Yirmi altı yıldan beri Ankara’dayım. Son on bir yıl içinde Gaziantep’i daha seyrek ziyaret ettim. Bir ay önceki gidişimde dostlarım bana, “Gaziantep’te ne gibi değişiklikler gördünüz?” diye sordular. Gördüklerim sayılamayacak kadar çok. Hangisini söylemeli; hangisinin kaç yıl önceki durumu ile bugünkü durumunu kıyaslamalı?

Her evin (kane)sinden yıkanan eşyanın pisliğini ondan sonraki evin (kane)sine geçiren, içmek için de kullanılan Antep suyunun borular içine alınmış olduğunu yahut petrol lambalarının elektrik ampullerine çevrilmiş bulunduğunu gördüm desem, oldukça eski değişiklikleri söylemiş olacağım.

Gaziantep’i son yıllarda çok büyümüş gördüm; Karakabir’de, Aydınbaba’da, Hacıbaba’da evler; Mardintepe’de, Düztepe’de, Sarımsaktepe’de, Çıksorut’ta evler; Atatürk Bulvarı’nda, Kolejtepe’de, Başkarakol’da, Öğretmenler Mahallesi'nde modern binalar, güzel apartmanlar, şirin konutlar gördüm. Ve tepeler arkasında gecekondular, gecekondular gördüm.

Şehirde büyüme ile birlikte ilerleme de gördüm: Yaratıcı tesviyeciler gördüm ki motorlu taşıtların fabrika frenlerini beğenmeyip sökerek yerine kendi buluşları olan frenler takıyorlar. Sanatkârlar gördüm ki Avrupa ve Amerika işleriyle rekabet eden karoseriler, kasalar, gaz sobaları, vantilatörler yapıyorlar. Bakırı, döve döve en kibar salonlara konacak süs eşyası haline getiriyorlar. Naylon çorap örüp Ankara’ya kadar sürüyorlar.

Halkın yaşayışında ve zevkinde yükselme gördüm: (Çarşı ekmeği) artık francala olmuş. Tandırdan sadece odun sobasına değil, gaz sobasına, hatta kalorifere geçilmiş. Mezarlık topraklarına bulanmış olarak satılan karlık karları tamamıyla tarihe karışmış. Eskiden dolmayı (sele) altına koyanlar, şimdi buzdolabında biraz soğutuyorlar.

Zevkli vitrinler gördüm. Tertemiz kulüplerde tertemiz ve nazik garsonlar gördüm. Üzerinde (pavyon) ve (bar) yazılı kapılar gördüm. Hediyelik baklava ve fıstıkların söbe tahta kutulardan çıkıp şekerleme kutularına girdiğini gördüm.

İş hayatında günün gereklerine göre düzenleme, makineye ve motora sarılma gördüm: Bulgur yapımı her ailenin uğraşacağı iş olmaktan çıkarak sanat-ticaret konusu olmuş; dokumacılar tezgâhlarına yeni şekiller vermişler, el mekiklerini özel mekanizma ile işletiyorlar. Sokaklardan taşçı merkepleri yerine kum taşıyan kamyonlar geçiyor. Asil binek atları beslenen evlerin kapısında özel otomobiller duruyor. En umulmadık küçük dükkânlardan motor sesleri yükseliyor. Otomatik telefon, iki dakikalık bir görüşme için yarım saat yol yürümek zahmetini ortadan kaldırmış.

Fikir ve sanat alanında canlılık gördüm: Kültür Derneği şevk ile çalışıyor. Müzik sevenler, sanat sevenler, folkçular da dernekler kurmuşlar, toplantılar tertipliyorlar. Basımevlerinin, gazetelerin sayısı artmış; gençler arasında dikkatini çeken şairler, hikâyeciler, makale ve fıkra yazarları yetişmiş.

Babaları arkadaşım yahut kendileri öğrenci olan doktorları, diş hekimlerini, eczacıların, mühendislerin, mimarların büyük caddeleri tanınmış adlarıyla donatan tabelalarını gördüm.

Eski arkadaşlarımı gördüm: Kimisi emekliliğin şeref köşesine fazilet heykeli gibi oturmuş. Kimisi şöhretinin geniş saygı halesi içinde çevresine bilgi ve tecrübenin nimetlerini dağıtıyor.

Ve mezarlığı gördüm: İnsanoğlunu bilinmezlik dünyasının sessiz karanlığına gaddarca çekiyor duygusu veren, toprakları üzerinde diken ve kertenkeleden başka bir şey görülmeyen eski korkunç mezarlık yerine; ölümü yumuşak bir tabiat olayı gibi göstermeye çalışan, ebedî misafirlerine her köşesinde kuşların ötüştüğü yeşil bir huzur kucağı açmış olan yeni mezarlığı...

Evet, gördüklerim saymakla kolay kolay bitmez. Ama bu büyük, ileri ve güzel şehirde göremediğim bazı şeyler bulunduğunu da söyleyelim: Bakkallarımızda tereyağının, sahan kaymağının, yoğurdun temizini bulabilir misiniz? Köylülerin, kirden kararmış bezlere sardıkları tereyağlarını (cenger)leşmiş kaplara koyarak getirdikleri o lezzetine doyulmayan sahan kaymaklarının içinden neler çıkmaz!

Ankara’ya döndükten sonra öğrendim ki hemşehrilerimiz temiz kâse yoğurduna yeni kavuşmuşlar. Bu girişimin külek yoğurdunu ortadan kaldırarak bir gelişme göstermesini ve pastörize şişe sütüne örnek olmasını dilerim.

Kafamın içinde dönüp dolaşan birkaç soruyu da kâğıt üzerine koyayım: Dünyanın en güzel hıyarı ve patlıcanı yetiştirilen bostanlarımızda sırık domatesi ve çilek neden yetiştirilmez? Kayısıdan cevize, duttan eriğe, incirden fıstığa kadar her türlü meyve ağacına yer verilen bahçelerimizde kiraza, vişneye, fındığa neden yer verilmez? Bursa şeftalilerini gölgede bırakan otuz yıl öncesi şeftalilere ne oldu? Ve tabaklığın, köşkerliğin, yemeniciliğin sönmekte olmasına üzülmüyor musunuz?

Bu sorulara daha başkaları eklenebilir. Ben sözlerimi burada bitireceğim. (Çam), (yapı), (taşıt) konuları üzerinde ayrıca durmak istiyorum.