Güneşin sıcaklığı son haddini bulmuştu. Altın renkli başaklar, hafif bir rüzgarın ahengine kapılmış deniz gibi dalgalanıyor, bu hışırtıya ağustos böceklerinin mütemadi avazı karışıyordu. Katettiğimiz yol, geniş bir ovanın ortasından alabildiğine uzanıp ileride iki taraftan yalçın kayalar yükselen dar bir boğaza giriyordu.

Sabahtan beri yol yürüdüğümüz hâlde Ali Dayı’nın şen latifeleri bize yorgunluğumuzu hissettirmemişti. Fakat şimdi sıcak ve susuzluk ona tesir etmiş o da susmuştu. Biraz sonra boğaza girdik, sarp kayalar arasında yol alıyorduk. Ali Dayı’nın yüzü gülüyor, gözünde sevinç ışıkları parlıyordu. Eliyle ilerde kayaların arasından yükselen birkaç kavak ağacını göstererek:

- İşte diyor, Kayadelen Pınarı’nın kavakları gözüktü. Suyunu bir içseniz, adeta hayat kaynağıdır. Çocuklar, yemeklerimizi orada yiyip biraz da dinleniriz diyerek adımlarını daha da çabuklaştırıyordu.

İşte nihayet Kayadelen’in billûr renkli suyunun bulunuyoruz. Üç tarafı cesim kayalarla çevrili bir pınar... Su, bir kaya çatlağından çağlıyor; geniş bir çukurluktan taşarak çimenlerin arasına dağılıyor, bir böğürtlen korusunun içine dalıp kayboluyordu.

Yemeklerimizi yedikten sonra bir kaya gölgesinin kalp ferahlatan serinliği içinde dinleniyorduk. Ali Dayı'da bir durgunluk hissediyordum. Gözleri dalıyor, yüzündeki sevinç izleri kayboluyor, çehresinde elem çizgileri beliriyordu. Derinden içini çekti, titrek bir sesle:

- 20 yıllık bir facianın acı hayalleri neşemi alt üst etti, evlatlar, dedi.

Şimdi hepimizin içini derin bir merak sarmıştı. 20 yıl önce geçen bu hadiseyi bize anlatmasını Ali Dayı’dan rica ettik. O, teessürle içini çektikten sonra sözlerine başladı:

- Tatlı bir bahar günüydü. Vakit öğle sonu olmuş, hafif bir mevsim rüzgarı etrafı serinleştiriyordu. Ulu bir çınar ağacının serin gölgesinde hafif yollu bir sigarayı yavaş yavaş tellendiriyordum. Köyün içinde ani bir kargaşalık oldu. Heyecanla nefes nefese koşan bir köylü kızından bu manasız gürültünün sebebini sorduğumda soluyarak: "Aman Ali Dayı, Zeynep bacımı Kemal Ağam kaçırmış; kızın nişanlısı ile kardeşleri silahlanıp takibe çıktılar." Küçük kız fazla tafsilattan aciz bir halde yanımdan uzaklaştı. Ben olduğum yerde donakalmıştım. Bu havadis beni içimden sarsmıştı. Birdenbire hayalimde Kemal Çelik'in uzun endamı, çekik siyah gözleri canlandı. Kendi kendime "Kaçırmaya nasıl cesaret etmiş?" diyordum ve içimden bir ses "Durma, koş Kemal'i kurtar." diyordu. O zaman daha gençtim. O gün bu yollardan rüzgar gibi geçtim ve buraya geldim ki… Bir tarafta kâhyanın kızı Zeynep al kanlar içinde bitap sessiz, saçları dağınık, bakışları perişan cansız gibi yatıyor. Dudakları arasından durmadan bir şeyler mırıldanıyor. Kemal’in kollarından, bacaklarından, göğüsünden kan şeritleri sızıyor. Bir yandan aldırmayarak aşkına avuçları ile su götürmeye çalışıyor. Nihayet avucunda kalan bir kaç yudum suyu Zeynep'in ağzına damlatmakla meşgul. Kemal o zamana kadar yarasının acısını aşkının kloroformu ile dindirmişti. Ne yazık ki fazla kan zayiatı onu içten sarsmıştı; fazla takat getiremedi. Bitkin bir vaziyetle Zeynep'in yanı başına uzandı. Yanına yaklaştım beni görür görmez doğrulmak istedi, takatsizlik buna mani oluyordu. Benden su getirmemi rica etti. Avuçlarımla getirdiğim suyu yudum yudum içiyor bir türlü içindeki ateşi sönmüyordu. Hırıltıyı andıran bir sesle kesik kesik: Bir yudum daha, bir yudum daha diye derinden inliyordu. Evladım kadar sevdiğim bu genci suya kandırmaya çalışıyordum. Pınara doğru gittiğimde iniltiyi andıran bir ah işittim. Döndüm baktım ki zavallı Kemal son bir hamle ile kalkmış Zeynep'in üzerine eğilmiş temiz bir kaynaktan su içer gibi bir türlü suya kanmayan hummalı dudakları Zeynep'in nemli dudaklarında kana kana deminden beri kanmadığı suyunu içiyor. Onun ateşini ancak o söndürmüştü. Zeynep'in sarı saçları onun kolları üzerine yayılmış ikiside perişan, cansız yatıyorlar… Bu acı manzarayı daha fazla seyredemedim, ellerimi yüzüme kapadım, köye yollandım.

Sesi titriyor, boğuluyor, maziye karışan o faciayı yaşıyormuş gibi kamburlaşan belini daha fazla eğerek buruşuk yanaklarına sızan gözyaşlarını bize göstermemeye çalışıyordu. Sözlerine kesik kesik soluyarak devam etti.

-Yazık oldu Kemal'ime... Çok mert, çok asil ruhlu, nazik bir gençti. Zeynep de buna eş olacak tam manası ile Türk ruhu taşıyan bir yaban kızıydı diyor. Buğulanan fersiz gözlerini batıya doğru yaklaşan güneşe dikerek:

-Kalkalım çocuklar, akşam olmadan köye yetişelim. Allah onları rahmetine kavuşturdu; bu kadarı da kâfi diye yerinden kalktı. Gene bir turna dizisi gibi yola dizildik.

Güneş, Kayadelen Pınarı'nın arkasından gurup ederken kayaların sivri uçlarını sanki korlaştırıyordu.

Gözlerim Kayadelen'in gurup izleri ile korlaşan kayalarında; muhayyilem demin ki aşk sahnesinin matemi bir akşamını yaşıyor.