(Önceki sayıdan devam, sayfa 230’dan devam)

Kuvvet ile aldıkları bu yerlerde Osmanoğulları için bir hak tanımak istememişler. Bunun üzerine Feriz Bey, aşiretin ileri gelenlerini (oymak reislerini) toplayarak öğütlemiş: "Şuracığa çok ısındık. Toprağına terimiz karıştı, ovalarına kanımız bulaştı. Gelin istenilen teklifatı kabul ederek hükümete karşı gelmeyelim, rahat rahat yaşayalım." demişse de oymaklar kabul etmemiş, hükümetle harbe karar vermişler. Oymakların fikir ve mütalaalarını ifade eden şu destan, düşünüşteki ayrılığı ne kadar açık gösteriyor:

Feriz Bey'den Muslu Bey'e bir selam, Gelsin bu illerden göçelim demiş... Al Osman oğluna karşı durulmaz, Vakitken arayı açalım demiş...

Şıddoğlum der ki: "Ciğerim dağlı," Hamom kalede kolları bağlı, Sen de Feriz Bey'sin, vezir üç tuğlu, Gelin birer candan geçelim demiş...

Koç Delferoğlum der ki: "Osmanlım handa," Altımda Arap at, demir don bende, Hepiniz birleşip cehdedin bende, Gelin buralardan göçelim demiş...

Musa Şıhoğlu da der ki: "Ben de varayım," Güç ile düşmana karşı durayım, Hırhızı (hırsızı) tutuban ele verelim, Yahşiyi yamandan seçelim demiş...

Tiryakioğlum der ki: "Dünyaya" Geldim bir daha gelmem, Yaradan'dan başka kimseyi bilmem… Vallahi ölürüm bir çoban vermem, Al kanı çöllere saçalım demiş...

Bu sırada Feriz Bey’in amcası oğlu Mehmet Bey, Feriz Bey’in bacısı Roza Hatun ile evlenmek istemiş. Roza Hatun, Mehmet Bey’i beğenmemiş, reddetmiş. Mehmet Bey kızmış, Roza’yı öldürmüş. Feriz Bey de Mehmet Bey’i Pozantı taraflarına nefyetmiş. Feriz Bey, Osmanoğulları ile harbetmemek öğüdünü oymak beylerine kabul ettiremediğine ve harbe ekseriyetle karar vermelerine kırgın olarak buralardan ayrılmak istemiş. Kendisine taraftar olan 37 bin hane ile Acem toprağına geçmiş. Aşiretin yanından bir konak uzaklaştıktan sonra geride kalanlar böyle bir başbuğu kaybetmelerini aşiret için iyi saymayarak ileri gelenlerden 300 kişi atlanmışlar. Maksatları rica ederek Feriz Bey’i yine başlarına geçirmeye çalışmak imiş. Feriz Bey, bütün oymak reislerinin arkadan gelmekte olduklarını görünce minnetçi olacaklarını sezmiş; devenin üzerinde beşikte uyuyan iki yaşlarındaki oğlu Abbas’ı beşiğinden almış, kafasını üzengiye çarparak öldürmüş, yol üstüne bırakmış. Arkadan ricacı gelenler bunu görünce ricalarının kabul edilmeyeceğini anlayarak geri dönmüşler.

Feriz Bey, çok sevdiği çocuğunu bu suretle telef ettiğine duyduğu acı ile şu şarkıyı söylemiş:

Kalktı gider oldu Pirizadeler, Katarda mayalar bozlaşır (inleşir) gider. Arap ata binmiş cida silkerler, Bizim beyler de çığlaşır (toplanır) gider.

Katara çekerler mayanın hasın, Bağrımı deliyor çanın sesi. İkindi namazı göçün arkası, Bizim beyler de gözleşir gider.

Oturmuş beyler göç ardı gözler, Gene şenliklenmiş tepeler düzler. Samur cübbe giymiş gelinler kızlar, Onlar da hüp dil ile söyleşir gider.

Feriz Bey de der ki: "Düşelim yola," Şol ala gözlere ben olam köle. Abbas beşikte mafe bile, İçerden yüreğim sızlaşır gider.

Halk dilinde çok söylenen şarkılardan biri de aşağıdaki Feriz Bey’in şarkısıdır:

Yekin durnam yekin de göğsün gölünde, Doğru gidin Salıncaktır yolunuz. Uğrunuz Ahır Dağı hüskütten gidin, Feriz Bey Acem’e geçti durnalar.

