Gaziantep ziyaretlerinin en eskilerinden biri olarak bilinir. Rivayete göre bu mıntıkanın, İkinci Halife Hazreti Ömer zamanında İslamlar tarafından fethi sırasında, Hazreti Ali’nin maiyetinde harp ederken şehit düşen beş sahabeden birisidir. Ancak Hazreti Ali’nin maiyetinde gelme rivayeti tarihî gerçek karşısında hükümsüz kalmaktadır; zira Dördüncü Halife bu civara gelmemiştir.
Karaçomak adıyla anılan iki türbe vardır. Bunlardan birisi Karatarla Camii’nin karşısında idi. Tekkelerin ilgası sırasında türbeye ait alametler kaldırılarak yeri dükkân hâline getirilmiştir. Sonra bu dükkân, Hamut Hüseyin tarafından yaptırılan hanın kapısına katılmıştır. İkinci türbe; Sazgın ve Tümp ovalarına hâkim, mıntıkanın en yüksek tepesi üstündedir.
Halk inanışına göre Gaziantep Kalesi etrafında muharebeler olurken bir düşman kılıcının isabetiyle başı gövdesinden ayrılarak şehirdeki türbenin bulunduğu yere düşmüş; gövdesi harp ede ede yukarıda sözü geçen ve kendi adıyla anılan tepeye kadar gelmiş, orada yıkılmıştır. Bunun üzerine savaş arkadaşları her iki mahalde birer türbe yapmışlar; şehirdekine başı, diğerine cesedi gömülmüştür.
Tepedeki türbe, üzeri çatılı iki göz binadan ibarettir. Batı yöndeki gözde eski bir sandukayı havi mezar, doğuda duvar içinde mihrabı olan küçük bir mescit bulunmaktadır. Binaya kuzey tarafındaki taşla çevrili avluya açılan kapıdan evvelce mescide, sonra mezarın bulunduğu mahalle girilir. Hiçbir tarafında yazı ve işaret yoktur; fakat burada bir tarih yattığına dair bazı alametler göze çarpmaktadır.
Karaçomak Tepesi’nde, dairevi düzlüğün bitip sathımailerin başladığı yerde bir sura ait temellerin varlığı açıkça görülüyor. Bu temellerden 15-20 metre daha aşağıda aynı emarelere tesadüf olunmaktadır. İnsan bu duruma bakarak temellerin iç ve dış kale surlarına ait kalıntılar olduğundan şüphe ediyor. Ayrıca türbenin güney tarafında birçok bina temeli, daha güneyde ise terk edilmiş bir mezarlık vardır. Aynı istikamette 100 metre uzakta içi sıvalı bir sarnıç bulunuyor. Bu sarnıcın, tepenin eteğinde aynı adla anılan köyün büyük bir kısmına sahip rahmetli Sadık Dai’nin eşi ve Ahmet Muhtar Göğüş’ün eşi Nafus Hanım tarafından yapıldığı söylendiği gibi; eskiden kalıp adı geçen Nafus Hanım tarafından tamir edildiği de anlatılır.
Tepenin kuzey yönünde, çok dik olan meylin azaldığı yerde dolmuş bir kuyu, bunun doğu tarafında yine tamamıyla dolmuş suni mağaralar vardır. Köylülerin anlattıklarına göre Nafus Hanım burada bazı kazılar yaptırmıştır. Bu sırada yer altına doğru inen birkaç merdiven, sonra bir mozaik tabakası çıkmış ise de ani hastalığı ve ölümü bu işi durdurmuştur. Büyük merdiven taşlarından bir tanesini yıllarca evvel ben de görmüştüm. Köy halkı bu civarda bir define bulunduğu kanaatindedirler. Nafus Hanım'ın bir bakımcıdan aldığı bilgiye dayanarak bu kazıyı yaptırdığını da söylerler.
Köyün batı tarafında, Hengirmen yolu üzerinde ve yolun kuzeyinde "Altın Deresi" denilen bir mevki vardır. Burada köylülerin zaman zaman Bizans altını buldukları, derenin adını bu sebeple aldığı söylentiler cümlesindendir. Ancak Altın Deresi ile Nafus Hanım'ın kazı yaptırdığı yer tamamıyla ayrıdır. Bütün bu emareler ve söylentiler gösteriyor ki Karaçomak’ta bir tarih yatmaktadır.
