1972’de A.F.S.’den yurdumuza tam 123 öğrenci geldi. Bunlardan 10 tanesini biz Gaziantep’te ağırlıyoruz. 3 tane daha sonra gelerek Gaziantep’te bir sene kalacak ve Gaziantep Kolejine devam edecekler.

Gaziantep’te aileler yanında misafir bulunan Amerikalı 10 öğrenci kızla teker teker konuştum. İstedim ki onları sizler de tanıyın. Karşılıklı öğrenci alışverişlerinin iki milleti birbirlerine nasıl yaklaştırdığını, millet fertlerinin birbirlerini nasıl sevdiklerini yakından bilirim.

Bu bakımdan her yıl 5-6 öğrencisini Amerika’ya gönderen Gaziantep Kolejine, bu işleri organize eden sayın hocamız Francine Artuner ile eşi Nail Artuner’e ne kadar teşekkür etsek azdır.

Elise Cheney

Elise 18 yaşında, her şeyiyle tipik bir Amerikalı. Bu sene liseden yeni mezun olmuş ve hemen Türkiye’ye gelmiş. Gaziantep’te Cevat Karabiber ailesiyle kalıyor. Amerika’da sadece bir tek erkek kardeşi olmasına rağmen, kardeş bakımından burada pek zengin Elise; tam dört tane kardeşi var. Kendisi onlara, onlar kendisine kaynaşmışlar. Randevu almak için telefon açtığımda kendisiyle konuştum, böylece tanışmış olduk.

Ohio’da Cincinnati şehrinde oturuyorlar. Cincinnati Gaziantep’ten daha büyük, nüfusu 1 milyon civarında. Babası bir hava temizleme şirketinde müdür muavini. Amerika’da çalışılan iş yerlerinin havasının temiz olması şartmış; işte babası bütün böyle iş yerlerinin havasını temizliyormuş. Annesi çalışmıyor ama sosyal faaliyetleri pek çok olan bir kimse. Kardeşi, annesi ve kendisi seyahat etmeye bayılıyorlar. Zaten A.F.S.’ye müracaat etmesinin nedeni de bu. “Ben, dünyadaki insanlarla tanışmak, kaynaşmak, onları yakından tanımak isterim. A.F.S. böyle bir istek için en iyi yol. Annem ve ben çok heyecanlıydık, ben A.F.S.’ye müracaat ettiğimde. Fakat aklımdan hiçbir zaman Türkiye’ye gelmek geçmezdi. Buraya geleceğimi öğrendiğim zaman haritada hemen açıp Antep’i buldum ama burası hakkında bir tek kelime dahi bilmiyordum. Hep aklımdan ya Uzak Doğu’da bir yere ya da Avrupa’da bir yere gitmek geçiyordu. Halbuki Türkiye bu iki sınırın tam ortasında. Çok çok mutluyum buraya geldiğim için, çok değişik ve enteresan bir yer.”

Elise bir taraftan da annesinin Türkiye hakkındaki merakını gidermeye çalışıyor. Ona hemen 10 sayfalık bir mektup yazmış. Mektubunda neler yazdığını sordum: “Bana değişik gelen şeyleri,” dedi. “Nasıl geldiğimi anlattıktan filan sonra İstanbul’dan bahsettim. Trafikten de bahsettim anneme. Sizde pek çok motosiklet var. Sonra bizde hiç at arabası filan yoktur. Şoförler de korna çalmayı pek seviyorlar ama bu çok hoşuma gidiyor benim. Biliyor musunuz? Gerçek, ama gerçek hayat burada. Bizdeki gibi makineleşmemiş hayatınız. Habire koş koş yok. Sadece hayatın tabii akışından gidiyorsunuz, bence gerçek hayat da bu.”

Türkiye’yi meyve cenneti buluyor Elise. “Ben orada ya dondurulmuş ya da konserve meyve yemekten bıktım,” diyor. “Gerçi taze meyve de bulunur ama hiçbir zaman sizin meyvenizin tadını vermez.” Elise inşallah meyveye doyacak bütün yaz boyunca. Buradan gider gitmez üniversiteye başlayacak. Buraya gelmesinin kendisi için çok faydalı olduğunu, çok şey öğrendiğini söylüyor Elise.

