(Sayfa 101 devam) ...metli, devamlı aydınlıkları içinde Münif Paşa ile karşılaştım. Sahaflarda bir gün elime Mecmûa-i Fünûn geçmişti. Karıştırırken "Hükemâ-yı Yunanisiyyun" makalesi gözüme ilişti. Tarihine baktım 1279; bugüne vuracak olursak 1862-1863, bundan tam yüz sene evvel, benim rastladığım zamandan 30 sene önce. Yunan hakîmlerinden bahsetmek benim kafamda istifhamlara yol açtı. Okudum; okuduğum zaman anladım ki bu sadece bir tesâdüfle Münif Efendi'nin eline geçmiş değil. Hayır. Münif Efendi hukemâ-yı Yunanisiyyunu söyleterek devri çok ileri hakikatleri ileri sürmekte idi. Meselâ bunlar içerisinde Solon’a ait uzun bir bahis, hayatı ve söyledikleri şeyler beni uzun uzun düşündürdü. Arada, nereden istifâde edip etmeyeceğimi de araştırdım; gördüm ki gayet güzel kaynakları ele almıştır. Halbuki yakın zamanlara kadar felsefe tercümeleri biliriz; onlar üçüncü, dördüncü, beşinci elden posası çıkmış bir takım kaynaklardan devşirme, hakikaten cevheri, özü kaybolmuş, ses vermeden klişe fikirler halindedir. Fakat Münif Efendi’nin imzasını taşıyan makâlenin ihtiva ettiği Yunan filozofları için nereden istifade edilmişti diye merak edince elde tutulan felsefe tarihlerinin en yenilerinden başlanıp en eskilerine doğru gidince gördüm ki felsefe tarihlerinin çoğuna kaynaklık etmiş bulunan Diogenes Laertios’un “Filozofların Hayatı ve Doktrinleri” adlı en eski eserini me’haz almıştır. Fakat asıl iyi tarafı aynen bunu anlatmayıp hukemâ-yı Yunanisiyyunun enteresan fikirlerini almış olmasıdır. Aralarında önce içtimaî fikirler, sonra ahlâkî karakterleri ifade eden kanaatler, kaideler görülüyor. Siyasî fikirler de var. Meselâ: Demokritos’tan, Bias'tan bahsederken, Solon’dan bahsederken aslını nakletmiş olmakla beraber öyle seçkin taraflarını alıyor ki 30 yaşında bir insanın içtimaî kanaat ve siyasî tefekkürle cemiyete bir şeyler söylediği belli oluyor. İşte ben Münif Paşa'yı bu ucundan aldım; fikir tarihimizin kaynağını buldum.
O devirden bu yana Türk felsefe tefekkürünü işleyen şahısların aranması lâzım gelirken Münif Paşa üzerinde dururdum. O devri bu mevzu etrafında sistematize ederek gözden geçirdim, nihâyet Münif Paşa problemi kendini gösterdi.
Abdülmecid’in son yıllarında Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye teşekkülünde Münif Paşa ön ayak olmuş yahut arka ayak olmuştur; fakat bugün ancak düşündüğümüz durumu yaratmış, hür tefekkürü, hür ilmi temin edecek şartları ortaya koymuştur. Mecmûa-i Fünûn adlı makalesinde “Mukayese-i İlm ü Cehl” adlı yazısıyla o zaman için çok şâyân-ı dikkat olacak öyle tefekkür bina etmiştir ki yakın zamana kadar ifadesini bulmakta biraz güçlük çekeceğiz. Bu fikirlerin başlıcaları şudur: İlmin tabiî yaradılıştan gelme mevhibe olduğu, cehlin ise bir nevi hayvanlık sayılacağını aksiyon hâlinde ortaya koyan Münif Paşa aradaki büyük farkı belirtirken gayet dikkate değer bir ölçü kullanmıştır; o da şudur: İlim her şeyden evvel bâtıl fikirlerden ve prejüjelerden, kafamızda köklenmiş kör bir inanışla sürüklenip gelmiş prejüjelerden kurtulmak olduğunu söylemiş olmasıdır. “Âlim olan zât hükümetin nüfuzunu, ulu'l-emre itaat hakkında olan vâcibât-ı diniyye ve ahlâkiyyeyi bilebildiğinden, ilim hâşâ erbâb-ı hükümeti ızlâl ve nüfuzlarını ihlâl etmez; fakat zulm ve itisafın, i’tikadât-ı bâtılanın hasm-ı cânıdır.”
