1932 yılı mayısında üç arkadaş Ankara’yı ziyaret etmiştik. Bu ziyaret vesilesiyle seçkin hemşerileri bir araya toplayan sofralarda —o zaman Gaziantep mebusu olan— rahmetli Nuri Conker, güzel fıkralar ve hatıralar anlatmıştı. Bunlardan birisi Mustafa Kemal’in geçirdiği bir riyaziye imtihanı üzerine idi:

İmtihanda yüksek rütbeli riyaziyeci askerler mümeyyiz bulunuyorlardı. Öğretmen, vaktiyle bu mümeyyizlere de hocalık yapmıştı. Öğrenciler birer birer salona giriyor, soru torbasından numara çekerek sınav veriyorlardı. Sıra Mustafa Kemal’e gelmişti. Öğretmen ona çok güveniyordu:

— Bu öğrencinin torbadan soru çekmesine lüzum yok. İstediğinizi sorabilirsiniz, dedi. Onlar, öğretmenin boş laf söylemediğini biliyorlardı. Bununla beraber biri, bu kadar güvenilen öğrenciyi aciz bırakacak bir soru sormak isteğinden kendini alamadı:

— Bir müselles-i nâmütenahi (sonsuz üçgen) çiziniz.

Sonsuz üçgen... Bu, kitapların yazmadığı bir şey... Üçgen, üç çizgi ile sınırlanmış bir alandır. Yani geometrinin bize öğrettiği üçgenin sınırı vardır. Halbuki sonsuz, sınırsız demektir. Sınırlanmamış üçgen olamaz. Mustafa Kemal bunu söylese doğru cevap vermiş olacaktı. Ama o böyle yapmamıştı.

Nuri Conker burada sözü uzatıyor ve Mustafa Kemal’in ne yaptığını hemen söylemeyerek herkesin merakını artırıyordu. Bu sırada her birimiz içimizden birer cevap tasarlıyor, bulduğumuz bir cevapla kanmayarak daha uygununu da arıyorduk. Böylece dakikalar geçti. Merakımız son kerteye ulaştığı zaman Nuri Conker şöyle devam etti:

— Mustafa Kemal bir saniye bile düşünmedi. Bir çizgi çizdi: İşte üçgenin bir kenarı. Bunun bir ucuna bir dikey çizdi: İşte üçgenin ikinci kenarı. Öteki ucuna bir dikey daha çizdi ve dedi ki:

— Bu iki dikey sonsuzlukta birleşirler. Böylece meydana gelen üçgen de sonsuz üçgen olur.

Bu espri dolu bilimsel çözüm, hepimizi görülmemiş bir hayranlık içinde bırakmıştı. Yirmi beş yıl önce yazılmış olan notlarımdan çıkardığım bu parçanın altına o vakit şöyle yazmışım: “Meğer Mustafa Kemal, öğrenci iken bile mümkün görülmeyen şeyleri mümkün kılıyormuş.”

Ömer Asım AKSOY