Öldü demeye dilim varmıyor. Çünkü yıllardır kendisini görmediğim halde nasıl gönlümde, kafamda, benliğimin içinde yaşıyor idiyse, bundan sonra da öylece yaşaması sürecek. Yalnız bende mi? 1909’un ilkokul çocuklarından 1948’in lise gençlerine kadar bütün Gaziantep öğrencilerinin yüreğinde aynı taşkın sevgi ve saygı vardır. İlki öğrenimimde, orta öğrenimimde, yükseköğrenimimde birçok kişiden ders gördüm. Çalışma anlarımda pek çok öğretmenle, profesörle arkadaşlık ettim. Hiçbiri üzerimde İbrahim Hoca kadar derin iz bırakmadı. O, dört başı mamur bir öğretmendi: Bilgisiyle, öğretim ve eğitim yönleriyle, ahlâkıyla, öğrencilerine ve herkese karşı olan davranışlarıyla, birbirinden yüksek insanî meziyetleriyle…

Birer medrese yavrusu olan eski mektep yerine yeni okulu Gaziantep’te kuran ilk öğretmen İbrahim Hilmi Konuralp’tir. Yurt yönetiminde, düşüncede, toplum hayatında ulusumuza önemli bir dönüm çağı açan 1908 Devrimi’nin hemen ardından Antep’e gelmesi, çevremizin ilk ve biricik mektepli öğretmeni olması, Tanrı’nın onu yalnız öğretmenlik için yaratmış bulunması, karşısında istediği biçimi vermeye alabildiğine elverişli pırıl pırıl zekâ ham maddeleri bulması; büyük başarısının birbirini tamamlayan öğeleridir.

1909-1910 ders yılı içinde Antep Rüşdiyesi’ne "muallim-i evvel" olarak geldiği zaman ben ikinci sınıf öğrencisi idim. O zaman Antep’te altı yedi tane üç sınıflı ilkokul, bir tane de bunların üstünde üç sınıflı "Rüşdiye" vardı. İbrahim Hoca’nın ilk görevi Cuma-i Bâlâ Rüşdiyesi başöğretmenliğidir. Orada bir yıl bile kalmadan Antep’e gelmişti. O zaman 26-27 yaşlarında olması gerekiyor. Sarıklı idi. Ama hem sarıklıların bildiğini biliyor hem dalfesli okumuşların bilmediğini biliyordu. Sonra öğrendik ki babası Söğüt Müftüsü Kütahyalı Müderris Hamdi Efendi’dir; ilk feyzi ondan almıştır. İstanbul’da medrese öğrenimini tamamladıktan başka yüksek öğretmen okulunu da pekiyi derece ile bitirmiştir.

Binası sarı boyalı olduğundan Antep Rüşdiyesi’nin adı Sarı Mektep’ti (Şimdiki Cumhuriyet Okulu). Hocamız okulda her şeyi yeni baştan kurdu: O zamana kadar bilmediğimiz haftalık bir ders programı yapıp astı. Artık hendese gibi, malûmat-ı medeniye gibi, dürus-ı eşya gibi, jimnastik gibi, musiki gibi eskiden hiç görmediğimiz dersleri de okumaya başlamıştık. Eskiden öğrenciler, hocanın çağırması üzerine odasına giderek ders yapar, hocanın uygun gördüğü zaman salıverilirdi. Şimdi "Mubassır Ali Efendi", derse başlama saatini düdükle haber veriyordu. Öğrenciler hocanın odasına gitmiyorlar; dersin bitme saatini de programa göre mubassır düdük çalarak bildiriyordu.

