Sayın dostumuz ve araştırmacı üstadımız Avukat Cemil Cahit Güzelbey’in İslam ve tarih âlemine armağan ettiği Gaziantep Evliyaları adlı eserinde, 71 ermiş arasında 24. sırada "Şahveli"ye de yer verilmiştir. Şahveli hakkında verilen derin incelemeli bilgiler, gerçekten son derece değerlidir. Şahveli’ye dair sunulan bu bilgiler, bizi daha başka cephelerden işi ele alarak onun gerçek hüviyetinin aranmasına zorlamıştır. Önce bu zatın adı, lakabı ve nispeti üzerindeki bilgileri gözden geçirelim:
Şahveli, Kaba Nâibü’l-Askerî adında bir zatın oğludur.
Şahveli, Halveti tarikatı şeyhlerindendir.
Asil bir aileye mensuptur.
Babasının adı Mehmet Bey, dedesinin adı da Kaba’dır.
Fazıl âlimlerdendir.
Önceleri devlet hizmetinde iken sonra resmi vazifeyi bırakmış ve Şeyh Yakup Efendi adında bir zata bağlanarak ondan feyz almış, mürşitlik makamına ulaşmıştır.
1012 (M. 1603-1604) tarihinde Gaziantep’te vefat etmiştir.
Şahveli’nin, Kaba Nâibü’l-Askerî adında bir zatın oğlu olduğu yolundaki rivayet, bizi daha eski bir tarihe kadar indirmektedir. Çünkü Melâmi tarikatının ilk mümessillerinden olan Ebû Salih Hamdun el-Kassâr, Ebû Türâb el-Asker b. Hüseyin en-Nesefî adındaki şeyhin halifesidir ve 245 tarihinde vefat etmiştir. Bu zatın asıl adı "Asker"dir. Şahveli ise doğrudan doğruya "Asker" adında değildir, sadece "Askerî"dir ki bu söz bir nispet ifade eder ve "askere mensup" demektir. Sonra yalnız askere mensup da değil; askere mensup olan ailenin "nâibi", yani vekili, mümessili oluyor. Babasının adı da Kaba’dır ve asıl "Nâibü’l-Askerî" de bu zattır. Onun asil bir aileye mensup oluşu ve babasının adının Mehmet Bey, dedesininki de Kaba bulunuşu herhâlde doğrudur. Halvetiye tarikatına nispeti de doğrudur. Bu doğruluğu ispat edebilecek deliller de yok değildir. Şöyle ki: Şahveli, kendi muhitinde tanınmış; ilmi, fazlı ile ün almış kâmil bir şahsiyettir; aynı zamanda Halveti tarikatının ermiş mürşitlerinden bir hak yolcusudur. Hem şeriat hem de tarikat yollarında ehliyet ve yeterliği umumun düşüncelerinde yer alan bir zatın bu payeyi kazanması, nesep bakımından asaletinin de yardımcı bir kuvvet hâlinde kendisine yararlı olmasından ileri gelir. Halveti denilince yalnız bu adlı tarikatı değil; Bektaşi, Mevlevi ve Melâmi tarikatlarını da göz önünde tutmak gerekir; çünkü bu dört yol birbirine sımsıkı bağlıdırlar. Sayın dostumuz Cemil Bey'in, Şahveli hakkında bilgiler vermiş olan tercüme ve tezkire yazarı müellifler, onun sadece Halveti olduğunu elde tutmuşlar ve diğer kollara hiç dokunmamışlardır; belki de sadece Halveti tarikatına nispetini açıklamakla, gerektiğinde araştırıcıların bu karanlık noktayı da seçebileceklerini düşünerek işi ehillerine bırakmışlardır.
Şahveli’nin asil bir aileye mensup oluşu çok açık bir gerçeği bildirmektedir ki; bu asaletin uzaklarda kalmış bir nispeti ifade ettiğini ve en az beş altı yüz yıllık bir eskiliği yaşattığını hikâyeden başka bir belirtme olamaz. Ancak bu geçmişin daha da çok eski olması da reddedilemez ki bunun Ebû Türâb el-Asker’e kadar indiği sezilebilir. Evet, Şahveli ile Ebû Türâb arasında, şimdiki bilgilere göre 772 yıllık bir fasıla vardır amma bu fasılalarla da İslam âleminde neler geçmiş olduğunu hesaba katmak gerekir. Mesela, meşhur Moğol imparatoru Cengiz’in ortalığı altüst ederek birçok asil ailenin etrafa göç etmelerine yol açması; onun neslinden İlhanlıların yaptıkları istila hareketlerinde mecburiyet duyulan nakiller; Topal Timur’un getirdiği cinayet teşebbüsleri... Böyle şerefli ve hele manevi alanda ün almış birçok hanedanın hânümanını tahrip eyledikleri bilinmektedir. Mevlânâ Bahâeddin Şah Veled’in de Horasan’dan Konya’ya gelip yerleşmesinde de bu sebep yok muydu? Meşhur Necmeddin Kübrâ’nın da bu sebeple Cengiz ordularına karşı harekete geçerek şehit düşmesi de böyle değil miydi? İşte Ebû Türâb neslinden bir zatın fırsat bularak Antep’e kadar gelebilmiş olması, onun neslinden bir Şahveli yetiştirmiştir. Bu düşünceyi bize ilham eden sebep de yok değildir. Sayın Abdülbaki Gölpınarlı’nın meşhur Melâmetîler ve Melâmîler adlı eserinde okuduğumuza göre, Melâmi gruplarından İdris-i Muhtefî (Hacı Ali Bey)’nin vefatı üzerine yerine halifesi Hacı Keyvan Bey Kabâî geçmiştir. Bu zat Melâmîlikte "Gavs