Kimberly Millar

Kimberly, içlerinde Türkçeye en çok meraklı olanlarından biri. Annesi çağırdığında “Efendim,” diyor. Sonra konuşurken mümkün olduğu kadar Türkçe konuşuyor ve bir Türk gibi hizmet etmeye çalışıyor. Sözlerinin arasında sık sık “Evet,” “Hayır” kelimeleri duyuluyor. Beni de hep Türkçe konuşarak karşıladı...

Birçok yerleri görmüş, yaşı 17 olmasına rağmen. Babasının işi dolayısıyla Amerika’nın büyük bir kısmını görmüş. En son Hawaii’de oturuyorlarmış, sonra gelip Kaliforniya’ya yerleşmişler. Şimdi Palos Verdes diye 30 bin nüfuslu bir yerde oturuyorlar. Babası, San Francisco’da hastane idarecileri genel müdürü. Annesinin de hastane için gerekli olanları yapan bir şirketi var, ancak çalışmıyor. Burada Dr. Mahmut Elbeyli ailesiyle kalıyor. Gaziantep’te 3 tane Türk kardeşi var, Amerika’da ise 4 tane.

Gezmeyi pek sevdiğinden A.F.S.’ye müracaat etmiş. Türkiye’ye geleceğini duyunca o da pek şaşırmış ve hemen burası hakkında bilgi edinmek için faaliyete geçmiş. Amerika’daki bütün A.F.S.’li Türk talebelere mektup yazıp Türkiye hakkında bilgi istemiş. Fakat içlerinde hiç Antepliyle tanışmamış. Yani buraya gelirken pek boş gelmemiş, hatta Türklerden Türkçe kelimeler bile öğrenmiş.

“Size en çok değişik gelen şeyler?” diye sordum. “Bence Türkiye her şeyi, her devri yaşayabileceğimiz, daha doğrusu her devir yaşanılan bir yer,” diye cevap verdi. “Mesela peçeli kadınlar, sokaktaki eşeğe binmiş insanlar 16. yüzyıldan örnek; bunun yanı sıra tamamen batılılaşmış gençleriniz de 20. veya 21. yüzyıla örnek. Amerika’da ana karayolunda ata binmek yasaktır ama burada isteyen istediği gibi ata ve eşeğe caddelerde binebiliyor. Aslında bence böyle canınızın istediğini istediğiniz zaman yapmanız hoş bir şey. Sonra Türkiye’nin tarihi eski; çok eski ve kıymetli eserler var. Hatta ben Gaziantep’i daha eski bir şehir olarak düşünüyordum, gerçi eskiliğine eski ama hep eski şeyler yıkılmış, yerine yenileri yapılmış. Ben yolda yürürken tanımadığım insana bile merhaba demekten, ona gülümsemekten hoşlanan birisiyim. Ama burada gayet asık bir suratla ve başım yerde yürüyorum yolda. Aksini yapsam herhâlde iyi olmaz benim için, beni kötü birisi zannederler. Sakın benim buradan hoşlanmadığımı düşünmeyin, bilakis bayılıyorum buraya. Her memleketin kendine göre birtakım özellikleri olduğu muhakkak. Her yeri olduğu gibi kabul etmek lazım. Elimde olsa mutlak surette bir sene kalmak isterdim...”

Diane Krejsa

“Amerika’dan dışarı çıkmak, yabancı memleketleri tanımak için A.F.S.’ye müracaat ettim. Hani dünyayı bir de başka gözle görmek için.” Diane, Gaziantep’e çok büyük bir şehirden gelmiş. Cleveland, Ohio eyaletinde ve nüfusu bir milyona yakın olan bir şehir. Ancak kendileri şehrin içerisinde değil de kalabalıktan uzak bir çevrede oturuyorlar. Burası da adeta kasaba gibi bir yer ve 8.000 insan yaşıyor. Babası mimar, annesi ev hanımı, iki tane kardeşi var.