Çağrışı çağrışı yayladan inin, Aynaroz gölünde bir semah dönün. Size izin oldu konuya konun, Feriz Bey Acem’e geçti durnalar.

Yaşa durnam yaşa, sen binler yaşa, Kavkıt gediğinden yolların aşa. Maraş’ta oturan Kalender Paşa, Feriz Bey Acem’e geçti durnalar.

Yedi atlı bindik Allah’a emanet, Yetmiş bin evliya eylesin imdat. Yurdumu tutar mı oğlum Muhammet? Feriz Bey Acem’e geçti durnalar.

Feriz Bey ile birlikte Acem’e gitmemiş olan aşiretlerin ismi Barak ve Türkmen’dir. Bu iki aşiret kalanların en büyüğü ve nüfuslusu idi. Bunlara bağlı oymaklar da vardı. Barak aşiretine bağlı olanlar: Kürdülü, Tiryakili, Torun, Karakozak, Aldırızlı, Çayrazlı, Göğebakanlı oymaklarıdır ki hepsi Barak adıyla anılırlar. Türkmen aşiretine bağlı olanlar da: Bekmişli, Araplı, Karaşıhlı, Ulaşlı, Şarkevi, Bedirli, Güneçli’dir.

Feriz Bey Acem’e gittikten sonra Barak-Türkmen aşiretine mensup bu oymakların hepsine Feriz Bey’in amcası oğlu Mehmet Bey reis seçilmiş. Burada kalanların hükümete karşı gelmek kararında olduğunu haber alan hükümet, bunları dağıtmaya karar vermiş. Önce öğütleyerek itaat ettirdikten sonra bunları Anadolu’nun içerilerine; Konya, Sille ve Yozgat taraflarına iskân etmiş. Fakat yerli ahali ile âdetleri birbirini tutmadığından geçinememişler. Aynı zamanda bunların dahile alınması ile evvelce bunların Rakka havalisinden harpederek kaçırdıkları Anize ve diğer Arap aşiretleri geri dönerek burada kalan halka zulmetmeye başlamışlar. Bu durumdan çok zarar gören halk hükümete müracaatla Araplardan korunmalarını istemişler. Hükûmet, Arapların tedibi için Kadıoğlu Yusuf Paşa’yı kumandan tayin etmiş; Konya, Yozgat taraflarına iskân edilen Barak-Türkmen aşiretlerinin yerlerine dönmelerine müsaade eylemiş.

Aşiret yerlerine dönünce Mehmet Bey’i reis seçmişler ve onun kumandasında Arap aşiretleri ile mücadeleye girişmişler. Arap aşayiri dayanamamışlar; Hama ve Humus’un öbür taraflarına kadar Mehmet Bey’in emrine boyun eğmişler. Fakat bu gavzelerden (muharebelerden) birinde Mehmet Bey maktul düşmüş. Aşiret, Arapları Necid’e kadar çekilmeye mecbur etmiş. Bu gavzelerin hatırası; Mehmet Bey’in, Kılınçoğlu’nun, Taşbaşoğlu’nun söyledikleri şarkılarla bugün dahi unutulmuş değildir. Bu şarkıları sırasıyla gözden geçirelim:

Ağalar yadelin kahrı çekilmez, Sılayı vatanı arzular gönlüm. Dağlar başı boran oldu sökülmez, Dedem yurdu çölü arzular gönlüm.

Şu gurbet ellerde tedbirim şaştı, Yadelin ikramı başımdan aştı. Şu bahri gölünden angıt uçtu, Culab’ı Şirvan’ı arzular gönlüm.

Herkes hazırlıyor silah atını, Zaman böyle olmuş fırsat kötünün. Gayretin kovanım ahdi bütünün, Ahdi bütün eli arzular gönlüm.

Mehmet Bey’im sazın eline aldı, Olanca aklını sevdaya saldı. Ağalar geride sevdiğim kaldı, Dostumun elini arzular gönlüm.

Kılınçoğlu’nun Şarkısı

Hey ağalar cününlüğüm var benim, Aşk dalgası ırılmıyor serimden. Yavuz beyler yoktur hâlim arzedem, Halka beyan edeyim ârımdan.

Bir giderim bir arkama bakarım, Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim. Bir ah çeksem şu âlemi yakarım, Zerre kadar sıçrasa narından.

Kılıcım da kupların dilinden bilmem, Şu yalan dünyaya şad olup gülmem. Hama’da Humus’ta eğlenip kalmam, Gel oldu gidelim babam elimden.

