Hayatta hiçbir ideal, “öğretme”nin zevki ile ölçülemez zannederim. Vermek; daima bir şeyler öğretmek, insanı ne büyük haz ve gururla doldurup taşırır.
Talebeleriniz sizin her şeyinizdir. Onları birer idealist; memleket ve beşeriyet için istenilen, beklenilen insan olarak yetiştirmek gayesiyle çırpınmak, şüphesiz yorucu fakat eşsiz bir zevktir. Hasta olursunuz, şahsi işleriniz yolunda gitmemiş olur, ev işleriniz, çeşitli gaileleriniz vardır. Aynı zamanda sizi bekleyen yavrularınız da vardır. Ayağınızı sınıftan içeri attığınız anda etrafınızı çevreleyen yavruların cıvıltıları; soranlar, soruşturanlar arasında her şeyi unutursunuz. Artık size bir tek şey hâkimdir: Bir şeyler vermek, öğretmek... Kendinizi onlarla o kadar dolu hissedersiniz ki ne evdeki hasta çocuğunuz ne yarım kalan işiniz ne borçlarınız ne de "Bugün ne yiyeceğiz?" düşüncesi; hiçbir şey sizi meşgul edemez.
Ah o yaramazlar! Bazen ne kadar düşüncesiz, bazen ne kadar hassastırlar. Biraz renginizi uçuk, sizi neşesiz hissederlerse sınıfta çıt yoktur. Hepsinin gözleri gözlerinizde; sessiz ve sakit dururlar. Sözlerinizi can kulağıyla dinler, isteklerinizi bir hamlede yerine getirmek için çırpınırlar. Ama biraz neşeli, güler yüzlü iseniz artık her kafadan bir ses çıkar; etrafınız dönenler, anlatanlar ve soranlarla doludur. Giydiğiniz elbise, hareketleriniz, saçınız; her şeyiniz onları alakadar eder. Birisi göğsünüze çiçek takar, başka biri türlü iltifatlı jestlerle etrafınızda döner durur. Bir kısmı derslerini sizi sevdiği için hazırladığını söyler, şiir okur, masal anlatır…
Hiç unutmam, bundan beş yıl önceydi. Sene ortasında okulumdan nakletmem icap ediyordu. Hemen gitmezsem bu imkân azalacaktı; kabul etmek zorundaydım. O ara derse girdim. Mevcudu 45’i aşan çocuklarımın hepsi sıralara kapanmış hüngür hüngür ağlaşıyorlardı. Bu sonsuz bağlılık bütün varlığımı sarstı. Ben de ağladım ve onlara söz verdim. Evime çok yakın, bina ve sair bakımdan ideal sayılabilen okulu kendim istediğim hâlde gitmekten vazgeçtim. Belki önümüzdeki yıl yavrularım biraz daha büyür, birbirimizden biraz daha kolay ayrılabiliriz diye… İkinci yıl tatilinde ayrıldım. Onlarla karşılaşmak istemiyordum; onları adeta bağlarımdan söküp koparmıştım. Ah bu acı… Bunu ancak tadanlar bilir. Ne eşsiz, ne erişilmesi güç bir tattır bu.
Bir gün bakıyorsunuz cemiyetin mümtaz şahsiyetlerinden biri hürmetle elinizi öpmek için uzanıyor. Bir dükkâna, bir mağazaya giriyorsunuz; "Hocam" diye samimi hitaplarla karşılanıyorsunuz. Yolda, otobüste ve trende nerede olursanız vaktiyle okuttuğunuz, çok sevdiğiniz, bazen icabında tokatladığınız eski talebeleriniz sizi sevgi ve saygı ile karşılıyor.
Zannetmem ki doktorlar hariç hayatta hiçbir insana bu tarz alaka ve sevgi gösterilsin. Zira menfaat olmadan (bilhassa zamanımızda) samimiyet olmuyor.
Hülasa fedakâr, feragatkâr ve idealist olan öğretmen; mütemadiyen kendinden bir şeyler vere vere günün birinde maddeten ve manen boşalmış, çökmüş bir insan külçesi olarak hayatının sonunu bekler. Tek kazancı: Huzur-u kalptedir.
Leman URAL