Burada Çimento Fabrikası Müdürü Pulat Pakiz ailesiyle kalıyor. Çimento fabrikasının o sakin havasını çok seviyor. Türk babasının çaldığı saza hayran Diane, kendisi de öğrenmeye çalışıyor. Şimdiden bir şeyler öğrenmiş bile. “Dönerken yanımda bir saz götürmek istiyorum ama herhalde çok güç olacak,” diyor.

Türkiye’yi ve insanlarını kendi yaşadığı çevreye göre pek değişik buluyor. Ama bazı yönlerini de Amerika’ya benzetiyor. Ona çok garip gelen şeylerden biri de bazı hanımların yazın o sıcakta pardesü giyip başlarına eşarp bağlamaları. Adeta kendilerini iyice kapatıyorlar, hani hiç açık yer bırakmaksızın; onlar bu kadar sıcak havada yanmazlar mı hiç? Sonra neden çocuklarını da aynı şekilde kapatıp, sarıp sarmalıyorlar?

“Aile yapısı da pek değişik burada. Memleketinizde baba diktatör gibi ve bilhassa ev işlerinde pek yeri yok; hâlbuki benim babam evde bulaşıkları yıkadığı gibi birçok işlere de yardım eder. Sonra burada bütün aile fertleri her zaman bir aradalar; bir gece toplantısına mı gidiyorlar, hep beraber; oyun mu oynuyorlar, hepsi beraber. Hani ne yapsalar hep bir arada. Bizde hiç de böyle değil, herkes ayrı hayatını yaşar, ayrı eğlenir. Ben kendi arkadaşlarımla eğlenirim, annemin babamın kendi aralarında grupları vardır. Velhasıl herkesin yaşına göre arkadaş grubu ve eğlentisi vardır.” Aile bağlarının çok kuvvetli olmasını pek beğeniyor; mesela Türk annesini kendine daha yakın buluyor. “Bizde,” diyor, “her şey maddeleşmiş artık. Bir anne baba çocuğuna sadece madde veriyor. Maddi yönden desteklemeye çalışıyor onu; hâlbuki bilmiyor ki çocuğu bir yere gelince artık bıkıyor maddeden ve sevgi arıyor. Bu şekilde aralarında çok problem de doğuyor bazen, çocuk sevilmek istediğini açıklayamıyor da. Bence gerçek aile bağları buradaki gibi olmalı; yani çocuk gerçekten çocuk sevilmeli, maddiyata boğulmalı değil.”

Pek heyecanlanmış Diane buraya gelirken, hiç düşünmemiş nasıl olacağını. Bu arada bir de Türk’le tanışmış ama yine de bir fikir sahibi olmamış ve yukarıda da söylediği gibi pek değişik bulmuş buraları. “Dikkatimi çeken bir şey var,” diyor, “bu sadece benim fikrim tabii; ben Türkiye’de bir orta sınıf göremiyorum. Ya insanlar fakir ya da zengin; gerçek anlamıyla bir orta sınıf yok burada. Sonra başka şeyler de var dikkatimi çeken; moda pek değişik ama güzel. Fakat etekler pek uzun geldi bana, hemen hiç kısa etek giyen yok. Ben bile çarşıya inerken rahatsız edilmemek için pantolon giyinmek zorunda kalıyorum. Türkiye’yi çok çok sevdim, tekrar memnuniyetle gelmek isterim,” diyor Diane...

Karen Schlueter

Karen 17 yaşında ve Belleville, Illinois’den. Belleville 170 bin nüfuslu bir yer, Antep’ten daha küçük. Burada İhsan Şenel ailesi ile kalıyor. Burada üç kardeşi olmasına rağmen Amerika’da yalnız bir kardeşi var. Babası kalıp dökümcüsü ve kendi imalathanesi var. Annesi ise günde sadece birkaç saat çalışıyor.

“Bana,” diyor, “Türk babalarının pek sert olduklarını, yanlarında katiyen gülümsenemeyeceğini hatta başınızı kaldırıp yüzlerine bile bakılamayacağı söylenmişti. Halbuki hiç de öyle değil. Aile ilişkileriniz gayet güzel, birbirinize pek yakınsınız. Hele birbirinizi sık sık ziyaret etmenizi, sonra kabul günlerini çok çok seviyorum. Bu yakınlığın aksine bizde kısmi resmiyet vardır.”