Eskiden ders kitaplarındaki sözleri ezberlememiz şarttı. İbrahim Hoca ezberi kaldırdı. Buna hem zincirden kurtulmuş tutsak gibi seviniyor hem "Ezbersiz ders öğrenme olur mu?" diye şaşırıyorduk. Ama bir gün, bir kap suda eritilen göztaşı içine cebimizdeki demir anahtarı atıp da onun bakırla kaplandığı deneyini yapınca; başka bir gün, elimizdeki gönye ile cami avlusunda durup minarenin kaç metre yüksekliğinde olduğunu ölçebildiğimizi anlayınca derin uykumuzdan sıçrayarak uyandık. Artık okulumuz; Arapça’nın 32 mastar çukurunu, Emsile’nin sîga-i muttaride ve muhtelifesini, 35 babın binasını ezberleten ve cenazenin nasıl yıkanıp kefenleneceğini öğreten okul olmaktan çıkmıştı.

Hocamız, cevaplarını evde yazılı olarak hazırlamamız için bize ödevler veriyor; yazdıklarımızı toplayarak evinde tek tek okuyor, düzeltiyor, altlarına düşüncelerini yazıyordu. Başarılı ödev kâğıtlarımızın altına kırmızı mürekkeple ve o pişkin mercan gibi yazısıyla yazdığı "Aferin oğlum"lar, 55 yıl sonra bile gözümün önünde parlamaktadır.

Öğretmeni bulunmayan her derse o geliyordu. Hepsini de çok iyi biliyor, çok iyi anlatıyor, sanki içiriyordu. Dersi sınıfta öğreniyorduk. Musiki dersini bile o veriyordu. İlk öğrettiği şarkı hâlâ kulaklarımdadır; bu, Namık Kemal’in "Âmâlimiz efkârımız ikbal-i vatandır" manzumesinin bestesi idi. Okulda şarkı öğretilmesi, çevrede büyük bir olay gibi karşılanmıştı.

Ders yılı sonunda, Maarif Kahvesi’nde parlak bir "tevzi-i mükâfat" töreni yapılmıştı. On on iki öğrenci "nutuk" söylemekle görevlendirildi. Konuları ayrı ayrı olan bu nutukları o hazırlamış, günlerce prova yaparak nasıl okuyacağımızı bize o öğretmişti. Matematik bilgisi çok kuvvetli idi. Nitekim sonraları liselerde ve öğretmen okullarında matematik öğretmenliği yaptı. Öğrenciler arasında hiç sevilmeyen matematiği cana yakın bir ders hâline getirmişti. En zor konuları kolaylaştırır, en karışık problemleri insanın kafasına çivilerdi. Elli beş yıl önce ondan öğrendiğim formüller, bütün tazelikleriyle şimdi de kafamda yaşamaktadır. Birkaç hafta önce, dil üzerine yaptığım bir konuşmada konu beni sürükledi de bunlardan birini, (ama çok iyi anlamış ve sevmiş olarak ezberlediğim) şu formülü, dinleyicilerime bir çırpıda söyleyiverdim: "Zü’l-haddeyn mükâbı müsavidir: Hadd-i evvel mükâbı, zait, hadd-i evvel murabbaının hadd-i saniye hasıl-ı zarbının üç misli, zait, hadd-i sani murabbaının hadd-i evvele hasıl-ı zarbının üç misli, zait, hadd-i sani mükâbı."

Pek sabırlıydı. Öğretiminde ve eğitiminde her birimizin yeteneğine ve ruhuna göre ölçü kullanırdı. Vatan, hürriyet kavramları o zaman bütün yurdumuz için yepyeni idi. O her derste sırasını bulur, bize yurt sevgisi, hürriyet sevgisi aşılardı. Sınıfta anlattığı şu fıkrayı on bir yaşımın hayranlığı ile birlikte taptaze hatırlıyorum: Bir Fransız öğrencisine biyoloji sınavında "Kalbin nerededir, göster?" demişler. Çocuk bir eliyle sol göğsünü, öteki eliyle haritada Alsas-Loren’i göstermiş.

