BÖLÜM 1: NİHAİ METİN

Umumiyetle estetik hayatın esasını duyu organlarının verdiği duyumlar teşkil ederse de bir renk, bir ses ve bir hareketin estetik vasıf kazanması, insanda heyecan meydana getirmesiyle başlar. Duyular âleminde bilkuvve güzel olabilirse de onun bilfiil tahakkuk edebilmesi için mutlaka belirli bir ruhun, heyecanın güzel kavramını uyarması gerekir. Kant’ın dediği gibi: "Estetik hükümler, bilginin özel kurallarına tâbi olmayıp hassasiyet ile müdrike arasında bir ahenkten doğar. Bu ahenk ise müfekkirenin, faaliyetinden hiçbir kayda tâbi olmayan serbestçe hareketinden husule gelir," sözünü kabul etmek gerekir.

Bu hususta akla ilk gelen soru şu olacaktır: O hâlde sanat nedir?

İnsan, zekâsını mutlaka faydalı olan işlere değil; gayesi güzellik ihtiyacını doyurmaya yarayan konuları meydana getirmek için de kullanır. Böylece insan, sanat sayesinde güzellik ihtiyacını tatmin edebilir. Çünkü sanatın konusu "güzel" problemidir. Sanatçı, zekâsını faydasız olan ve gayesi güzellik ihtiyacını tatmine yarayan konulara bir emek harcayarak maddenin şeklini değiştirir ve ona estetik bir güzellik verir ki işte bu emek sanattır.

Organik ve psişik hayatın bünyesinde teşekkül eden estetik heyecan, kullanıldığı maddî araçların nevine göre başka başka şekillerde tezahür eder. Nitekim bir beste, bir şiir, bir resim bize aynı hassasiyeti verir. Fakat bu hassasiyetin meydana getirdiği eserler ayrılarak bir olan, bir bütün hâlinde olan sanat, "güzel sanatlar" hâline gelir.

Cemiyette hayatın, tabiatın ve insanın kurduğu bir ahenk vardır; işte bu ahengin sanatın aynasında görünmesi sanat eseridir.

İnsan eşyayı tesiri altında bulunduran, kendi ihtiyacı için kullanan tek varlıktır. İnsan daima ihtiyacı için maddeye etki yapmış, böylece tabiatın eserine sırf ihtiyacı için şekil vermiştir. Bir bakıma sanat da bu ihtiyacın ve insanla maddenin mücadelesi neticesinde meydana gelen tesadüflerin içinden doğmuştur. Kaldı ki sanat, yüksek medeniyetlerde görülen bir gelişme eseri değil, bütün beşerî organizmalarda müşahede olunan bir mahsuldür.

İnsanoğlu, tabiatta güzel bulduğu manzara ve seslerle yetinmeyerek ondan daha mükemmel olabilen birtakım estetik eserler meydana getirmektedir. Demek ki sanat, beşerî toplulukların organik faaliyetinden bir parça teşkil etmektedir.

Sanat kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır: Tecrübe, egzersiz, meleke, maharet, hüner gibi... Buradan sanatın tabiatın yaptığı şeylere mukabil, insan hüneri ile meydana getirilen şeyleri ihtiva ettiği ve suni yani tabiatın zıddı olduğu anlaşılır. Fakat bu karşıtlık felsefe bakımından rölatiftir. Çünkü insan, tabiatın bir parçasıdır ve yaptığı, meydana getirdiği eserler yine tabiatın içindedir.

Bir işin, meydana getirilen bir eserin sanat sayılabilmesi için mutlaka bir ilim, bilgi, zekâ, muhayyile, sezgi işi olması; yaratıcılıkla, icatla meydana gelmesine bağlıdır.