Karen’a da garip gelen Gaziantep’te bu kadar çok apartman olması. “Hiç müstakil ev yok gibi, hep bina. Yani bizdeki gibi değil evler.” Bundan başka köylerimizi pek fakir buluyor; “İnsanların fakirliğini yüzlerinden okumak mümkün,” diyor.

Yemeklerimizi pek seviyor, ancak yapılışlarını zor buluyor. Kendisi buradaki ailesine epey Amerikan yemeği yapmış. “Beğendiklerine çok memnun oldum, yurduma dönünce de Türk yemekleri yapmaya çalışacağım.” Yalnız Karen’in çok önemli bir problemi var. Şimdilik yemeklerimizi beğenip yiyor ancak şişmanlaması çok önemli meselelere yol açacak! Buradan gider gitmez bir üniversiteye başlayacak. (Görseldeki eksik kısım: Bir arkadaşının düğününe katılacak, gelinin nedimesi olarak.) Nedimelik için özel bir elbise giyecek. Bu elbiseyi biraz bol yapmalarını söylemiş ama eğer elbiseyi yeteri kadar bol yapmazlarsa bu kiloyla o elbiseyi giyemeyecek ve nedimesizlik yüzünden de arkadaşı maalesef evlenemeyecek; işte bütün bunlar yüzünden Karen kendine çok dikkat edip kilo almamaya çalışıyor.

Linda Black

Linda A.F.S. Kulübünde uzun yıllar faaliyet göstermiş ve bu yüzden sonradan A.F.S. teşkilatına müracaat etmiş. Kendisine yetkililer muhtemelen Norveç veya Fransa’ya gideceğini söylemişler; Türkiye’ye geleceğini öğrenince o da çok şaşırmış. Hiç aklından geçmiyormuş yurdumuza gelmek. Okul kütüphanesinden epey kitap bulmuş Türkiye’ye ait. Bunların içerisinde resimlileri de varmış. Resimli kitaplardan biri de “LIFE” mecmuası. İçerisinde Gaziantep’in de bir resmi var. Bu resim tamamen yanlış bilgi vermiş Linda’ya. Çünkü Antep’in pek fakir bir bölgesine ait; hele içerisinde bir folklor resmi var ki bizim folklorumuzla ilgisi yok. Linda diyor ki: “Antep’i küçük, eski ve çok bakımsız bir yer olarak düşünüyordum. Hâlbuki hiç de öyle değil, gayet güzel bir yer.” Türkiye hakkında o da elinden geldiği kadar bilgi edinmeye çabalamış. İki sene önce İstanbul’a gelen bir arkadaşı elinden geldiği kadar yardımcı olmuş ona bu konuda.

Linda, Dr. Alaaddin Demircan ailesiyle kalıyor. Ve de çok seviyor bu müşfik, misafirperver aileyi. Burada 3 kardeşi var, Amerika’da da öyle. Önümüzdeki sene kız kardeşi Ayfer Kolej’de, kendisi ise Amerika’da devam edecek lise sona.

Pennsylvania, Grove City’den Linda; 8 bin nüfusu var buranın. Antep’te bulunduğuna çok memnun, “Hiç olmazsa büyük şehirde oturmuş, yaşamış oldum,” diyor. Babası orada “General Electric” şirketinde jüri reisi, yani asıl menajer. Annesi ise oradaki devlet hastanesinde sekreter.

Kardeşi Ayfer Demircan, Linda için “Her şeye kolayca intibak edebilen, alışan birisi; hatta o gün götürdüğümüz düğünde kalktı oynadı bile,” diyor. Yemeklerimizi de pek sevip yiyormuş Linda; “Biz ne doğru dürüst taze meyve ne de sebze yeriz,” diyor, “o bakımdan burayı bir kat daha seviyorum.”

Linda’yı bir Türk filmine götürmüşler; “Gerçi konuşmalarını anlamadım ama yüzlerindeki ifadelerden az da olsa bir şeyler anladım işte. Pek hoşuma gitti, çok çok komikti.”

