Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, deve tellallık ederken, horoz berberlik yaparken bir tane güzel bir kız varmış. Sırma gibi saçları, kadife yanakları, kiraz gibi dudakları varmış. O kaşlar, sanki kaş değil de kalemmiş. Bu kızın adı Ayşe’ymiş. Ayşe anasının, babasının bir tane çocuğuymuş. Anası "gözümün nuru" dese, babası "dizimin dermanı" dermiş. İkisi birden kızları üstünde titrerlermiş, canlarından çok severlermiş.
Derken bir gün Ayşe arkadaşlarını alıp gezmeye gitmiş. Gittikleri yer bizim Kavaklık gibi bir yermiş. Orada açan çiçekleri gördükleri gibi çok beğenmişler. "Hadi bunlardan koparalım da analarımıza götürelim." demişler. Hepsi bir tarafa dalmış. Ayşe bir tarafta çiçek toplarken yerde otların arasında bir zincir görmüş. "Bu neymiş hele bakayım." diye eğilmiş. Bir de ne görsün; zincir yerden bir kapıya bağlı. "Kapıyı kaldırayım." demiş. Ne bilsin masum, çocuk aklı ne işlesin; kapıyı kaldırmış. İki basamak inilir gibi yeşillik bir yol... "Hele ineyim." demiş. Aşağı inmiş, korkmaya başlamış. "Geri döneyim." demiş, bakmış kapı kapalı. Ne işlesin gencecik kız; o da küçücük, başlamış ağlamaya. Ağlamış, ağlamış; iki gözü kan çanağı olmuş. Derken kendi kendine uyumuş.
Bir iki saat sonra Ayşe uyanmış. Bir de ne görsün; üç tane cadı karı, ölüm alasıcalar, üçü birden Ayşe’ye bakıyor. "Amanın hele şu kıza bakın!" demiş cadı karının biri. "Yemeğimizi pişirecek birisini bulduk en sonunda!" demiş. Derken birisi Ayşe’ye dönmüş, bir tane tepeden kalçasına vurmuş. "Beni iyi dinle bakayım!" demiş. "Sabahleyin ezan okunurken kalkacaksın; yemeğimizi pişireceksin, ortalığı temizleyeceksin. Kap kacağı yıkayacaksın, akşam yemeğimizi pişireceksin, sabaha bulaşık kap koymayacaksın. İneklerin, keçilerin sütünü sağacaksın; pine (kümes) gidip tavukların yumurtalarını taze taze getirip soframıza koyacaksın." diye bir güzel tembih vermiş.
Karı bunları sayarken Ayşe’nin de korkudan ödü patlamış, yüreği kopmuş. "Ben şimdi ne işleyeyim?" demiş kendi kendine. Cadı karılar da bir sürü iş buyurmuşlar. En sonunda "Bu işlerden bir tanesi eksik olursa seni öldüreceğiz!" demiş, koyup gitmişler. Ayşe başlamış çalışmaya. Çalışmış da çalışmış masum; bütün vücudu kan ter içinde kalmış. Her şeyi de hazır etmiş. Bu iş cadı karıların hoşuna gitmemiş. "Hadi şu verdiğimiz işleri yapmasa da şunu bir yesek!" derlermiş. Günler günleri kovalamış, bizim Ayşe her gün "aynı hamam aynı tas" çalışır dururmuş.
Yine böyle bir gün üç cadılar gelmişler: "Biz şimdi halamızgile gidiyoruz. Al sana bir çuval mercimek; bu mercimekleri yüzer yüzer sayıp şuradaki küçücük kutulara koyacaksın. Haddin ola da birini doksan dokuz koyasın!" demişler. Akıl işi mi? Yıkılasıcalar... Onlar koyup gitmişler. Başlamış Ayşecik ağlamaya. Keşke ağlamayla dönse bu iş... "Ben bu işi yapamayacağım." demiş. "Nasıl olsa beni bunlar yiyecek; yemezden evvel anamı babamı göreydim." demiş. Konuşup dururken ikindi olmuş; daha önünde bir çorba tası mercimek sayılmamış. Ağlamaktan masumun zıbını su gibi olmuş.
Derken bir de bakmış ki "tangadanak" bir ses! Arkasını dönmüş; bir de ne görsün, koskocaman bir oğlan; sarı saçlı, mavi gözlü, koç gibi bir babayiğit. "Ne ağlıyorsun kız?" demiş. Ayşe de başından geçenleri bir bir saymış. "Bundan kolay ne var?" demiş oğlan. "Hele sen git de bana bir şekerli kahve pişir de gel." demiş. Ayşe kahveyi pişirmiş getirmiş, bakmış ki bütün kutular dolmuş, çuval bomboş! Ayşe’nin aklı başından gitmiş; bir sevinmiş, bir sevinmiş ki siz görseniz... Oğlan kahveyi içmiş, fincanı Ayşe’ye vermiş. Ayşe "Sağ ol." demeye kalmadan oğlan ortalıktan kaybolmuş.
Akşam vakti üç cadılar gelmiş; hepsinin yüzü gülüyormuş. Neden gülmesinler? Ayşe’yi yiyecekler ya! Bakmışlar ki hepsi tamam... Hepsinin birden yüzleri birer karış sallanmış, öfkelenmişler. "Sen dur hele," demişler, "daha biz sana neler göstereceğiz!" Sabahleyin olduğu gibi: "Aha biz gene halamgilin oraya gidiyoruz; sen evde ne kadar don, döşek varsa hepsini yıkayacaksın, kurutacaksın, bohçalarına koyacaksın." demişler; sonra da koyup gitmişler.
