin sesleriymiş. Hemen orada bir delik açıp bakmış. Sonra kayayı zor bela kaldırıp devi çıkartmış. Oğlan gelince devi saklar, sabahleyin gidince tekrar çıkartırmış. Bir gün kızın devden bir çocuğu olmuş. Dev bir gün kıza demiş: "Bu kardeşini zehirleyelim. Yemeğin ondan tarafını zehirle, sen de zehirsiz taraftan ye," demiş. Fakat küçük çocuk da bunu duymuş ve dayısı gelince de her şeyi söylemiş. Bunun üzerine kız zehirli yemeği yiyip ölmüş. Oğlan da devi öldürmüş.

Bundan sonra günler geçmiş, artık çocuk büyümüş, tam bir erkek olmuş. Bir gün erkenden kalkmış ki ateş sönmüş. Dayısı uyanana kadar yemek hazırlamalıymış. Dışarı çıkmış, bakmış ki uzaktan bir ateş parlıyor. Hemen oraya doğru koşmaya başlamış. Ateşe geldiği zaman ne görsün; bir cadı karı ateşin üstündeki kırk kulplu bir kazanı karıştırıyor ve ilerisinde kırk tane dev uyuyor. Hemen usulca karıya yaklaşmış, ateş istemiş. Karı da demiş: "Bu kazanı ancak kırk dev indirir. Bu kazan inmeden de sana ateş veremem. Devler bağırırsa seni de beni de öldürürler," demiş. Nihayetinde oğlan kazanı tuttuğu gibi öte yana indirir. Karı da bir ateşin ucundan keserek oğlana verir. Oğlan da kazanı geri yerine koyup eve döner. Bu sırada devler kalkıp meseleyi anlarlar. Hemen oğlanın arkasından yetişirler. Oğlan ateşini yere koyup kılıcını çektiği gibi devlerin hepsini yerle yeksan eyler. Hepsini de birer kulağını keser, bir kâğıda sarıp cebine koyar. Sonra eve gelir. O gün de dayısının yemeğini hazırlar.

Gündüz dayısı işe gittikten sonra gezmeye gider. Çok uzak diyarlara ulaşır. Nihayet bu ülkenin padişahının sarayına girer. Sarayı gizli gezer ve prensesin odasına gelir. Bir de bakar ki yılan, uyumakta olan prensesin yastığının altına girer. Bıçağını da kapının yanındaki taşa saplar ve uzaklaşır.

Ertesi gün padişah bunları görür ve yapanı bulmak için emir verir. Fakat kimse "Ben yaptım," deyip çıkmaz. Taşa saplı bıçağı da kimse çıkaramaz. Padişah, "Bu bıçağı kim çıkarırsa, ne isterse vereceğim," der. Koca ülkede bunu kimse çıkaramaz. Nihayet birisi der: "Padişahım, ülkede herkes bıçağı çıkaramadı. Yalnız çok uzaklarda bir dayı ile yeğeni var, bir de onları çağıralım," der. Padişah hemen gelmeleri için haber salar.

Onlar da gelirler. Dayısı bıçağı çıkaramaz. Fakat oğlan çıkarır. Padişah bunları sarayına misafir eder. Sonra da ne istediklerini sorar. Küçük oğlan kendisine küçük kızı, dayısına da büyük kızının verilmesini ister. Padişah kabul edip kırk gün kırk gece düğünden sonra onları evlendirir. Böylece hikâye de yer içer, hoşça muradına geçer.

Not: Bu masalı, 20 seneden beri bilen babasından Kemal Çeto derlemiştir.