Folklor işleri çok geniştir. Bunlar arasında destanlar, cönkle vs. gibi şiirler daha çok muayyen bir mevzu ve bir veya daha ziyade şahıslar üzerinde işlenmiş menkıbeler gibi şeylerdir. Bunlar çok değerli şiirler olmakla beraber daha ziyade mahallî ve mevziî olarak muayyen şahısları hatırlatırlar. Vilayetimizin bazı bölgelerinde bu işler üzerinde çalışmak suretiyle derlemiş olduğu yazılarını bu dergide ve Gaziantep Gazetesi'nde okuduğum değerli arkadaşım Ö. Özbaş'ı burada şükranla anmak isterim. Fakat, folklor denince, dal, budağ (braşmanı) çok geniş bir bilgi hatıra gelmeli ve bunun üzerinde çok çalışmak ve incelemeler yapılmak gereken bir iş olduğunu unutmamalıdır.
Manilere gelince, bunlar daha genel konular üzerinde dizilmiş deyişler, birer şiir damlalarıdır. Kaynakları ise kimler tarafından olduğu ve yurdun hangi köşesinden çıkıp geldiği ve yayıldığı iyice tespit edilemez veya tespit edilmesi pek güç bir iştir. Edebiyat tarihimizde bazı şairlerimizin yazdıkları, terennüm ettikleri koşmalar belli ise de, manilerden her hangisinin sahiplerini ve yerlerini bilmek; ancak ve yalnız bütün zamanını ve işini gücünü doğrudan doğruya bunun folklorunu derlemeye hasretmekle mümkün olabilecek şeylerdir.
Bu yazıda şehrimizden köylü, şehirli, kadın, erkek ağzından derleyememiş olduğum bazı maniler sunacağım. Yalnız maniler yazarken, yukarıda dediğim gibi, bu şimdilik bir tek şehir ve kasabaya tamamıyla hasır ve mal etmek mümkün değildir. Çünkü şu ufak örneğin bize bu hususta nasıl bir kanaat verebileceğini düşünelim.
Urfalıyım ezelden,
Göynüm geçmez güzelden,
Göynümün gözü çıksın,
Sevmiyeydim ezelden.
Şehir ve kasabalarımıza gelen saz ve tiyatro heyetlerinin “Ömer oğlu” adındaki türküyü söyledikleri zaman, “ezelden” Gaziantep'in şehrinden de ziyade köylerinde kullanılan bir söz ise de başta” Urfalım” sözündeki lehçe tamamıyla bu türkünün sazdan başka gramofon plaklarında da “Antepliyim ezelden” diye başlandığını işiterek bunu iki büyük şehrimizden hangisine mal edebileceğimizi pek de ayırt edemeyiz...
Manilerin derlemesini yaparken sazlarda, tiyatrolardaki muayyen şarkı ve türküleri değil de onların bestelerine uygun olarak ayrıca söylenmiş, katılmış ve eklenmiş ağızdan duyumla (ve mesela köylerdekini: düğünlerde halayı sekilirken vs. de söylenilen) mani parçalarını yazıyorum. Ve bu işe çiçekler üzerine daha doğrusu, çiçekleri anarak anlatılmak istenmiş aşıkane duyguların bazı ifadeleri olarak söylenmiş olanlarından başlayacağım.
Hayvanları tavsif ederken aslana hayvanların padişahı dediğimiz gibi, çiçeklerden de bahsederken çiçeklerin kraliçesi (padişahı): Gül deriz. "Şüphesiz, çiçekler arasında renkçe ve tipçe gülden daha güzelleri bulunsa da ondan kokulu bir çiçek yoktur." denilebilir. Çiçek sevmek bahsi ise bir zevk meselesidir ve hatta “Tabiattan bahis olunmaz” denmesi de bundan kinaye değilse de bunu andırır. Ve bazı insanlar menekşeyi güle, yasemeni menekşeye, ful çiçeğini yasemine ve ilh.. Tercih ederek severler.
Bunlar arasında, karanfil de unutulmayacak çiçeklerdendir. Dünyanın birçok yerlerinde ve hatta her bölgesinde yetişen ve nevileri yüzleri bulan, kendine mahsus beyaz, pembe, kırmızı, erguvan bir renk ve letafeti olan karanfilin bir güzel kokusu, şık bir tipi vardır.
Bu çiçek aşk bahsinde de bir yer tutar ve bu çiçeğe izafe edilen bir mefhumu ve bir medıûlü bile vardır. Ayrıca, gene kendisinden, kendisinin özünden bir kaç damlacık katılması ile gül, portakal, akasya ve manolya çiçeklerinin esanslarıyla katılmasından pek güzel bir esansı da meydana getirildiği malum olan ve tabiatta de epey şerefli bir yeri bulunan bu güzel çiçek elbette değerlidir. Ve arasında en çok yer tutan karanfili başta yazıyorum. Ben kendim de bu kadar güzel ve değerli olan karanfile bazı çiçekleri tercih ettiğim halde, bu çiçeği baş tarafa oyduğumun sebebi, yukarıda arz ettiğim gibidir.
KARANFİL
Yazan: C. GÜÇYETMEZ
Hiyam Köyü Okulu Başöğretmeni