Sanat, estetik güzelliği meydana getiren emeğin ürünüdür; sanatçının manevî varlığının maddede meydana getirdiği ahenktir; sanatçının ruhunun, uğraştığı madde içerisinde görünüşüdür ki işte bu görünüş bize güzeli öğretir. Onun konusu "Ben"dir; bu derunî Ben’in görülmesi ve sezginin ürünü ise sanattır. Çünkü manasız olan bu âleme gerçek manayı kazandıran sanatçıdır. Çünkü sanatçı, varlığı kendine göre yorumlar; eserleri ise ferdî ve somut olur.

Sanatı genel ve özel olmak üzere iki şekilde tarif etmek gerekmektedir:

a) Genel anlamda sanat, bilginin pratiğe uygulanması demektir. b) Özel anlamda sanat ise hiçbir fayda gözetmeksizin güzellik ihtiyacının tatminine yarayan konuları meydana getirmek ve bu güzellik karşısında duyulan heyecan ve hayranlığı uyandırmak maksadıyla insanın sezgi yolu ile kullandığı yaratıcılıktır.

Tanınmış İtalyan filozof ve estetikçisi Benedetto Croce’a göre sanat, duyuş ve anlayışta birlik ve ahenk veren histir. Duyuş, bir sanat ifade ettiği için eser bunun üzerine bina edilir. O hâlde denilebilir ki sanat, sanatçının bir şeyi duyduğu veya hissettiği zaman içinde doğan bu hislerin pratik alana intikal ettirilmesi demektir. İşte bu duyuşun da bir hürriyet havası içinde olması lazımdır ki bir bakıma sanat, bize güzeli ifade ettiği gibi hürriyeti de öğretir.

Görülüyor ki his, sanat eserinin yaratılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü tabiat, sanatçının hissi vasıtasıyla şeklini değiştirir ve şiiriyet kazanır. Hissin şiiriyet kazanması şahsi, individüel bir olgudur.

Bir bakıma sanat, tabiatın taklidi olmakla beraber sanatçı tabiatı taklitte özel bir üsluba, bir işleme tarzına malik ve sahiptir ki buradan da şahsiyetin önemi kendini ortaya koymaktadır.

Bir sanat eserinde muhteva ile konuyu birbirinden ayırmak gerekir. Konu, sanatçının ifade ettiği şey; muhteva ise sanatçının nasıl ifade ettiği meselesidir. Böylece sanatta ifade duyuştan sonra gelir ama duyuşla beraber doğar.

Sanatçı; dış varlıkların ve kendi iç hayatının orijinal, kişisel ve sonsuz olan taraflarına ilgi gösterir ve değişmeyen şeylere, kimsenin göremediği, sezemediği, daha doğrusu görüp sezip de ifade edemediği şeylere ışık tutar ve onları dile getirir.

Sanatkârane yaratma gücü; duygu ve iradenin, zekânın ışığı ile gerçekleştiren sentezlerin en yükseği, en manalısı olmak itibarıyla tamamen psikolojik bir olaydır. Nitekim estetik zevk de bütün psikolojik fonksiyonların ahenkli çalışmalarından meydana gelmemiş midir? İşte bunların en başında heyecan gelir. Nitekim sanat heyecanı; hassasiyet, müdrike ve muhayyilenin, şekil ile ifadenin, madde ile ruhun ahenginden ileri gelmektedir. Bunun gibi estetik heyecan, temaşa edilen şeyin karşılıksız idrakinden doğar. Bu da bize estetik faaliyette maddî âleme ilgisizliğin mevcut olduğunu gösterir.

Hasılı sanat, ferdî psikolojik duyuş ve düşünüş havasının sanatkârane bir şekil içinde anlatımıdır. Bu sanatkârane şekil, ferdî düşünüş ve duyuş havasına genellik verir ki buradan da her sanat eserinin millî olduğu kadar beynelmilel olduğu anlaşılır.

Sanatın bir tek gayesi vardır ki o da bütünsel ruhu, zıtlık ve nisbetsizlikleri silerek madde içerisinde göstermek ve ruhla madde arasında bir ahenk kurmaktan ibarettir.

