10 Nisan 1960 Pazar günü saat 14.30 sıralarında İlköğretmen Okulu binasının salonuna doğru bir hareket var. Bu ilim yuvasının bir köşesinde Gaziantep Kültür Derneği’nin tertip ettiği Sayın Hemşerimiz Ömer Asım Aksoy’un dil hakkındaki konferansını dinlemeye gidiliyor.

Bütün hayatını ilme ve bilhassa dilciliğe vakfetmiş değerli dil uzmanlarımızdan biri olan Sayın Ö. Asım Aksoy’un konferans vereceğini öğrenen; yakından tanıdıkları, takdirkârları ile kısmen de dil meraklıları olan şehrimizin seçkin şahsiyetleri salonda toplanmıştır. Ö. Asım Aksoy sağında, solunda bulunan dostları ve aşinaları ile bir müddet görüştükten sonra saat 15.00’e doğru konuşmak üzere masa başına geldi. Konuşmanın not edilebilen esaslı parçalarını aynen aşağıya alıyoruz:

Türk Dilinin Özleştirilmesi Davası: Gaziantep’te bir atalar sözü vardır: “Değirmenden gelenden pağaç (poğaça) umarlar.” Anladım ki siz de benden bir “dilli sandviç” bekliyorsunuz. İsterseniz hemen şu sandviç kelimesinden işe başlayalım.

Dile Giren Yeni Kelimeler: Bu kelime, yaşça çoğunuzdan daha gençtir. Dilimizde bundan da genç birçok kelime vardır: salam, tost, sputnik, füze, nükleer, sektör, trafik, kota gibi. Bunlar Garp dillerinden alınmış olan yabancı kelimelerdir. Bir de öz dilimizden türetilenler vardır: konu, ilgi, durum, yatırım, savunma, sağduyu, akaryakıt, açı, üçgen, alyuvar... gibi.

Şu birkaç örnek de gösteriyor ki dilimize pek çok yeni kelime girmektedir. Fakat hiçbir dil olduğu yerde durmaz. Bütün diller oluş halindedir.

Türkçeyi Hor Görmek: Ben burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Garp dillerinden gelen kelimeleri hayranlıkla karşılayan bazı kimseler, kendi dilimizden türettiklerimize karşı direniyorlar. Sandviç kelimesini geri çevirmek kimsenin aklından geçmemiştir. Ankara’da kibar bir lokanta vardır; adı Karpiç. Sandviç, Karpiç kelimelerini güzel ve asil bulan bu gibi insanlar “yargıç” kelimesini kaba ve soysuz sayarlar. Bu acınacak bir durumdur. Yargıç kelimesi dil devriminden sonra uydurulmuş da değildir. Altmış yıl önce çıkmış olan Şemseddin Sâmi Lûgatinde bile "yargıcı" kelimesi vardır. Bizim ilk ödevimiz şu aşağılık duygusundan sıyrılmak ve dilimizi hor görmekten vazgeçmek olmalıdır.

Tembellik: Yeni Türkçe kelimelere karşı koymanın başka bir sebebi tembelliktir. Alışılmış sözleri kullanmak bize kolay gelir. Bunları değiştirip Türkçeleştirmek çalışmakla olur. Türkçeleştirmeyi yersiz bulanlardan çoğunun direnmesine sebep, alışkanlığı bırakamamak olduğu halde onlar bu durumlarını söylemek istemezler de davanın yanlış olduğunu ispat etmeye yeltenirler. Alışkanlığı bırakamamak güçlüğü hepimizin başındadır. Hele bizim gibi yaşlılar bu gidişe ayak uyduramazlarsa daha çok mazur sayılabilirler. Ama dava bizden ziyade çocuklarımızındır. İnsaflı yaşlılar, uygulamada başarı göstermeseler bile ilkenin savunucuları olurlar.