Taşbaşoğlu’nun Arapları Necid’e sürdükten sonra dönerken söylediği şarkı:

Seksen dört bin hane iskân olanda, Nice kara günler gördü Beğdili. Kadıoğlu Yusuf Paşa gelende, Göçünen düşmana indi Beğdili.

Şeyhoğlu da devre çalar kalemi, Beğdili'nin ünü tuttu âlemi. Aslan Şiddioğlu’ndan Hüseyin Çelebi, Cafer olsun çarhacımız Beğdili.

Bin birin getirdim bin daha gerek, Bele kara güne koç yiğit gerek. Orada bir iyilik etti koca boz Barak, Tayy-ı Mevaliyi sürdü Beğdili.

Taşbaşoğlum yalan var mı sözümde, Beğdililer olur atın bazında. Alabacak Çeteli’nin düzünde, Bin bir tane oma dikti Beğdili.[1]

Mehmet Bey’den sonra Hacı İnaloğlu, Barak Türkmen aşiretine reis seçilmiş. Bir müddet rahat yaşanmış, Anizelerin tasallutundan kurtulmuşlar. Aşiret kuvvetlendikçe vurucu kırıcılığa temayül etmişler. Aşiret hakkında yine padişaha şikâyet vuku bulmuş. Bu sırada aşiretten yüz kadar atlı Birecik’e gavzeye gelmişler. İçlerinde Bediroğlu çok tanınmış bir babayiğit imiş. Bu gavzede Birecikliler Bediroğlu’nu esir ederek Birecik müsellimine (kaymakam demektir) teslim etmişler. Müsellim, Bediroğlu’nu idam etmiş ve bunun üzerine hükümet, "Delibaş" denilen kumandanlardan Abbas Paşa’yı buraların inzibatını temine memur etmiş. Maiyetine de epeyce kuvvet vermiş. Abbas Paşa, Hacı İnaloğlu’nu bir müddet beraberinde gezdirdikten sonra, istemezlerinin sözüne uyan paşa, meydanda belli başlı bir suçu olmadığı hâlde Hacı İnaloğlu’nu idam etmiş; yerine Hacı Alioğlu Kasım Ağa’yı (ağalık unvanı ile) reis tayin eylemiş.

Hacı İnaloğlu’nun aşağıdaki serzenişli şarkısından kendisinin suçsuz olduğunu, hükûmete karşı gelmediğini, bazı yolsuz hareket edenlerin kurbanı olduğunu göstermektedir:

Ben evimi şu Yozgat’tan getirdim, Çevre kurdum bu Culab'a oturdum. Efendimsin hizmetini yetirdim, Hangi işinde kusur koydum Paşa ben?

Şekvacım mı geldi Arap’tan Kürt’ten? Bir imdat olursa oğlum Murat’tan. Mevlam beni kurtarırsa bu dertten, Geçiririm mızrağımı taşa ben...

Arap’la Kürt’le hiç de gitmedim, Eski ettiğimi şimdi etmedim. Sana tuğ geldi de alıp satmadım, Hangi işinde kusur koydum Paşa ben?

Hacı İnaloğluyum söylenir namım, Erlik davasında artıyor gamım. Bir vakit deryada oynardı gemim, Uğrattım şimdi boranla kışa ben.

Aşiret reisliğine Abbas Paşa tarafından tayin edilen Kasım Ağa, Türkmen aşiretindendir. Suriye’de Halısa köyünde oturan Bekmişli Kel Mehmet’in dedesidir. Kasım Ağa da çok zeki, işbilir, yiğit bir zat imiş. Kendi zamanında aşiret sulh ve emniyet içinde yaşamış fakat bir zaman gelmiş ki Bireciklilerle araları açılmış. Bireciklilerin teşviki ile aşayir (aşiretler), aşiretin atlarını, davarlarını talan etmeye başlamışlardır. Bediroğlu’nun intikamını almak için çoktandır fırsat ve sebep arayan aşiret ileri gelenleri, Bireciklilerle harp etmeye karar vermişler. Bediroğlu üzerine söylenmekte olan şu şarkıdaki intikam arzusu ne kadar derin ve şiddetlidir:

Benden selam eyle çöldeki beye, Bir vakit hükmümüz geçerdi dağa. Çöllerin aslanı gel Kasım Ağa, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

Rakka’yı dersen Beğdili yurdu, Nice vezirlerin cürmünü verdi. Hacı Ali de dersen çölün bozkurdu, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

İki atım vardır birisi yedek, Rakka Beğdili yurdu oraya gidek. Birikin aşiret bir şurut edek, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

Araplı, Hayderli dersen karlı dağ salı, Kel Koca'yı dersen ispatı belli. Sen de Kasım Ağa'sın aşiretin bendi, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

Bir haber almadım yeke telliden, Hayıf oldu gedikçiyi belliden. Boklu Birecik'te it müsellimden, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

Ebuseyf Zorba’yı Urum, Şam bilir, Aşiret toplanır üstüne gelir. Şol Bediroğlu’na yazıklar olur, Alalım hayfini Bediroğlu’nun.