Hayatın, tabiatın ve insanın kurduğu bu ahengin sanatın aynasından görünmesi demek, sanat eseri demektir. Sanatta yüksek derecede bir endividüalizm (ferdiyetçilik) bulunur. Aynı zamanda sanatta süje ile obje arasındaki münasebet çok çeşitli bir malzeme ile ifade edilir: dil, ton, renk, hacim ve kitle hareketleri gibi...

Sanatçı bizim içimizden yetişen, aynı sosyal tesirler altında yaşayan ve aynı dünyada ömür süren bir kimsedir. Fakat bu aynı dünyanın her devirde gösterdiği bir özellik vardır ki işte sanatçı bu özelliği kavrayan ve bize aksettiren kimsedir. Fakat asıl sanatçı, yalnız bu özelliği kavramakla yetinmez; aynı zamanda insanî olanı, her an olageleni, olması mümkün bulunanı da kavrar.

Sanatta süje ile obje arasındaki münasebeti görme, duyma, seziş ve yaratma gibi bağlantılar sağlar. Sanatçı ferdî olan bir şeyi işler, onu kişiliği ile kavramaya çalışır ve neticede genel bir kural ortaya koymaz.

Demek ki sanatçı objesini kendi özel malzemesi ve kendisine has görüşü ile kavrar; ister yanlış ister doğru olsun sanatçı bunlarla ilgilenmez.

Sanat daima insan faaliyeti, insan başarısıdır ve sanat eseri de bilgi gibi özel bir faaliyetin ürünüdür.

İnsan her şeyden önce maddî bir varlık ise de onu diğer canlılardan ayıran ve kendisine kişiliğini kazandıran, onun öz manevî varlığıdır. Çünkü insan diğer canlı varlıklardan ayrılır; onun manevî varlığı sayesindedir ki kendi dışındaki değerler dünyası içinde yaşamakta ve sanat eserleri meydana getirmektedir. İnsanın bu manevî varlığı eşyayı objeleştirmekte ve çevresini yeni bir dünya hâline getirmektedir. Bu objeleştirme fiili de bir şey meydana getirme, bir yaratma, imal etme hâlinde tezahür eder. Fakat her imal fiili bir teknik fiil olduğu kadar aynı zamanda sanat fiilidir de. Ancak sanat fiilinde teknik fiilinden bir fazlalık daha vardır ki bu da yapılanın, yaratılanın herkes tarafından hoşa gitmesidir. Bundan başka süje ile bu süjenin objesi arasında sıkı bir münasebet ve bağlılık vardır ki bu da her kişi arasındaki kaynaşmadan ileri gelir ve işte bu kaynaşma sanatı doğurur. Bu suretle obje; onu yaratan süjenin ritmini, ifadesini, şartlarını alır; süje de bu bakımlardan ona bağlanır.

Gerçek olan bir husus varsa o da insanoğlunun yaşamak için tabiatla boğuşmak, dolayısıyla kendi varlığını idame ettirmek için bu iki kuvveti denkleştirmek zorunda olduğudur. Çünkü insan önce bir organizmadır ve tabii hayatıyla yaşar; sonra sosyal bir yaratıktır ve sosyal yaşayışa ayak uydurmak zorundadır. Daha sonra insan, psişik bir varlıktır; bu itibarla vicdanı, birtakım tasavvurları, hisleri ve aksiyonları ile yaşar ve nihayet insan, her şeyden bir ahenk arayan kişidir. Bu itibarla onun önüne düzenli, zıtlıklardan uzak bir yol çıkmaktadır: Sanat!..

İnsan zihni, maddeden ve maddî ihtiyaçlardan kurtulup tabiat olaylarıyla karışmaya başladığı ve onlarda büyük, esrarlı, gizli bir kuvvet sezdiği andan itibaren hayvandan kurtulur ve evrensel bir kudretin uyandırdığı bu içten duyguya bir beden vermek ihtiyacını duyar. Eşya, tabii manzarasını kaybeder ve zekâ için bir hayal kudreti olur ki işte o zaman sanat doğar. Sanatı meydana getiren şey aynı zamanda duyu organlarına ve akla hitap eden hayallerle bu içten duyguyu ifade etmek ihtiyacıdır.