Linda’yı daha önce görsem herhalde Türk derdim. O kadar ki Türk tipi var kendisinde. Oldukça çekingen birisi. Ama kendisine arkadaş yapmakta hiç de güçlük çekmiyor. “Genellikle Kolej talebeleri çok iyi konuşuyor, anlaşmak bakımından hiçbir zorluk çekmiyorum,” diyor.

Kristen Hamson

Kristen New Jersey’li. Hemen New York’un yanında bir eyalet burası. Summit isimli bir kasabada oturuyorlar. 25-30 bin kadar nüfusu var burasının. New York’a da oldukça yakın; hatta babasının işi New York’ta... ESSO petrol şirketinde baş ekonomist, her gün işi için gidip geliyor.

Burada Avukat Saip İzgi ailesiyle kalıyor. Kendi ailesi oldukça kalabalık, kendisinden başka 3 kardeşi daha var Amerika’da. Burada sadece iki kız kardeşi var. Pek seviyor onları.

“Hoşuma ve tuhafıma giden şey,” diyor, “apartmanların çok ve cadde üzerinde olması. Bizim evlerimiz ekseriyetle şehir dışında, tek katlı ve sakin yerde olur. Hayatımda hiçbir zaman böyle evimin balkonunda oturup da geleni gideni seyretmedim. Daha doğrusu böyle şartlar olmadı. Ama bayağı hoşlanıyorum şimdi.”

En çok sevdiği şey de yemeklerimiz. “Ah şu midem küçük olmasa,” diyor, “o kadar çok yerim ki aklınız durur. Aslında bizimkinden çok değişik ancak bir o kadar da nefis; elimde olsa da oraya götürsem.”

“Türkiye’de arabalar pek hızlı gidiyorlar,” diyor. “Trafik de benim bildiğimden pek farklı. Ne kadar da çok motosiklet var...”

Linda Switzer

Soyadı Switzer olduğu için hep İsviçre’ye gideceğini sanıyormuş. (İngilizce İsviçre “Switzerland” demektir.) Diyormuş ki: “Eğer bir yıl için gidersem İsviçre’ye veya bir Avrupa ülkesine gideyim. Hem orası Amerika’ya benzer hem de bol bol kayak yapabilirim İsviçre’de. Ama sadece yaz için gidersem çok değişik bir yere gideyim, ömrüm boyunca hiç gitmeyeceğim bir yere. İstediğim de oldu; geldim işte benim memleketimden çok ayrı bir yere.” Bu geleceği kasabadaki mahalli gazetede çıkınca bütün eş dost kendisini arayıp yardımcı olmak istemişler.

Türkiye hakkında epey okumuş. Hatta birçok resimler de görmüş. “Biliyor musunuz? Ben Türkiye’yi çöl filan gibi bir yer tasavvur ederdim. Genellikle tepelik, hafif dağlık yerlerden hoşlanırım ben. Gaziantep’in de gelmezden önce resimlerini gördüm ama pek eski resimlerdi onlar herhâlde. Bana ufak, çok eski bir kasaba gibi görünmüştü. Hâlbuki gerek yurdunuz gerekse Antep’iniz hiç de öyle resimlerde olduğu gibi değil. Aksine manzara bakımından fevkalade. Bilhassa Antep, tepeliklerin üzerinde gayet güzel, şirin bir yer.”

Kendisi meşhur Boston şehrinin olduğu Massachusetts eyaletinden; Needham diye 30-40 bin nüfuslu bir şehirde oturuyorlar. Babası bir ithalat şirketinde müdür muavini. İthal ettikleri şey kürk; daha ziyade kaşmir ve deve tüyü ithal ediyorlarmış. Bunları olduğu gibi alıp temizleyip sterilize ettikten sonra yapıcıya veriyorlar. Annesi çalışmıyor, ev hanımı. 3 tane kardeşi var. Burada da tesadüfen öyle 3 kardeşi var. Tevfik Darıcı ailesiyle kalıyor. Linda, bu sıcak misafirperver insanlara çok ısınmış, pek seviyor. Kendisi de zaten çok müşfik, hemen kaynaşıveriyor insanla.

