Altmış dokuz yıllık ömrü, idrar yolu hastalıkları ve ameliyatlarıyla dolu geçti. Küçüklüğünde başlayan bu hastalık, yirmi iki yaşında onu ameliyat masasına yatırdı; mesanesinden kocaman bir taş çıkardılar. Otuz altı yaşında ikinci büyük ameliyatını geçirdi: Sağ böbreğini aldılar. Altmış beş yaşında yapılan üçüncü ameliyatına sebep mesane uru idi. Ölümünden otuz dört gün önce de dördüncü ameliyatını yaptılar: Halipten aşağısını kendi hâline bırakıp böbreğinden dışarıya bir yol açtılar.

Bu, sadece hastalığının bilançosu. Aslında bütün hayat hikâyesi acılar, sıkıntılar, üzüntülerle doludur. Dokuz yaşlarında iken babasını, on dokuz yaşlarında iken annesini kaybetti. (Birlikte kaybettik.) Böylece, daha küçük yaşında omuzlarına aile reisliği yükü yüklendi.

Bununla da bitmedi: Lisenin son sınıflarında Birinci Dünya Savaşı patladı. Onu da dershaneden alıp Sina Çölü’nün ateşleri içine attılar. Mısır’ı fethedecek (!) ordunun çiçeği burnunda bu talihsiz yavruları ya kumlara gömüldüler ya İngilizlere esir düştüler. O da esir olarak İskenderiye’deki Seydibeşir kampına yollananlar arasında idi. Burada aylarca hasta yattı. Ameliyatını bir Alman esir doktor bu kampta yapmıştır. Ameliyattan sonra rahat olamadı. İngilizler kendisi gibi ağır hastaları artık tehlike saymayarak 1919’da İstanbul’a gönderdiler. İstanbul’da yapılan özel tedavi fayda vermedi. Yatak hastası olarak Gaziantep’e, aile ocağına geldi. Bu hastalıktan ancak bir buçuk yıl sonra ayağa kalkabildi. O hâlinde lise bitirme diploması aldı ve Halk Mektebi’nde öğretmenliğe başladı. 1925'te öğretmenlikten Ziraat Bankası vezneciliğine geçti. 1928’de ağır bir böbrek hastalığı daha baş gösterdi. Yeniden ameliyat oldu ve bir böbreğini kaybetti. Tek böbrekle bankanın büyük kasası önünde ve ayakta milyonları aldı, verdi. Otuz altı yıl süren yıpratıcı görevinin son yılında vücudu isyan etti ve 1961 Şubatında yapılan üçüncü ameliyatından sonra bir türlü düzelemedi. Bu ameliyat yapıldığı zaman altmış beş yaşını doldurmasına birkaç ay kalmıştı. Raporlu idi. Rapor süresi emekli olacağı 13 Temmuz 1961 tarihini de içine alıyordu. 1 Temmuz 1961 günü ise üst dereceye yükselme süresi dolmuş bulunacaktı. Bankası asil bir jest yaptı: 1 Temmuz’da kendisini bir üst dereceye yükseltti ve on üç gün sonra bu maaş üzerinden emekliye ayırdı. Bu kadirşinaslık onu çok duygulandırmıştı.

Herkesin sonsuz güvenini kazanmıştı. Banka müdürünün büyük bir kalabalıkta anlattığına göre Osman Aksoy’un kendi kendine saydıktan sonra karşısındakine uzattığı on binlerce lirayı alan kimse yeniden saymaya lüzum görmezdi. Yıllarca önce bankanın çok tecrübeli bir müfettişi, hayatında bu kadar güven duygusu veren başka bir kimseye rastlamadığını söylemişti. Bu büyük güven, onu bankada başka bir göreve geçirmemenin başlıca etkeni oldu. Kendisinden önceki veznecinin banka kasasını soyup Halep’e kaçtığı bir türlü unutulamıyordu.