Ayşe gene başlamış ağlamaya. Ağladığı yerde kazana su koymuş, odun toplayıp ocakları yakmış. İki gözü iki çeşme, elleri teknenin (teştin) içinde durmadan don yıkıyormuş. Derken gene dün gelen oğlan gelmiş. "Neden ağlıyorsun kız? Gül de yüzünde güller bitsin. Git sen gene bir kahve pişir de gel." demiş. Ayşe kahveyi pişirip gelmiş; çamaşırlar kar gibi olmuş, kurumuş, bohçalarına konmuş bile! Akşama kadar oturmuş sarı saçlı, mavi gözlü babayiğit. Vaktin nasıl geçtiğini bile bilmemişler. Ayşe’nin keyfine diyecek yokmuş. Gene dünkü vakit olduğu gibi oğlan kaybolmuş. Arkasından apar topar cadılar gelmişler. Bakmışlar ki her şey söylendiği gibi yapılmış; hepsi birden deliye dönmüşler. Neredeyse çıldıracaklarmış. İçlerinden en yavanı, suratı iki karış ötede, cadılara dönmüş: "Daha benim dediğimi yapacak adam dünyaya gelmedi, ben ona gösteririm!" demiş. Ayşe’ye dönmüş: "Yürü kız teyzemgile gideceksin, bizim selamımızı söyleyeceksin; 'ellerinden öpüyorlarmış' diyeceksin; 'efsunlu kutuyu istiyorlarmış' diyeceksin. Kutuyu getirmezsen sen bilirsin!" demiş.
Ayşe hemen yola çıkmış. Derken cadıların teyzesinin evine gelmiş. Kapıyı çalmak için elini kaldırmış, bir de bakmış ki gene o genç oğlan! Ayşe’yi yanına çağırmış. "Cadıların teyzesiyle aşağı mağaraya (mahzen/mahraya) inme sakın!" demiş. "Efsunlu kutu hemen içeride mahmilin (duvar içi dolap) içinde; alır almaz yüzüstü kaç, tamam mı? Eğer seni yakalayacak olursa aha sana küçücük bir şişe, bunu yere at seni yakaladığı gibi." demiş, kaybolmuş.
Ayşe elinde oğlanın verdiği küçücük şişe, korka korka kapıyı çalmış. Hemen kapı açılmış. Cadıların teyzesi, kazma gibi dişlerini göstere göstere kızı içeri çağırmış. "Benim tatlı kızım, gel bakalım; azıcık otur da soluğunu al, sonra ne anlatacaksan anlat." demiş. "Ben de sana gideyim aşağı mağaradan elma getireyim." demiş. Ayşe: "Olmaz, daha onlar beni bekliyorlar, kızarlar sonra." demiş. "Sizden efsunlu kutuyu istiyorlar." demiş. Cadıların teyzesi "Sen burada bekle, ben şimdi gelirim." demiş. Neden aşağı mağaraya gidiyor biliyor musunuz? Kazma gibi dişlerini bileyip Ayşe’yi yiyecek ya... Cadıların teyzesi aşağı inerken Ayşe durur mu? Hemen mahmili açmış, bakmış ki rafta efsunlu kutu duruyor; daha burada durur musun? Kutuyu aldığı gibi yallah kaçmaya başlamış.
Kaçmış kaçmış, dizlerinin dermanı kalmamış. Arkasına dönmüş bakmış ki cadıların teyzesi arkasında! Hemen şişeyi yere atmış. Dosdoğru (bösbüyük) bir su çıkmış meydana, teyze suyun içinde kalmış. Ayşecik kurtulmuş. Biraz sonra üç cadının evine gelmiş. Cadıların üçü de kapının önünde sevine sevine beklerlermiş. Ayşe kutuyu üç cadıya vereceği sırada, sarı saçlı, mavi gözlü oğlan çıkmış nereden çıktıysa... Ayşe’ye "Sen beri git bakayım." demiş. Ayşe’ye verdiği şişeden bir tane cadıların önüne atmış. Üçü birden suyun içinde "bağıra çağıra" ölmüşler. Ayşe’nin yüzü gülüyormuş sevincinden, derken ağlamaya başlamış. Sarı saçlı, mavi gözlü oğlan Ayşe’yi kucağına aldığı gibi evlerine götürmüş. Anası babası çok sevinmiş, dünya onların olmuş. Kızlarına tekrar kavuştukları için bir sürü koyun kesmişler.
Derken Ayşe ile koç gibi babayiğit olan "evlenelim" demişler. Anası babası da kabul etmiş; "Pekâlâ, kızımız çok tatlı olur." demişler. Kızın anası; "Zaten bizim niyetimiz de öyleydi, siz de istedikten sonra daha ne duralım değil mi herif?" demiş kocasına. Düğün dernek kurulmuş. Kırk gün, kırk gece yemişler, içmişler, çalmışlar oynamışlar. Kralların düğünleri gibi düğün olmuş. Bütün âlem imrenmiş, "Aman ne tatlı düğün!" demişler. Darısı da bizlerinkine hanım... Derken ömürlerinin sonuna kadar tatlı tatlı yaşamışlar. Darısı da sana oğlum.
Not: Bu masalı Emine İyikeser’den İlhan Aysu derlemiştir.