“Türkler çok saygılı insanlar; bilhassa aile fertleri birbirine ne kadar yakın ve saygılılar.” Türk misafirperverliğine pek alışamamış ilk önce. Mesela yemeklerde daha fazla yemesi için ısrar etmeleri pek tuhaf geliyormuş başlangıçta; “Neden böyle yapıyorlar, ben bu kadar yerim,” diyormuş önceleri; sonra anlamış ki bu kendisine gösterilen yakın ilgi. Bütün bunları kendi deyimiyle şimdi hoş görüyor.

Buraya geldiğinden birkaç gün sonra 18 yaşına girmiş. Kendisine çok güzel bir doğum günü yapılmış. “Hayatım boyunca unutamayacağım bir doğum partisiydi; bol bol dans ettik, şarkı söyledik. Şarkılar Türkçeydi gerçi ama olsun yine de söyledim işte! Öyle eğlendim ki!”

Diyor ki: “Bana çok ilgi gösteriyorlar, yani kendimi pek emin ellerde hissediyorum. Ben Amerika’dayken pek gezmedim. Sadece birkaç civar vilayeti ve başşehrimizi gördüm o kadar. Aslında yabancı bir memlekete gelmekle kendimi çok yalnız hissedeceğimi sanıyordum; halbuki sizlerin arasında çok mutlu hissediyorum kendimi.”

Ellen Binder

Ellen Amerika’nın sayılı büyük şehirlerinden birinde, St. Louis’te oturuyor. Nüfus 2 milyon civarında olan bu şehir Missouri eyaletinde. Ama kendisi birçok Amerikalı gibi içerisinde değil de dışında oturuyor. Babası doktor, dahiliye mütehassısı; annesi ise sosyal araştırmacı ve günde sadece birkaç saat çalışıyor. Burada Vali Sayın Mustafa Yörükoğlu ailesiyle kalıyor. Orada kendisinden başka 3 kardeşi, burada ise sadece iki kardeşi var.

Yaşını sorarsanız Ellen’a; bir Türkçe söylüyor bir İngilizce. Şöyle ki: “Türk yaşıma göre 17 ama Amerika’ya göre 16. Çünkü biz seneyi doldurmadan yaşı saymayız,” diyor.

Ellen ve Türk ailesi gelen misafirlere çok yakın alaka gösteriyorlar. Hatta ben gittiğimde bana kendi yaptığı pastalardan ikram etti. Söylediğine göre orada olan bazı malzemeler bulunamamış burada. Hâlbuki yaptığı pasta gayet nefis olmuştu.

Buraya gelirken hiç boş gelmemiş Ellen, pek çok şey öğrenmiş burası hakkında. Okuldaki bayan bir öğretmen bir Türk doktorla evliymiş; buraya geleceğini duyunca onlar kendisine çok yardımcı olmuşlar. İstanbul ve İzmir’in bol bol slaytlarını göstermiş, bir de ziyafet vermişler. “Ellen, hemen yurdunuzun gayet güzel bir yer olduğunu düşündüm,” diyor. “Yani hemen seveceğimi anladım. Türkiye, gördüğüm slaytlardan çok daha güzel bir yer. Sonra bilhassa Antep’i ve etrafındaki tepeleri nefis buldum. Burada elimde olsa bir yıl kalırdım. Böylece memleketiniz hakkında bir şeyler daha öğrenebilirdim ama mümkün olmayacak bir şey tabii; orada gidip son sınıfa devam etmem lazım.”

Ellen’ın en çok tuhafına giden şeylerden birisi de şehrimizde bu kadar çok apartman olması. “Ne kadar kat kat bina var. Hiç müstakil ev yok gibi, yani bizde olduğu gibi tek kat evler demek istiyorum.”

“Gaziantep’i çok muhafazakâr buldum. Bilhassa kız erkek ilişkileri bize göre çok değişik. Bu arada bana pek garip gelen bir şey var: Erkeklerin el ele veya kol kola gezmeleri; hayatımda ilk defa görüyorum.”

Jill Dela Rosa

Jill, New York eyaletinde Alden diye sadece 5.000 nüfuslu bir yerde oturuyor. Babası “elektronik beyin” yapımcısı. Uzun bir müddetten beri bu işle uğraşıyormuş. Annesi ev hanımı. Kendisi 17 yaşında; döndüğünde lise son sınıfa devam edecek. Burada da Amerika’da da iki tane kardeşi var. Mustafa Kıratlı ailesiyle kalıyor.

