Sayın dinleyenlerim,

Sözlü ve yazılı ilgi ve iltifatlarınızı gördüğüm bu programda, sizlere hep ciddi şeyler anlatıyorum. Anlatılanlar ne kadar önemli, ne kadar ilgi çekici olursa olsun, konunun ağırlığı usanç verebilir. İşte bunu düşünerek bu defa da çevremizde geçen hoş ve ibretli bir olayı anlatmayı tasarladım. Bilmem nasıl karşılarsınız?

Bundan 50-60 yıl öncesine kadar taşıma işleri kervanla yapılırdı. Kervanın adı, kurulduğu hayvanların cinsine göre değişirdi. Deve kervanı olur, katır kervanı olur; hatta eşeklerden bile kurulurdu. Gaziantep’e hem deve hem katır kervanları işlerdi. Ama yaz kış uzun yolculuklar katırlarla yapılırdı. Bu kervanlar, yalnız kira karşılığı yük taşıdığı gibi bazen kervancının kendi hesabına da mal naklederdi. Gaziantep’teki büyük kervansaraylar, bir zamanlar şehrimizin çeşitli yönlerden gelen bu kafilelere uğrak olmasının ortaya çıkardığı ihtiyaçla yapılmıştır.

İşte taşımanın kervanlarla yapıldığı çağlarda bir gün; Antep’te konaklayarak geçen küçük bir katırcı kafilesinin başı, şehrin kenarındaki bakkaldan yol azığı olarak 30-40 tane haşlanmış yumurta satın alır. İlk yemek molasında bakkala yumurtanın parasını vermediğini hatırlar, üzülür. Yumurtanın o günkü rayici üzerinden bedelini bir yana ayırır. Bununla her uğradığı yerde bakkal hesabına mal alır, münasip yerde satar. Başka emtia alır, bunu da satar. Böyle böyle yerli deyimimizle "parayı atar tutar", Tanrı rast getirir; her defasında sermayenin bir iki katı denecek kadar kazanç sağlar. Aradan 3-4 yıl geçer; kafile başının yolu yine Antep’e düşer. Amma yumurtanın parası da elde edilen kazançlarla katlana katlana belki yüz mislini bulur. Bir kıraç bakkalının bütün sermayesini geçecek kadar olur.

Kafile başı yüklerini yerlerine yıktırdıktan, hayvanları hana çekip arkadaşlarını ve adamlarını yerleştirdikten sonra ilk işi, birkaç yıl önce Antep’ten ayrılırken yumurta aldığı bakkalı aramak olur. Dükkânı bulur amma içeride kendisine yumurta satan adamı göremez. Yerinde alışverişle uğraşmakta olan delikanlıdan sorar. Genç adam; yaşlı bakkalın babası olduğunu, birkaç ay önce öldüğünü söyler.

Katırcı; babasından aldığı yumurtanın parasını nasıl unuttuğunu, sonradan bu para ile adına nasıl alışveriş yaptığını ve nasıl para kazandığını hikâye ederek, bir gün sonra bu parayı getirip teslim edeceğini söyler. Delikanlı bu haberden sevinir. Katırcının ellerine sarılarak teşekkür eder.

Katırcı ayrıldıktan sonra işi duyan komşuların kimisi delikanlıyı tebrik eder, kimisi ziyafet vaadi alır. Kimisi ödünç, kimisi yardım ister. Ancak içlerinden birisi delikanlıyı bir kenara çekerek: — Ulan aklını başına al, katırcı aptal birine benziyor, bundan para sızdırmaya bak, der.

Genç bakkal şaşırır. "Bu kadar iyi niyetli ve doğru bir adama minnetlerimi bildirmekten başka ne söyleyebilirim?" diyerek sözü keser amma; bu konuşmayı dinleyen, toy meslektaşının birden böyle bir servete kavuşmasını kıskanan başka biri de aynı telkini yapar. Birinci müzevir, para isteğinin gerekçesini öğretir ve der ki: — Kırk yumurta kuluçkaya yatırılsa idi kırk tane tavuk çıkardı. Kırk tavuk senede 150’şer yumurta yumurtlasa ve ayrıca senede 20’şer civciv çıkarsa; bu çıkan civcivler tekrar yumurta doğurur, civciv çıkarır; bütün bunlar binlerce akçe tutar.

Hayat görüşü dar ve tecrübesi olmayan delikanlı bu söze kanar. Ertesi günü katırcı parayı getirdiği vakit, kötü ruhlu komşusundan öğrendiğini aynen tekrarlar. Katırcı ilkin şaşırır, sonra da iyi niyetine karşı gösterilen bu tutuma kızar; parayı vermeden oradan ayrılır.

Delikanlıyı bu yola sürükleyenler, bu defa da katırcıyı mahkemeye şikâyet etmesini telkin ederler. Genç bakkal hemen kadıya koşar; kendini çekip çevirenlerin öğrettikleri yolda katırcıyı dava eder. Kadı katırcıyı çağırır, duruşma başlar. Ancak kadı bu davayı nasıl çözeceğini, içinden nasıl çıkacağını bilemez. Mahkemeyi sudan sebeplerle ha bire talik etmeye başlar.

Öte yandan bu işe çok içerleyen katırcı da sırf davanın sonunu almak için malları, katırları satar; mahkemeyi takibe başlar. Davanın taşıdığı garabet dilden dile şehre yayılır. Çarşıda, pazarda, kahvelerde, evlerde bu dava konuşulmaya başlanır. Hatta çocuklar mahallede mahkeme oyunu oynamaya başlayıp bu davayı oyunlarına konu yaparlar.

Böylece günlerden bir gün mahkemeden çıkıp yanı başındaki camiye abdest tazelemeye giden kadı, avludan geçerken orada hâkim yerinde oturan çocuğun muhzıra "Getir şu yumurta davacılarını!" diye seslenmesi dikkatini çeker. Elindeki ibriği yere bırakır, olup bitenleri izlemeye başlar. Kadı rolündeki çocuk iki tarafı dinledikten sonra; katırcıyı temsil edenden yumurtayı ne maksatla aldığını, haşlanmış olup yemek için mübayaa ettiğini sorup öğrendikten ve davalı yerindeki de bu iddiayı kabul eyledikten sonra şahitler de davayı doğrularlar. Bunun üzerine çocuk kadı, mahkemenin bittiğini söyleyerek hükmünü tefhim eder: — Behey nabekâr; haşlanmış yumurtadan civciv mi çıkar? Sen ancak kırk yumurtanın bedelini alabilirsin. Geri kalanı da Beytülmal’e aittir.

Bunu işiten kadı, ibriği bile almadan mahkemeye koşar; iki tarafı çağırır, çocuktan öğrendiği gibi davayı bitirir. Hoşça kalın sayın dinleyenlerim.

(Gaziantep Radyosu) Cemil Cahit GÜZELBEY