Münif Efendi’nin bir endişesi vardır; Cemiyyet-i İlmiyye’yi kurarken her şeyden evvel bir taahhüt altına girmiştir, bu taahhüt “mesâil-i diniyyeden, mesâil-i politikiyyeden bahsetmemektir.” Fakat her iki taahhüde karşı Münif Efendi'nin bir devrelik ıstırap ve üzüntüsü vardı. Bir ilim ki icabında dinî meseleleri ilim gözüyle alamasa, icabında içtimaî ve siyasî meselelere giremese o ilmin hayat sahası boş bir edebiyat havası içinde pervaz etmekten ibârettir. Ve bu üzüntüyü ifade etmiştir.
Onun için boşluğu doldurmak üzere bir taraftan efkâr-ı bâtılanın, i’tikadât-ı bâtılanın -i’tikadât-ı diniyyenin değil- ilmî düşünüşe, hür düşünüşe karşı nasıl bir sed çekeceği hakkında korku izhar ederken, bir taraftan da devrin ve sonraki devirlerin siyasî ve içtimaî meselelerini incelemek ihtiyacını da ifade etmekten geri durmamıştır. Aynı mecmûada meşhur “Telemak” tercümesinden hikmetler seçerek söylemiş olması ve seçerken nasıl ana fikirler üzerinde durduğuna dikkat etmek kanaatimizi takviye eder. O devrin, ondan sonraki devrin gayet can alıcı noktalarına dokunan hükümlerdir bunlar. Kötü idarenin mesuliyeti kime aittir? Cehâlete aittir. Bu cehâleti cemiyet için en korkunç, çekilmez hâle getirmiş olan ikinci kuvvetten biri cehâleti istismar eden saltanat kuvvetidir, hükümdarlardır. Hükümdarın şahsı iyi olursa memleket mesut olabilir. Fakat çok defa hükümdarların kullanageldiği, memleketin cehaletidir. Telemak’ın –Fénelon’un şimdi tahliline girmeyeceğimiz eseri- zamanında bir prensip telkin ettiğini düşünecek olursak tercümesinde Yusuf Paşa’nın böyle bir kanaate bağlı olup olmadığını münakaşa etmeyiz amma Münif Paşa’nın kastı meydandadır.
Hülâsa-i kelâm Paşa benim için bir filozof karakterli görünmüştür. Bu karakterin felsefî tip olarak her filozofta gördüğümüz vasıfları şunlardır: Devrin ve içinde bulunduğu cemiyetin bâtıl tesirlerini ve geri düşüncelerini müstakil kılmak cesâret-i medeniyyeye sahip olmakla temin edilemeyeceğinden, Münif Paşa ve onun gibi olanların ihtiyacı bir ilim cemiyeti kurmaktı. Bu ihtiyaç, bizi akademiler tarihinde karşılaştığımız ihtiyacın aynına götürüyor. XV. asırdan XVIII. asra kadar İtalya’dan İngiltere ve Fransa'ya, oradan muhtelif memleketlere sıçramış bu akademi tesislerinin ruhunda o ihtiyaç vardı: Fikrin hürriyetini kurtarmak, ilmin hürriyetini kurtarmak, sanatı müdafaa etmek ihtiyacı.
Demek ki yüz sene evvel, Abdülmecid’in son zamanlarına tesadüf eden Mecmûa-i Fünûn ile ancak Abdülaziz’in ilk yıllarında kendini ortaya koymuş bu teşebbüs çok şâyân-ı dikkat bir fikir noktası teşkil etmekte, fikir tarihimizin en şâyân-ı dikkat dönüm noktasını işaret etmektedir. Bununla beraber, yine biliyoruz ki bu mucizevî bir hareket değildir. Memlekette zaman zaman, kelimenin öz mânâsıyla, fikir hayatına, fikir selâmetine ve salâbetine, ilmî vakara sahip şahsiyetlerin cemiyet teşkil ihtiyaçları görülmüştür. Teşkilât-ı Maarif eserinden biliyoruz ki 1825'te Beşiktaş Cemiyyet-i İlmiyyesi namı altında bir cemiyet görülüyor. Fakat hepsi kör sınıfların nâdanlıkları ve bu cehâleti kendisine daima bir râbıta-i saltanat yapmış olan o zamanki devletin müvesvis tavrıdır. Meselâ Beşiktaş Cemiyyet-i İlmiyyesinde bulunan Ferruh Efendi (felsefe adamı), Şânîzâde (tarihçi) gibi adamlar “Bektâşîlikle” suçlandırılmışlar ve nefyedilmişlerdir. Dolayısıyla, Münif Paşa'nın şahsında fevkalâde bir hadiseyi mütalaa ediyor değiliz; hayır, yalnız tarihimizin malum izlerinde yürürken seçebildiğimiz noktalarla hareket ederek “Cemiyyet-i Osmaniyye Türk felsefe tefekkürünün bâtınına müteveccih” dediğimiz kadar şark ilminin teksif edilmiş bir devrini teşkil etmesi bakımından dönüm noktasına işaret eder. Böyle iken Münif Paşa’nın gerek Mecmûa-i Fünûn gerek Cemiyyet-i İlmiyye'de yaptığı işler, eser ve fikirleri üzerinde aydınlanmış ve mükafatlanmış değildir. Osman Nuri Bey Üstadımızın vaat etmiş oldukları hâlde böyle bir işe girişmemiş olmalarını vakit bulamamalarına hamletmekle teselli bulmaktayız. Biz, kendilerinin yapmak istediklerini yapmak gibi iştiyak göstermişsek affedeceklerini ümit ederiz. (“Yapacak, Türkiye'nin 500 senelik maarif tarihini yazacaktım... Marifet iltifata tabidir...” Osman Nuri Ergin). Bunlar dışında Münif Paşa, lâyık olmadığı ehemmiyetsiz yer almış ve ancak edebiyat tarihleri tarafından mal edilmiştir. O devirde şairliğe daha çok alaka gösterilmesi memleketin ayrı cephesini teşkil eder.