“Bence,” diyor, “bir memleketi tam manasıyla tanımak isterseniz oraya katiyen turist olarak gitmeyiniz. İnsan turist gibi gezerse pek fazla şey öğrenemiyor orası hakkında. Böyle kısa bir müddet de olsa yaşantınızı bir aileyle paylaşmak çok şey öğretiyor insana. Mesela sizin birçok gelenek ve göreneklerinizi ben çok beğeniyor ve yerinde buluyorum. Şöyle ki kabul günleri; bu gelenek bizlere göre pek değişik, hiç duymadığımız bir şey. Yabancı bir insan ilk kez böyle bir şey duysa bunu pek saçma bulabilir; hâlbuki eminim içerisine girip bizzat yaşasa bunu çok sevecektir.” Annesiyle mümkün olan bütün kabullere gidiyormuş Jill.

En çok sevdiği şeylerin başında “Türkler ve Türk yemekleri” geliyor. “Buradaki insanlar tek kelime ile fevkalade,” diyor. Yemeklerimizi de sevmiş, şimdiden kilo almış bile.

“Kadının toplumdaki yeri burada bizim bildiğimiz gibi değil. Daha ziyade dine göre düzenlenmiş gibi geldi bana. Sonra giyinişleri de öyle. Tamamen dinin etkisi altında. Bunun yanı sıra birbirinize olan ilişkileriniz insanca gayet güzel. Mesela çocuğun anne babaya ve büyüklerine olan saygı ve sevgisi, sonra aile ilişkileri; şimdiye kadar gördüklerimin en iyisi. Aynı şeyleri zannetmiyorum ki başka yerde bulabilesiniz.”

Beet Harte

New Jersey’de Hillsdale diye çok küçük bir kasabada oturuyor Beet. Burası New York’un bir dış mahallesi gibi. Mesela babası New York’ta çalışıyor ama kendileri burada oturuyorlar; şehrin gürültü ve dağınıklığından uzakta. Zaten hali vakti yerinde olan birçok aile böyle yapıyor. 17 yaşında ve lise son sınıfa geçmiş. Babası, çeşitli soğutucu eşyalar yapan bir firmada mühendis. İhtisası hava soğutucuları üzerinde. Soğutucu her şeyi yapıyorlar; buzdolabı, klima tesisatı vb. Ailelerinde 5 kız var, hiç erkek kardeşi yok. Burada Memik Kömürcü ailesiyle kalıyor; bir kız iki erkek kardeşi var.

En iyi Türkçe konuşanı o galiba. Buna pek hevesli ve çok seviyor Türkçe konuşmasını. Cümleleri gayet düzgün yapabiliyor. Söylemek istediklerini İngilizce bilenlere bile Türkçe söylemekten hoşlanıyor.

“Size değişik gelen, hatta alışamadığınız şeyleri sayar mısınız?” dediğimde hemen terliklerine bakıp “Terlikler,” dedi. “Bu evin içerisinde terlik giyme adeti pek tuhaf geliyor bana.” Buraya gelen talebelerin hemen hepsine gösterilmiş bu adet; gittiğimde çoğu ayağında terliklerle karşılamıştı beni. Beet yemeklerimizi de pek değişik buluyor kendi usullerinden. Ona ilk önceleri alaturka tuvaletler de pek tuhaf gelmiş; “Hayatımda ilk kez burada gördüm bu tip tuvaletleri,” diyor.

Burada en çok sevdiği, hoşuna giden şeylerden birisi, dostların birbirlerini çok sık ziyaret etmeleri. Bunu pek beğeniyor. “Ne güzel bir adet bu; birbirinizle böyle yakından, içten münasebetleriniz gerçekten güzel ve özenilecek bir şey bence.”

Gaziantep’te misafir on Amerikalı öğrenci kız 29 Ağustos 1972’de Gaziantep’ten ayrıldılar. Son defa gördüğüm Ellen: “Ne çabuk geçti böyle bir yaz, hani inanamıyorum,” dedi.

(Sabah gazetesinden kısaltılarak alınmıştır.)