Vaktiyle, ortaokulda okurken bir arkadaşım vardı; ekstrik bir çocuktu, hep İstanbul hülyası kurar. İstanbul’un kızları şöyle imiş, evleri böyle imiş… Ah! Oraya bir gitsem deyip dururdu; biz de gülerdik. Hele bir defasında da bir hikâye yazmış, ona buna okuyormuş. Bir gün sırada otururken yanıma geldi:
— Dinle, illâki sana da okuyacağım, demez mi! Çarnaçar dinlemeğe mecbur oldum. Çocukcağız İstanbul’u görmeden denizi, Beyoğlu’nu, Yüksek Kaldırım’ı tasvir ediyor hikâyesinde; şaştım da kaldım. Zira gayet güzel tasvir etmişti çocuk. Doğru dürüst bir imla ile yazmasını da bilmezdi. Hikâyesinin ismini görünce zaten hemen midem bulanıvermişti. Adı şu: (Tuhaf Şey)… İsmi gibi hakikaten hikâye de tuhaf şeydi.
İşte ben de binlerce insanın kaynaştığı, daha doğrusu şu Avrupai Beyoğlu’nda giderken, aklıma yıllarca önceye ait bu hatıra geliverdi. Kim bilir, belki şu zamana dek çocukcağız da görmüştür İstanbul’u.
Müziç gürültülü Beyoğlu’ndan bir an önce uzaklaşmak istiyordum. Bunun için önüme ilk gelen (Mercury) marka taksiyi çevirip bindim içine. Çekti şoför, çıktık yukarılara.
Dikiz aynasından adamı tetkik ettim; binbir hatıra ile yanan gözleri ilerilere bakıyordu. Yüzü solgundu.
İçimden şu şoförle dertleşmek arzusu geçti ve hemen sordum:
— Seni pek dalgın ve kederli görüyorum, hazret.
— Ah! Sorma ağabey, beni anlayan bir tek siz oldunuz. Anlatayım da içim boşalsın ve birazcık derdimi sizinle paylaşayım, dedi.
Meğer bardağı taşırmışım da haberim yokmuş. Şişli’ye gelmiştik:
— Çek, dedim; Mecidiyeköy’e gidelim, orada gazinoda biraz içeceğim. Bir Çin ata sözü şöyle söyler: “Bir saat mesut olmak isterseniz, kafayı çekin.” İstersen sen de benimle içersin, korkma; Alman usulü değil, paranı ben vereceğim. Memnun oldu adam ve anlatmaya başladı:
— Ağabey; yıllar var ki şoförlük ederim. Bence şoförler en çok hatırası olan insanlardır. Çünkü onlar her çeşitten insan taşırlar; onların dertlerini paylaşırlar; acı, gülünç, tatlı manzaralarla da karşılaşırlar. Fakat ağabey, beni ciddi dinleyin ve sakın hikâyeme gülmeyin. Bakmayın siz bana, ben şoförüm ama şu iman tahtasının altında ben de bir kalp taşıyorum. Ben de ıstırap çektim, ben de hayatın cenderesi altında yoğruldum. Mazimden birkaç cümleyle bahsedeyim…
(G.........)’de doğdum. Orta halli bir aileye mensuptum. Talih denen kör serseri benim semtime hiç uğramamış. Annem henüz 32 yaşındaydı; kanserden ölmüştü. Paramızı bütün ona sarf ettik. Altı ay ara ile babam da annemin acısına dayanamayarak öldü. Ben züppü zeytin ortada kalmıştım. Dikili tek ağacım yoktu; o aciz günler bugün gibi hatırımdadır. Komşumuz bir garaj sahibi vardı; beni o büyüttü. Bir şoförün yanında olarak çalıştım ve ben, efendi, bütün güzellikler karşısında rikkate gelmeden hissiz; bütün seslere kulağım tıkalı bir halde, cemiyetin başına belâ bir sergerde yetiştim. Zamanla ben de şoförlüğü öğrenmiştim ve hamim garaj sahibinin bir taksisini piyasada işletiyordum. İşsizlikten ve parasızlıktan şikayet ettiğim bir gündü… “Yıldız Palas Oteli”nden bir taksi çağırdılar. Sevinmiştim; hemen otelin önüne çektim. Bir müddet sonra merdivenlerden bir çift ufak kadın ayağı gözüktü; fakat efendi, burasını iyi dinleyin: Merdivenleri ağır ağır indi, uzun bir boy belirdi. Omuzlarına astragan bir manto atmıştı ve sonra saçlarını tepesinde toplayarak gece başı yapmış harikulâde bir kadın yüzü gözüktü. Nemli gözleri, ılık bahar gecelerinde üzerlerine çiy düşen iri beyaz papatyaları andırıyordu. Bir ummana benzeyen mavi gözlerin içinde eridim; mahvoldum. O baş… Efendi, evet o baş, bir heykeltıraşın uzun emekler sarf ederek meydana getirdiği bir sanat âbidesine benziyordu.
İçeri girip koltuğa oturdu. Yaydığı nefis koku bir anda beynimi bulandırdı. O anda duyamadığım bir şey hissettim. O hava gönlümün ince tellerini ihtizaza getirdi; ruhum sevinçten dolup taştı. Ah o yüz ve o… (o takındığım kadın…)
— Sürünüz, dedi. “Yeni Saz’a gidelim.”
O ses, kuyuya atılan bir taş parçası gibi içimi altüst etti. Onu getirip Yeni Saz’a bıraktım. Otomobilden indi ve dudaklarından tırnaklarına akseden kıpkırmızı parmaklarıyla bana bol, hem de çok bol bir bahşiş verdi. Ve ismini de bağışlayarak kendini her akşam üzeri otelden gelip almamı tembih etti…
Bir gece Nermin’i sazda dinledim. Allah’ım, neydi o ses! Üzerinde uzun beyaz bir tuvalet vardı; başını omuzlarına doğru eğip hafif hafif sallayarak şarkıyı ne güzel okuyordu.
Ahım gibi âh var mı acep?
Ah ah âhlar içimde…
Kelimeleri ağzından bir inci dizisi gibi dökülüyordu. Ellerinde şifon mendili örseleyip duruyordu. O anda mendilin yerinde olup Nermin’in elleri arasında örselenmeyi ne kadar arzu ettim. Sonra dayanamayıp dışarı çıktım.
Günler böylece geçti ve ben talihin kahrına boyun eğerek onu beş gün saza getirdim.
Bir geceydi; sıcak bir yaz gecesi… Yıldızların gökte batıp çıktığı bir gece… İnsanın damarlarına şehvet ve uyuşukluk zerk eden bir gece… Onu gene saza getirdim. Parayı uzatırken ellerini yakaladım…
— Nermin Hanım, bana bir çift söz söyleyin; beni mesut edecek bir çift söz… Aylardır çektiğim yeter artık.
Yüzüme hayret ve korkuyla baktı, mavi gözlerini ayırdı. Ellerini yakaladım.
— Artık bir daha gelip beni otelden almayın, dedi ve uzun bir kahkaha atarak içeriye kaçtı.
Hikâyem işte bu kadar. Vakıa bu macera artık eskimiş ise de aşk küllenemiyor. Kalbimde onun aşkı hayatımın sonuna kadar devam edecek.
Nezih BORA
2 Mart 1949, Maraş