Türbeyi ziyarete gelenler, duvarlarına niyet tutarak taş yapıştırmaya çalışırlar. Taşlar duvarda kalırsa niyet hâsıl olacaktır. Hayvanlarına hastalık arız olanlar bunları ziyaret etrafında üç defa dolaştırdıkları zaman iyi olacağına inanırlar. Bu taraftan sonra, türbenin kuzey kapısında ileriye doğru fırlamış "Kurban Kayası" denilen yassı bir taş üzerinde kurban keserler. Böylece isteklerinin yerine geleceğine inanırlar. Ziyarete civar olan mahallere bekçi tutulmaz; "Devletli"nin bu civardaki bağ, fıstık ve incirlikleri beklediği itikadı vardır.
Köylülerden bir şey kaybedenler, şüphe ettikleri kimseleri ziyaret üzerine yemine davet ederler. Yeminden kaçınanlara "Karaçomak belini kırsın", "Karaçomak karım olsun" diye beddua ederler. Aynı şekilde yemin de edilir. Tekke ve ziyaretlerin kapatılışı sırasında Hikmet adında bir jandarma çavuşu türbeyi yıkmaya gelir. Bu iş için köylünün yardımını ister. Köylüler isteği reddedince kazma kürek alarak yanındaki erlerle gider. Yukarı tırmanırlarken üzerlerine bir bezginlik ve korku düşer, vazgeçerler.
Ziyaret binasının önünde yaşı asırlarla ölçülebilen büyük bir meşe ağacı bulunmaktadır. Buraya bir özellik ve heybet veriyor. Bu ağacın gölgesinin düştüğü yerlerin ziyaretin vakfı olduğu tevatürdür. Eskiden beri Keleş soyadını taşıyan ve içlerinde Çomak ve Karaçomak adını almış kimselerin bulunduğu bir aile, babadan evlada geçme huddemlik görevi yapardı.
Gaziantep’te başın bulunduğu mahallin dükkâna çevrilmesi sırasında burada gerçekten büyük bir kafa kemiği çıkmış; Rifai tekkesi şeyhlerinden Kamacı Baba bu başı gövdesinin bulunduğu yere götürmek üzere istemiş ise de o zaman belediye zabıta memuru olan Muslu’nun oğlu Mehmet Çavuş merhum bu isteği reddettiği gibi kafa sahibi hakkında da ileri geri bazı sözler söylemiştir. Bu hadisenin ertesi günü adamcağızın ani olarak vefatı halk üzerinde müthiş bir tesir yapmış, ziyaretlere karşı olan hürmet ve inancı kuvvetlendirmiştir.
Karaçomak Devletli'nin asıl adının ne olduğunu bilen yoktur. Ancak muharebede iri ve kara bir gürz kullandığından bu ad verilmiştir. Bu halk rivayetine inanmak icap ederse şöyle bir soru ortaya çıkar: İslam ordularının bu mıntıkaya ilk gelişlerinden beri bin üç yüz bu kadar sene geçmiştir. O zamanki sekene Türk olmalıdır ki bu ad takılabilsin. Dilimizin ucuna Etiler geliyor; "Belki" diyoruz.
Sonra Karaçomak sözü ile Karaçok Türk oymağı arasında bir münasebet var mıdır diye düşünüyoruz. Eski Türklerin yeni hicret ettikleri yurtlarına; eski vatanlarındaki köy, dağ, ova, dere, kabile ve reislerinin adlarını verdikleri malumdur. Karaçomak köyünün isminin buraya çok eskiden göçmüş Karaçomaklar tarafından takılması ve sonra da şimdiki şeklini alması muhtemeldir. Karaçomak kelimesi aynı zamanda türbenin bulunduğu tepenin kuzeyindeki köyün de adıdır.
Mevzumuzla münasebeti olmakla beraber, bir folklorcu olmamız hasebiyle bir noktayı işaret etmek lüzumunu duyuyorum. Şehrimizin yetiştirdiği değerli adamlardan Şair Reşit ve Feylezof Arı Bilen’in mensup bulunduğu ailenin, Karaçomak’tan Antep’e göçen Ihlat Baba adında bir zatın ahfadı olduğunu aynı aileden Sayın Avukat Nail Bilen’den dinledim.
Cemil Cahit GÜZELBEY