Şahsı itibarıyla müstesna bir ahlâk adamı, devrinin çok şahsiyetlerinden ayrı şahsiyet, başka bir fikir adamı... Asıl kıymeti, Abdülhamid devresi kadrosu içine yerleştirildiği vakit daha açık ortaya çıkmaktadır. 1294'te ilk maarif nazırlığı zamanında Abdülaziz devrindeki uyanıklığı devam etmiş, Münif Paşa'nın maarif nazırlığından ayrıldığı 1308 tarihine kadar inkişaf kendini göstermiş; yalnız kemmiyette değil keyfiyette de inkişaf kaydedilmiştir. İdadî, rüşdiye, ilk mektepler, Mülkiyye-i Şâhâne, Hukuk Mektebi, Galatasaray’ın programları 1307-1308'e kadar ileriye gitmiştir.
Münif Paşa'nın ayrılmasından sonra içtimaî ve ahlâkî bünyede tersine dönüş görülmüştür. Ters dönüş, Abdülhamid politikasını destekleyecek ve benim “maarif sıkıyönetimciliği” adını verdiğim bir çeşit dinci politikadır. Anlıyoruz ki Münif Paşa zor zor yürüttüğü bir maarif kalitesi üzerinde çalışırken Abdülhamid ve onun temsilcisi olan devrin içtimaî zihniyetiyle mücadele hâlinde idi. Mevcut sıkı sansür ve sansürle Münif Paşa’nın mücadelesi eserimde gösterilmiştir. Abdülhamid devri maarifi, Münif Paşa devri maarifi denilebilir. Paşa, saraya karşı gizli bir mücadele hâlindedir. Şu iki hadise, beni kanaatimde destekler:
Hukuk hocası olarak hukuk mektebine getirildiği zaman programlarda hayli değişme yapmıştır. Ayrıldığında “methal-i ilm-i hukuk” namıyla okutulan hukuk felsefesi, mantık, ilm-i ruh, ilm-i maarif gibi ruh dersleri birdenbire programdan kaldırılmış; yerine fıkıh, kelâm, ulûm-ı diniyye dersleri konmuştur. Galatasaray'da Türkçe tedrisatı müdafaa eden konuşmalar yapmıştır –ilk ve ikinci maarif nazırlığında-. Nazırlıktan çekilince programlar altüst olmuş, tedrisât-ı diniyye büyük yer almıştır. Başka vesikalar da Mülkiye Mektebi'nde geri ıslahatı gösteriyor. “İlm-i servet” adı altında okutulan iktisat dersleri, mantık, tarih kalkıyor; “Ahlâk-ı Hamîdiyye'nin tesis ve takviyesi zamanında” harekete geçilmesi, “bir takım muzır çalışmaların görülmesi” dolayısıyla disiplinli programların yürütülmesi, mâbeyn tezkiresinde belirtilmektedir. Kendinden sonra vezârete geçen Zühdü Paşa ile aralarında fark büyüktür.