Halkın şiirleri, şarkı ve destanları halk duygusunun en veciz ve doğru ifadesidir. Çok tekrar edilen şeyleri cemiyet benimser. Bir gün gelmiş ki Bediroğlu’nun intikamını almak bütün aşiret için bir gaye olmuş. Harekete geçmişler, Birecik üzerine aşiretçe yürümüşler. Çok kan dökülmüş. Kasım Ağa da Bireciklilere esir düşmüş. Birecikliler Kasım Ağa’nın tepesinden derisini yüzmüşler. Kasım Ağa hakkında söylenen şu şarkıyı da görüp geçelim:

Kararır da karlı dağın eteği, Kırıldı da aşiretin peteği. Vezir konalgası aslan yatağı, Vezirlere sumat çekme kârımız.

Yeter artık yüreciğim yakmayın, Sakın olun yerinizden kalkmayın. Kürdo küçük, hatırcığın yıkmayın, Benim gibi yiğit olun biriniz.

Kasım Ağam der ki: "Beni yüzdüler," Alay tutup etrafıma dizdiler. Seyredin aşireti bozdular, Şimden sonra pesent olsun dillere.

Kasım Ağa’nın ölümünden sonra aşiretin başına Hacı Alioğlu geçiyor. Bunun zamanında da birkaç sene çalışma, derlenme, toplanma faaliyetleri oluyor. Kendi hâllerinde yaşamak kararında oldukları hâlde çevrelerindeki Arap aşiretlerinin tasallutuna dayanamayarak bu defa da Araplarla çarpışmaya başlıyorlar. Afadıla, Kanatsa, Urvale aşiretleri ile üç dört ay kadar çarpışma devam ediyor. Birçok cesur Türk bahadırlarının cesetleri çöllerde kalıyor. Araplardan da çok ünlü yiğitler telef oluyor. Hacı Alioğlu da bu savaşlarda maktul düştüğünden kumandayı 18 yaşlarındaki oğlu Murtaza Bey eline alıyor. Arapları Derzor’un öbür taraflarına sürerek aylarca devam eden bu gavzeye son veriyor.

Bundan sonra büyük gavzeler olmuyor. Ufak tefek çapulculuk hadiseleri ise aşiretler arasında zaman zaman vuku bulmuştur. Bunlardan birini rahmetli İdris Ağa’dan dinlemiştim. Onu da bir hatıra olarak kaydetmekten kendimi alamadım:

Araplardan birkaç çapulcu fırsat bularak Baraklıların birkaç koyununu sürmüşler. Baraklı birkaç genç de buna bir mukabele olmak üzere Arapların develerini sürmeyi kararlaştırmışlar. Bir gece atlarına binerek Anizelerin deve yatağına gelmişler, iki yüz kadar deveyi sürmüşler. Anizeler nasılsa hadiseye muttali olunca atlarına binerek kalabalık bir kafile hâlinde takibe koyulmuşlar. Anizelerin atları meşhurdur. Baraklılara yaklaşınca kalabalık olduklarını anladıkları takipçilerin eline düşmemek için develeri bırakıp atlarını sürmüşler. Baraklılardan birisinin atı dayanmış (yorulmuş), yakayı takipçilere kaptırmış. Araplar Baraklı genci obalarına götürerek ayağına bukağı vurup güneşe çaktıkları bir kazığa da bağlamışlar. Güneşte kurumuş ekmekle ayran başlıca gıdası imiş. Bir iki gün bu hâl ile geçmiş. Çadır halkının gafil bulunduğu bir sırada ayağındaki bukağıyı sezdirmeden yürümeye başlamış. Bir aralık tutsağı yerinde görmeyince izini takip ederek tutsağa yaklaşmışlar. Baraklı genç ele geçeceğini anlayınca yakınındaki bir çadıra dehalet etmiş (sığınmış)… Bu çadırın sahibesi başka aşirete mensup dul bir kadın imiş. Kadın, dahlini (sığınanını) geleneğe göre teslim etmek istememiş. Takipçiler de dul ve kimsesiz olan bu kadının ricalarına değer vermeyerek bu genci almış, bu defa daha yakın bir yere bağlamışlar.