Bir insanı sanatçı yapan şey, o insanın diğer insanlara üstünlüğü değildir. Sanatçının bünyesi o şekilde yapılmış ve cemiyetle terbiye kendisini bu işe yöneltmiştir. Gerçi sanatçının içinde bulunduğu sosyal çevre, onun istidat ve kabiliyetinin gelişmesine imkân verir ama bu esaslı bir sebep teşkil etmez. Kaldı ki sanatı organizmaya icra ederek, bu duyu organının gelişmesiyle onun bu yöndeki sanat kabiliyetinin de geliştiğine hükmetmemelidir. Çünkü sanatçı duyumlarıyla heyecanını ifade edemez. Sanatçıyı sanatçı yapan sezgi (intuition)dir ve sezgi de doğuştandır. Sanatçıda realite ile olan ilgi ve bağ; sezgi ve duyu sebebiyle kopmuş durumdadır ama bu kopma ve kesilme devamlı olmayıp düğümlenme şeklindedir.

Nitekim sanatçı herkes gibi heyecanlanır; fakat onun heyecanlanışının ayrı bir özelliği vardır: Çünkü sanatçı tabiatı bizden daha başka türlü görür ve bizim her zaman görüp aldırış etmediğimiz olaylar, izlenimler ve temaşa konuları ona ilgi verir. Çünkü o, küçük bir şeyden heyecan duyar. Bu heyecanlar birike birike nihayet kabına sığamaz bir hâle gelir, şuuru tazyik eder, zorlar ve böylece sanatçı önceden aldığı ilhamı ile eserini yaratmaya başlar. Zira sanatçıda ana fikir kendini belli etmiştir ve zihni artık hafıza, hayal ve fikirlerle müştereken çalışacaktır. Kaldı ki sanatçının zihninde gayesi ve işi hakkında açık ve seçik bir plan belirmiştir. Bu belirme de hayallerin ve fikirlerin toplu bir şekilde kuvvetten fiile çıkmaları ile olur. Eser şemalaştırılmışsa ruhi hazırlanma ve ruhi teksif sebebiyle yapılmıştır. Sanatçı, dış âlemden edindiklerinden kendisine en lüzumluları almış ve bu verileri şema iskeleti içine doldurmaya başlamıştır. Ancak sanatçının dış dünyadan aldığı izlenimler, onun kendi ruhi bütünlüğü içinde hayatiyet kazanır ve ruhunun içinde olgun bir hâle gelerek dışarıya aksettirir.

Gerçek, yaratıcı bir sanatçı için her şeyden önce kazanılmış bilginin mevcudiyeti ve bundan sonra da bilginin metodik kullanılması lazımdır. Çünkü sanat şuurla olur. İradeli ve şuurlu bir çalışma sonucunda eser meydana gelir. Bir şeyin şuurlu olması için de o işe dikkat, irade ve muhakemenin karışması lazımdır. Eserin üzerinde şuurla çalışmak ona ahenk, düzen ve birlik sağlar. O hâlde sanat içinde bilgi, şuur ve irade ön planda gelmektedir.

Bununla beraber sanatçının yaratma gücü şuuraltı ve şuursuz hâllerde beslenir. Çünkü şuurun altında bulunan bu alanlar sanatçının hafıza ve muhayyilesini doldururlar. Bütün çağrışımlar (tedai) şuur altında kendiliğinden olur ve dışa aksettirilemeyen türlü temayül ve arzular burada depo edilir. İşte bunlar sanatçının yaratma gücüne etki yaparlar. Çünkü sanatçının yaratma gücünün kökleri buradadır; sanatçı bu hapsedilen izlenim, hatıra ve duygularla ruhen beslenir ve hatta dış dünyadan edindiği şeylerde dahi bu alanın izleri görülür.