Özleştirme ve Komünizm: Suçun kendi durumlarında olduğunu kabul etmeyip tutumun yanlışlığını vurgulamak isteyenlerden sık sık şu sözler işitilir: “Baba oğul anlaşamaz oldular. Geçmişimizle ilgimiz kesildi. Komünistler de böyle yapıyorlar. Bu yol bizi komünizme götürür.”

Davayı baltalamak için kuvvetli silah diye kullanılan bu sözlerin ne kadar gülünç olduğu meydandadır. Hangi dil; yüz, iki yüz, üç yüz yıl önceki gibi durur? Bugünkü İngiliz çocuğu Shakespeare’i, bugünkü Fransız çocuğu La Fontaine’i anlayabilir mi? Dil devriminin ne suçu var? Devrimden önceki Türk çocuğu Nef’î’yi veya Sinan Paşa’yı anlayabiliyor muydu? “Desâme-i zü-şerâfetü's-selâse” veya “zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletan” denildiği zaman mı baba oğul daha iyi anlaşabiliyorlardı, yoksa şimdi bunlar yerine kullandığımız “üçlü kapakçık”, “iç ters açılar” dediğimiz zaman mı daha iyi anlaşılıyorlar? Yalnız dilde değil hiçbir alanda baba ile oğul aynı düzeyde kalamazlar. Kalırlarsa ilerleme olmaz. Sonra, dili özleştirmek eski dili bırakıp yeni bir dil kullanmaya başlamak demek değildir. Dilimizde değişen öğeler yüzde kaçtır? Eski yazıyı bırakıp ondan tamamen başka olan bir yazı kullanmamız hakkında bile böyle bir suçlama olmamıştır.

Türkçeleri Yok Diye: Özleştirme davasına karşı olanlar, kullanmakta olduğumuz pek çok yabancı sözün Türkçeleri bulunmadığını, bundan dolayı yabancı sözleri dilimizden atamayacağımızı söylerler. Biz bir gün içinde bütün yabancı sözleri dilimizden atalım demiyoruz. Şüphesiz ki Türkçelerini bulmadan yabancılarını atmayacağız. Davamız şudur: Türkçeleri bulunan yabancı sözlerin kullanılmaması ve Türkçeleri bulunmayan yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar aranması gerektir. Hiçbir dil eksiksiz doğmamıştır. Her dil onu kullananların gayretleriyle zenginleşir. Biz elimiz kolumuz bağlı durdukça dil gelişmez. Aslında çok zengin olan, kelime türetmeye çok elverişli bulunan dilimizin hazinelerini araştırmak ve imkânlarından faydalanmak hepimiz için ödevdir.

Yerini Tutmuyor mu? Bazı kimseler de “Yeni Türkçe kelimeler yabancı dilden olan karşılıklarının yerini tutmuyor.” der dururlar. Mesela tanınmış yazarlardan biri “Yetki, selâhiyetin yerini tutmaz.” diyor. Bir başkası Garp kelimesinin yön anlamından başka bir de "Garp medeniyeti" sözündeki anlamı bulduğunu, halbuki Batı’nın sadece yön bildiren bir kelime olduğunu yazıyor. Bu düşüncelerin ne kadar yanlış olduğunu belirtmek için uzun söze hacet yok: Yeri doldurulamaz denilen “selâhiyet” kelimesi Arapçada yoktur. Onu biz Türkler uydurmuş ve şimdi anlattığı anlamı da biz takmışızdır. Kelimenin aslı olan “sulh, salah”tan yetki anlamına gelince: İkinci anlamı ona sonradan yükleyen biz değil miyiz? Garp’a verdiğimiz bu ikinci anlamı Batı’ya da vermemek için bir sebep var mı? Nitekim bugün "Batı medeniyeti" sözünü herkes kullanmaktadır.