Dul kadın bu harekete dayanamamış; eski siyah çadırından bir parça koparıp ortasını yırttıktan sonra matem işareti olarak devesinin boynuna geçirmiş ve kendi aşiretine giderek dahlini aşayir (aşiret) adet ve ananesine aykırı olarak çadırından alındığını anlatınca aşiretin ileri gelenlerinden 20 kadar atlı gelerek dehalet ananesine yakışmayan bu hareketi protesto etmişler. Tutsağı kadına iade etmemek suretiyle yolsuzluk edildiği takdirde aralarında gavze başlayacağını ihtar etmişler. Bunun üzerine tutsak kadına iade edilmiş. Kadın: "Dahilim bana sığındığı zaman ayağında bir de bukağı vardı, usule göre bukağının da bana verilmesi lazımdır." demiş. Bu iddia da geleneğe uygun olduğundan bukağı da kadına verilmiş. Kadın dahlini çadıra götürerek misafir etmiş. Yol yemeğini de hazırlayarak aşiretin gözü önünde köyüne yolcu etmiş. Türk genci hiçbir maniyle karşılaşmadan evine, aşiretine dönmüş…

Şu basit ve iptidai gördüğümüz aşayir halkının geleneğe saygısı, bağlılığı karşısında medeni dünya milletlerinin birbirleriyle münasebetlerinde riyakâr ve yapmacık hareketleri ne kadar küçük ve iğrenç bir manzara arz ediyor…

Bu adet Arap aşayirine has bir gelenek değildir. 1920 senesinde hastalanan arkadaşım Fazıl Orhan’ı Mecit Bey’in hastanesine getirdiğimde 11-12 yaşlarında bir çocuğun birçok yerlerinden yaralı olduğunu, sürünerek yürüdüğünü görmüştüm. Ağcaköy'e gittiğim zaman bu çocuğun İdris Ağa’nın en küçük oğlu Ahmet olduğunu öğrendim. Yaralama sebebini şöyle anlatırlar: Bir genç, kaçırdığı kızla İdris Ağa’nın himayesine iltica etmiş. İdris Ağa harem dairesinden bir oda tahsis ederek bunların her türlü ihtiyaçlarını temin eylemiş. Bir gece kız tarafı gelerek İdris Ağa’nın evine bomba atmış; oğlu yaralanmış, gelininin bir gözü kör olmuş, kendisinin de bir ayağı kırılmış… Bu mert adam hastaları için yüz elli altın kadar masraf ihtiyar eylemiş (harcamış). Aylarca hasta yatağında yatmasına rağmen kendisine sığınanları korumakta devam etmiş, onlara hiçbir zarar dokundurtmamıştır.

İdris Ağa, Torun aşiretinin arifi (geleneğe göre hüküm vereni) idi. Köylü aralarında beliren anlaşmazlıklar için önce arife müracaat ederler; verilen karar kendilerini tatmin etmezse idare ve adalet makamlarına sonra başvururlar. Şahidi olduğum bir hadise hakkında İdris Ağa’nın verdiği hükmü de yazmaktan kendimi alamadım.

Hamo Hocaoğlu Derde’nin bir toklusuna köylüden birisi "Bir sene evvel kaybolan kuzumdur." diye sahip çıkmıştı. İki taraf İdris Ağa’ya müracaat ettiler. İdris Ağa tokluya sahip çıkana: — Bu toklunun bir sene evvel kaybolan kuzun olduğuna ispatın ne? — Ben davarlarımın sağ kulağına yukarıdan aşağıya ve sağdan sola alt ucuna dağ vurmak suretiyle işaret yaparım. Hâlbuki bu adam benim enimi (işaret demektir) belirsiz etmek için sağdan sola alt ucuna vurduğum dağı kesmiş bulunuyor. Bundan anladım. İdris Ağa Derde’ye dönerek: — Ne dersin? — İdris Emmi, benim bütün davarlarımın eni, yukarıdan aşağı bir dağ vurduktan sonra kulağın alt ucunu kesmektir. Davarlarımı gör, böyle değilse toklu bu adamın olsun, ayıp değil mi? İdris Ağa her ikisine: — İşaretlerinizin ikisi de muteber, şimdi iş yemine kalmıştır. Kim bu toklu "koyunumun kuzusudur" diye yemin ederse mal onundur, dedi. Kuzuya sahip çıkan adam "Ben yemin etmem, kendisi yemin ederse alsın toklusunu" deyince Derde: — Bu toklu benim koyunumun kuzusu olduğuna vallahi, dedi ve tokluğunu teslim aldı. İdris Ağa gülerek "Benim ariflik hakkım bir okka kahve idi, onu da size bağışladım." diyerek mahkemelerin belki aylarca sonra halledeceği bir davayı on dakika içinde bitirmişti.