Bu örnekler ve anılar kitaplar dolduracak kadar çoktur. İbrahim Hoca Gaziantep’e ilk gelişinde altı yıl görev yaptı. 1943’teki ikinci gelişinde ise görevi beş yıl sürdü. O zaman 65 yaşını doldurarak emekli oldu ve biricik kızıyla baba yurdu olan Kütahya’ya gitti. Ömrünün son dört yılı felçli geçti. Hastalığının ilk bir iki yılında mektup yazabiliyordu; ama sonra onun adına hep kızı Ülker Eşiyok yazdı. Birkaç gün önce postacı evime şimdiye kadar hiç getirmemiş olduğu bir gazete bıraktı: 2 Haziran 1964 tarihli Kütahya Vilayet Gazetesi. İçine bakmadan anladım ki bu bir kara habercidir. Evet, 1883’le 1964 arasındaki şerefli ve başarılı ömür, 29 Mayıs günü sona ermiş!

İbrahim Hoca, Antep’ten birinci ayrılışından sonra Halep’te, İstanbul’da, Bilecik’te, Mudanya’da, Eskişehir’de de görev aldı. Ama en uzun kaldığı yer Trabzon’dur. Trabzon ticaret ve öğretmen okullarında on sekiz yıl öğretmenlik yapmıştır. Orada evlenmiş, kızı orada dünyaya gelmiş, birkaç yıl sonra sevgili eşini orada toprağa vermiştir. Eşinin ölümünden sonra İbrahim Hoca, kızının hem babası hem annesi olmuştur. Eskişehir’deyken sabahları kızının saçlarını nasıl taradığını, onu nasıl giydirip hazırlayarak okula götürdüğünü, o sırada Eskişehir’de ikinci askerliğini yapmış olan ağabeyimden dinlemiştim.

İbrahim Hoca, öğretmenlik dışındaki hayatında iyiliksever bir insan örneği idi. 1919’da yükseköğrenim için İstanbul’a gittiğim zaman Yüksek Ticaret Okulunda hesap memuru idi. Arkadaşım rahmetli Doktor Mehmet Emin Onat’la sık sık ziyaretine giderdik. Bize gurbet sıkıntısını çektirmemek için elinden geleni yapardı. Evinde börek, kavurma yaptırarak kaldığımız pansiyona tabak tabak taşırdı. Her şeyimizle o kadar ilgili idi ki Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşerek Mısır’a yollanan ağabeyim orada geçirdiği büyük ameliyattan sonra İstanbul’a gönderildiği vakit, onun Haydarpaşa Hastanesinde yattığını ben Hoca’dan öğrenmiştim. Hastamızın tedavisi için nasıl çırpındığını, onu Akil Muhtar’a da muayene ettirmek üzere nasıl gün aldığını şimdi bir bir gözümün önünden geçiyor. 1920 Nisanında Antep’te Fransızlarla savaş başladığı zaman, biz beş arkadaş, İstanbul’daki fakültelerimizi bırakarak Antep’e koşmaya karar vermiştik. Beyrut’a kadar deniz, ondan sonra kara yolculuğu hayli para tutuyordu. Bu parayı, sonra ödenip ödenemeyeceğini hiç düşünmeden bize kendisi bulmuş vermişti.

Çok tok gönüllü idi, kimseye minnet etmezdi. Sıkılgandı. Topluluktan kaçardı. Yalnız okuldaki öğretmenliği ile öğrencilere değil; her tutumuyla, her davranışıyla dışarıdaki kimselere de erdem dersi vermiş ve çevremizde bir kültür devrimi yapmış olan bu örnek insanın acısını Gaziantep çocukları unutmamalıdırlar. Bir okula adını verinceye kadar, Cumhuriyet Okulu’nun kapısı üstündeki dershane (ki kendisi orada otururdu) "Konuralp Dershanesi" diye adlandırılabilir. O nur yüzlü, altın kalpli hocamızın mübarek adını bizden sonraki bütün çocukların da saygı ile anmasını sağlayacak bu küçük hizmeti, geliniz el birliğiyle yapalım.