Kafası sağlam, düşünceleri isabetli, her işi hesaplı ve dengeli idi. Zengin değildi ama sayın eşinin de onunkine benzeyen tutumu ile pek çok zenginden daha iyi yaşarlardı. Çocukları için hiçbir fedakârlıktan çekinmedi. Hepsini iyi yetiştirdi.

Benden sadece iki yaş büyüktü. Ama evimizin dokuz yaşındaki bu en büyük erkeği, çocukluğumun gölge arayan masumluğunda bana baba olmuştu. Aynı okulda, hatta aynı sınıfta okuduğumuz zaman da, daha sonraları çok iyi anlaşan iki arkadaş olduğumuz zaman da onu baba bilirdim. Şu anda bile yalnız kardeşini değil babasını da kaybetmiş bir çocuk duygusu içindeyim.

Bana öyle geliyor ki görüşüp konuştuğu herkes onu babası sanırdı. Hayat kendisini daha bir çocuk iken olgunluğa ulaştırmıştı. Yaradılışındaki ağırbaşlılık, içinde yuvarlandığı koşullarla bir kat daha artmıştı. O da küçüklüğünde tadamadığı baba şefkatini ömrü boyunca herkese dağıttı.

Sakin, içine kapanıktı. Gösterişi sevmezdi. Alçak gönüllü ama vakarlı idi. İhtirası yoktu. Hiç kimsenin aleyhinde bulunmazdı. Çok içli, çok duygulu idi. Yakınları iyi bilirler ki başkasının küçük bir üzüntüsü kendisini ağlatmaya yeterdi. O derece saygılı idi ki hastalık ıstırabını bile kimseye sezdirmek istemez, bununla en yakınlarını dahi rahatsız etmekten çekinirdi. Son günlerinde etrafında dolaşıp hizmet eden akrabadan birkaç gencin yüzlerinden üzgünlüklerini okumuş, onları kendisi teselli etmiş; "Hanginizin babası benim kadar yaşadı? Ben çok şükür çocuklarımın yetiştiğini gördüm." demişti.

Hep ters giden talihi yükseköğrenim yapmasına imkân vermedi. Ama o özel merakı ve çok yönlü yetenekleriyle genel kültürünü genişletmişti. Okulda sınıfımızın en ileri öğrencilerindendi. Matematikteki üstünlüğü ile bütün okulda ve bütün öğretmenler arasında ad kazanmıştı. Kuru bir matematikçi değildi. Edebî konularla ben daha çok uğraştığım hâlde o bana sık sık, görmediğim metinlerden söz açardı. Her konudaki önemli yayınları izler, okumaya vakit bulamadıklarını emeklilik zamanının tatlı işi olarak ileride okumak üzere satın alıp kitaplığına koyardı. Kitaplığı ansiklopediler, klasik eserler, önemli tarihî serilerle süslü idi. Farsça büyük bir sözlük olan Ferheng-i Ziya’yı Gaziantep’e getirten iki kişiden biri kendisi idi.

Altı yedi yıl önce, daha bu menhus hastalık yokken kendisine yeni yazdığım bir manzumeyi göndermiştim. İçinde şu mısralar da vardı:

«Ölmek kaderde var»; buna bir şey denilmiyor; Çekmek... Bu korku hep büyüyor, dinme bilmiyor. Duymaktayım duasını ruhunda bir sesin: Allah düşürmesin, aman Allah düşürmesin.

Duygularımı o kadar paylaşmıştı ki cevabında: «Bu mısralar nefes alıp verir gibi benliğime işledi.» diyordu. Son ziyaretlerimden birinde bunu hatırlatarak «Korktuğum başıma geldi.» demişti.

Korktuğu ölüm değildi. Her canlı gibi o da elbette ölecekti. Dosdoğru cennete gittiğine de şüphe yok. Ama benim fedakâr, melek kardeşim, bu dünyaya hep sıkıntı çekmek için mi gelmişti? Ağır sorumluluklar ve ıstıraplarla dolu bir ömrün sonunda, o kadar özlemini çektiği sorumsuz ve sakin birkaç yılı, köşesinde «oh!» diyerek geçirmemeli miydi?

15.7.1965 Ömer Asım AKSOY