Eskiden Gaziantep’te bu kadar çok sayı ve derecede mahkeme yoktu. Her mahkemede bir hâkim bulunurdu; itiraf edelim ki işler de bu kadar kabarık bir hacimde değildi. Davacılardan bir kısmı müftüye, hocaya gider, davalarını anlatırlardı… Bir temenni ya: Hükûmetçe adliyede maaşlı bir danışma bürosu açılsa, halk önce bu büroya müracaat ederek kanun hükümleri iki tarafa, netice izah edilse, mahkemelerin işi biraz hafiflese diye düşünülebilirse de hakkı kendi nefsinde kabul edenleri bulmak zor...

Odalar; olgun insanların köy ve halk işlerinin görüleceği yerdir. Orada yalan söylenemez, adam dövülemez, kimseye hakaret edilemez… Nasılsa bir gün yanlış bir harekette bulundum. Köye bir kumarcı gelmiş; Behzat Ağa’nın evde bulunmamasından bilistifade oğlu, odada kumar oynamasına müsaade etmiş. Bunu haber aldım. Duyduğum teessürle Behzat Ağa’nın odasına giderek kumarcıyı istedim. "Yok" cevabını aldım. "Bana zahmet vermeyin kumarcı gelmeli." dedim. "Yok" diye ısrar edilince kumarcının yerini haber almıştım. Samanlıktan çıkararak iki tokat attım ve "Şimdi köyden gideceksin." dedim. Kumarcı gittikten sonra Behzat Ağa’nın oğlu ağlıyordu. "Ah Muallim Bey," dedi, "N'olaydı senden başkası bu işi yapaydı… Senin hatırın için bu şerefsizliği kabul ediyorum…" diyerek halk arasında odaya karşı beslenilen hürmeti ifade eylemiş oldu…

Barak halkının büyüğü küçüğü, zengini fakiri misafirperverdir. Çok yakından bildiğim bir olayı misafirperverliğe bir örnek olarak kaydetmeyi maksadın izahına kifayet eder buldum: 1935 senesinin yaz aylarında olacak, Diyarbakır’dan Sait Paşa Hazretleri kalabalık maiyeti erkanıyla birlikte cenup hududumuzda tetkikatta bulunmak üzere gelerek Ağcaköy'de İdris Ağa’da üç gün misafir kalmışlardı. Bu heyete her gün iki üç koyun keserek, hayvanlarına da günde iki yüz kilo kadar arpa yedirmek suretiyle misafirperverlik icaplarını yerine getirmeye çalışmış olan İdris Ağa’ya Paşa gideceği gün: — Baba bizi zahmetler içinde bıraktık, çok yorduk, teşekkür ederim. Masrafınız ne ise söyleyin paranızı verelim. — Paşam bana "baba" dedin. Baba ile evlat arasında hesap olmaz. Hangi kötü babayı gördük ki evladına yedirdiği ekmeğin parasını istesin veya alsın? Bu olacak şey mi? Paşa ısrar eder, İdris Ağa kabul etmez. Paşa, levazım memuruna emreder. Mektup ve bir miktar para hediye ederek giderler…

Misafirperverlik yalnız büyük adamlara karşı değildir. Herkes orada hüsnü kabul görür. Barakların giyimlerindeki özelliklerinden; nişan, düğün ve eğlencelerinden; evlerinin teşkilatıyla senede iki defa badana edilip temiz tutulmasından; kadınların ailedeki yüksek mevkiinden; harman sonu ziyafetlerinden bahsedip mevzu uzatmaya bu eserciğin hacmi müsait olmadığından devamlı akan bir pınardan bir bardak su almış durumda olduğumu itiraf etmeyi vazife bilir; geniş ve etraflı tetkikleriyle bu konuları işlemeyi aydın ve enerjik Gaziantep gençliğinin takdir ve çalışmalarına bırakırım. Bu vadide bir tek adım atabilmişsem kendimi bahtiyar sayarım.

Hüseyin İlhan YAZGAN


[1] Oma dikmek: Tepe taklak düşürmek.