Bilmünasebe hayatına giriyorum: Zamanın kuvvetli kültürüyle yetişmiş, iyi bir şans eseri sonunda, Kemal Efendi’nin Berlin sefaretine giderken yanına almasıyla 1854-1855 yıllarında Avrupa kültürüyle temas imkânını elde etmiştir. Müsbet ilimlere karşı alaka gösterdiğinde Hegel’in anlayışına uygun bir çalışma kendini göstermiştir. Münif Paşa beş sene devam etme imkânını bulduğu üniversite vasıtasıyla alelade piyasa adamı olmaktan çıkmış; tesiri Mecmûa-i Fünûn’da da kendini gösteren “ilmin müsbet yollardan ibaret bulunduğu, kuru malumatın ilim sayılamayacağı, hatta ilmî terbiyenin okuyup yazmakla elde edilemeyeceği, ilmî terbiye için ayrı terbiyenin bahis mevzuu olduğunu” söylerken zamanına göre farklı bir insan gördüğümüzü de itiraf edelim. "Ehemmiyet-i Terbiye-i Sıbyan" makalesinde terbiye sistemine karşı nasıl uyanık kaldığı aşikârdır. 1859 tarihinde çocukların dövülmesini tenkit hayli alaka çekicidir. Dayağın meşum tesirler yaptığı bir memlekette çocuğu korumak çok ileri bir tavsiyedir. İlmî, felsefî “Taksim-i Ulûm” makalesinde Auguste Comte’un bugün okuttuğumuz ilim tasnifini buluyoruz. Her şey, Münif Paşa’nın şahsında felsefe adamı olduğu kadar, içtimaî reforma uygun fikir adamı da bulunmuştur. Öyle iken cemiyetin başarısını bırakıp bir kıymetten uzak kalmak memleketin kayıplarındandır. Bu devirden sonra mektepler, beden terbiyesi takip etmişlerdir.
Kronolojiye fazla bağlanmaktan ileri gelen zaruretle, bahsetmediğim yazarlığı vardır. Tasvir-i Efkâr'ı takdim ederken, not hâlinde 1860'ta Agâh Efendi’nin Tercümân-ı Ahvâl gazetesi çıkmıştı; Cerîde-i Havâdis'e yeni veche verdirmeye sebep olmuştur. "Benim yardımımla mevkut hâle gelen Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis bazı içtimaî meselelere temas ediyordu" der. Cidden kuvvetli yazıları vardır. "Bir memleketin serveti, o memleketin hazır olarak sahip olduğu altın ve gümüş değildir, alın teri dökmeksizin hazır yaşanan şey değildir" diyor. Binaenaleyh iktisadî hadiseleri ayrı tasnife tabi tutmak lâzım gelir. İlk iktisat çalışmalarında Ohannes Efendi’nin rolü vardır. Fakat bu husus daha açıklanmış değildir. Yalnız ekonomik değil, ekonomi politik bakımından da şâyân-ı dikkattir.
Hülâsa; Abdülhamid’e iktisat dersleri veren, yekûnu yedi sene tutmak üzere üç devre maarif nazırlığında bulunan, ileri hamle tutturmak istemiş fakat her defasında geri zihniyetiyle karşılaşmış, talihsizliklerle hayatının çalışabilecek çağında kenara atılmış bir adamdır. Saraya girdiği hâlde Abdülhamid’i memnun edemedi. Tarih Encümeni vasıtasıyla gördüğümüz bir mektup Abdülhamid politikasına tenkitler yönelttiğini anlatmaktadır. "Diplomasız adamları iş başına getirebilirsiniz ama bu, gelişigüzel her ilacı hastaya vermektir" demiş olmalı ki Abdülhamid 8-10 sahifelik mektubu ile cevap vermiş: "Siz mademki diplomalılara kıymet veriyorsunuz, sizin diplomanız var mı, siz hangi mektepten mezunsunuz ki?" demiştir. Paşa evvelki devirleri de iktisat derslerinde ve Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis’te gayet açık tasvir etmiştir: ”Bir memleketi borçlandırmak kolaydır. Fakat bu borcu ödeyecek, gelecek nesillerdir. O parayı yaşayanlar yer, sonra torunlar öder” şeklinde gayet doğru bir fikir ileri sürer. Aynı şeyi Abdülhamid’e söylemiş olmalı ki mektubunda bahis vardır.
Derviş Paşa, Edhem Paşa, Kadri Bey, Salih Efendi gibi şahısların isimlerini de Münif Paşa'nın yanında yer almış olmaları bakımından burada zikretmek gerekir. Hoca Tahsin Efendi ki ikinci kitabımızı teşkil edecektir, Münif Paşa'nın himayesinde yetişmiştir. Öyle ilim payesi kazanmış, Türk dünyasını ilim yoluyla kurtarmak, aydınlığa kavuşturmak isteyen kişiler müstesna değerler olarak hafızamıza nakşedilmişlerdir.
Kendilerini takdirle yâd ederiz. Bizim gayretimiz onlara bir damla nur ile katılmış olmak iştiyakından ibarettir.
Dr. Ziya SOMAR