Uydurma Sözler: Biraz da “uydurma” denilen sözler üzerinde duralım. Eski, yabancı kelimelere bağlı olanlar; türetilen yeni Türkçe kelimelerle "uydurma" diye alay ederler. “Selâhiyet” gibi, “peşinen” gibi gerçekten uydurma olanlara kutsal bir emanet gibi saygı gösterirler de “örneğin” gibi, “sözlük” gibi kurala uygun olarak türetilmiş kelimeleri kötülemeye; buna karşılık “mesela”yı, “lügat”i savunmaya çalışırlar. Sözde “örnek” Ermeniceymiş. Bu kelime Ermenice değil, çok eski bir dildendir. Ermeniceye de Türkçeye de başka dillere de girmiştir. “Mesel” veya “misal”den yüz kere çok Türkçeleşmiştir. “Örneğin” kelimesindeki ek, “ilkin” kelimesinde bulunan ektir. “Örnek”i Ermenice sananlar, buna Türkçe bir ek getirilmesini de yanlış sayıyorlar. Kelime Ermenice olsa bile buna Türkçe bir ek getirilemeyeceğini nasıl söyleyebilirler? Arapça “vefa” kelimesine Türkçe ek getiriyor, “vefalı” diyoruz. Farsça “nümayiş” kelimesine Türkçe ek getiriyor, “nümayişçi” diyoruz. İngilizce “centilmen” kelimesine Türkçe ek getiriyor, “centilmence” diyoruz. Ermenice bir kelimeye neden Türkçe ek getirmeyelim?

“Sözlük” kelimesini yanlış bulanlar; “söz”ün kelime anlamına geldiğini, buna göre “sözlük”ün içinde kelimeler bulunan bir kitap demek olacağını, halbuki sözlüklerde yalnız kelimeler bulunmadığını ileri sürüyorlar. Bu adamlar “söz”ün kelime anlamından başka kelime dizisi anlamına da geldiğini bilmiyorlar demek. “Sözlük”; sözleri, yani hem kelimeleri hem de kelime topluluklarını tanımlayan kitabın adı olarak bulunmuş başarılı bir karşılıktır. Sakat olan şey, ona “lügat” denilmesinin “sözlük” denilmesinden daha doğru olduğunu söylemektir. Çünkü “lügat” kelime demektir. İçinde lügatler bulunan kitaba “lügat” değil, “lügat kitabı” demek gerekir.

Yanlış Söyleme: Eski dili savunanlar; gençlerin Türkçeyi doğru söyleyemediklerini, “hakikî”yi “hakiki”, “hazırun”u “hazirun”, “rakîb”i “rakip” diye telaffuz ettiklerini ileri sürmektedirler. Bu kelimeler Türkçe olmadığına göre yanlış söylüyorlar denemez ve bunlar yanlış söyledikleri kelimeler için ayıplanamazlar. Ya bu sözlerin Türkçelerini kullanacağız yahut yanlış söyleşileri hoş göreceğiz. Benim küçüklüğümde “müdür”ü “müdir”, “fayda”yı “fâide”, “kaybetmek”i “gaip etmek” diye söylemeyen ve yazmayan çocuğun notu kırılırdı. Bugün doğruları söylemek istesek bize gülerler. “Bedava” sözü yanlış değil midir? Neden bunu kullanıyoruz da doğrusu olan “bâd-ı hevâ”yı gülünç buluyoruz? Bu da ispat eder ki eğer “hakikî” kelimesi dilimizde kalırsa elli yıl sonra onun da "hakiki" diye söylenmesini kimse yadırgamayacaktır.

Sonuç: Dilimizi bir kültür dili yapmak istiyorsak yabancı sözlerin Türkçe karşılıklarını bulmalı ve yaymalıyız. Başka çıkar yol yoktur. Zamanımızın anlayışlı yazarları, eski dilde yazılmış yazılarının gelecekte anlaşılmayacağı kaygısıyla dillerini yenileştirmişlerdir. Dilde özleşmeye karşı yazı yazanlar bile farkında olmayarak yeni kelimeleri kullanmaktadırlar. Artık bu akın durdurulamaz. Çünkü şartlar böyle gerektirmektedir.