ve Vâhid-i Zaman" tanınmış ve o suretle kendisinden feyz alınmıştır. Hacı Keyvan Bey Kabâî, 1037 tarihinde vefat etmiştir. Bu zatın asıl adı Keyvan’dır; fakat sonra Melâmîler bu adı atarak yerine "Bayram" kelimesini koymuşlar ve öyle de yaşamışlardır. Bu kaydın bize belirttiği gerçek, bizim Şahveli’nin Hacı Keyvan-Bayram’a nispetini aksettirir. Fakat bu eser, Kabâî’nin aslının Gürcü olup Arakiyeci İbrahim Çavuş’un azatlı kölelerinden olduğunu da bildiriyor ki bu da yukarıda işaret ettiğimiz gibi, zamanın karışıklıkları sırasında herhangi bir şahsa esir düşerek İbrahim Çavuş tarafından satın alınmış ve sonra da bu zatın azatlıları arasına girmiş olduğunu ifade eder. Bizim Şahveli’nin asil bir aileye mensup oluşuyla Hacı Keyvan’ın İbrahim Çavuş’a mensup bulunuşu arasındaki münasebet ise; Hacı Keyvan’ın Gürcüler tarafından esir edildiğini ve bir müddet Gürcüler arasında kaldıktan sonra İbrahim Çavuş tarafından satın alınıp azatlandığına işaret eder. Bu azatlama da her hâlde onun taşıdığı asaletin anlaşılmış olmasından ileri gelmiştir. Çünkü İbrahim Çavuş da bizzat Melâmi mensuplarından olduğundan onun asaletini değerlemiş ve hemen azat ederek nispetinin şerefini iade eylemiştir. Gerek anlaşılmış olan nispet şerefi ve gerek İbrahim Çavuş gibi şerefli bir askerin azatlısı bulunması, elbette ki ona maddeten yüksek bir mevki sağlamış ve sonra da tarikatta ilerleyerek kutupluk ve gavslık makamına erişmiştir. Kabâî’nin azatlı köle olduğu haberi karşısında daha fazla duraklamaya meydan bırakmadan, Şahveli’nin bu batının şahı olacağını kabul edebiliriz. Bildirildiğine göre, Kabâî lakabının ona verilmiş olması "elbisecilik" (kabacılık) yapmakta olmasından dolayı imiş. Çünkü "kaba" lafzı Arapça "elbise, giyecek" demektir; "Kabâî" ise elbiseci demektir. Onun önceleri devlet hizmetinde iken sonra bırakarak "Şeyh Yakup" adı verilen ve fakat "Helvâî Baba" ismiyle tanınan bir şeyhten feyz aldığını da öğreniyoruz. Evet, İbrahim Çavuş’a mal olduktan sonra onun mesleğinde yürümesi tabii idi. Azat edilerek bir müddet daha askerî hizmet yapmış ve sonra da yine belki İbrahim Çavuş'un şevkiyle Melâmîliğe intisap ederek Helvâî Baba (Şeyh Yakup)’un hizmetine girip zamanının gavsı mertebesine yetişmiştir. Keyvan Bey’in 1012 tarihinde vefat eylediği tespit edildiğine göre, mürşidi olan Helvâî Şeyh Yakup’un ölümünden sonra 28 yıl daha yaşadığı ve bu müddet içinde de birçok batın ereninin yetişmesine kaynak teşkil ettiği anlaşılıyor. Yakup’un da Helvâî Baba denilen ve Hacı Keyvan Bey (Hacı Bayram Kabâî)’nin, yani Şahveli’nin yakın mensuplarından, belki de oğlu olacağını düşünmeye yer yok değildir. Çünkü Şahveli’nin vefatından sonra 25 yıl daha yaşamış olması ve bu müddetin gayet tabii bir fasıla bulunması bakımından da doğru görülebilecek mahiyettedir.
Keyvan Adının Bayram Adıyla Değiştirilmesi Sebebi Ne Olabilir?
Evet, bu sorgunun da inceleme yolunda oldukça önemli yeri vardır. Düşüncemizi uzak yakın noktalar üzerinde dolaştırırken kanaatimizi en çok okşayan şu neticeyi buluyoruz:
Hacı Keyvan Bey, daha devlet hizmetinde iken bir vazife ile Gaziantep’e gelmiş ve burada bir müddet kalmıştır. Resmi hizmette aldığı maaştan biriktirerek ve belki halkın da yardımını sağlayarak, memlekete hizmet emeliyle bir hamam yaptırmış ve bu hayır binasına kendi adının verilmesine sebep olmuştur. Ancak yine burada karşılaştığı Helvâî Baba Şeyh Yakup’a inabet ederek Melâmi tarikatına intisap etmiştir. Bu tarikata girişinde, efendisi olan İbrahim Çavuş’un daha önce onun hâl ve hareketinden de mülhem olmuş gibidir. Fakat Gaziantep’e gelişinde Şahveli’nin manevi irşadı da olmuş olabilir. Fakat Bayramî Melâmîleri, onun taşıdığı "Keyvan" adını ona yakıştıramamışlar ve "Bayram" adını vermişlerdir. Zira "Keyvan" tabiri, eski Süryanilerde seyyarelerden şimdiki "Zuhal"in karşılığı olan "Kaven"den Farsçaya çevrilmiş bir sözdür ve eski felekiyata göre feleğin şer ve fesat kaynağı; harpçi, kan dökücü bir sembolüdür. Hâlbuki Keyvan Bey, cedlerinin tarikine girdikten sonra kazandığı derin ve yüksek irfan kudretiyle Melâmîler tarafından hoş görülmemiş ve hâl ve tabiat bakımından pek benzediği Hacı Bayram Veli ile kıyaslanarak kendisine "Bayram" adı verilmiştir kanaatindeyim.