Bugün sizlerle Gaziantep’in meşhur simalarından biri, Hasırcıoğlu Ağa’dan söz açacağım.
Bazı ilim ve edebiyat adamları var ki sağlığında asıl değeri anlaşılmamış, gerçek kıymeti ölümünden sonra keşfedilerek ünlenmiştir. Kimileri ise daha yaşarken etrafını çeviren sevgi, saygı ve takdir duygularıyla şöhretin son basamağına çıkmıştır. Bunun örnekleri çoktur. Örneğin; Divan edebiyatının ölmez şairlerinden Nedim, yaşadığı çağda şimdiki ününe kavuşmamıştır. Nabi ise bugünkü şiir anlamı ve sanat görüşü bakımından aynı edebiyatın ikinci grup şairleri arasında yer aldığı hâlde, hayatta iken talihi yıldızlar gibi parlaktı.
İşte Hasırcıoğlu Hafız Mehmet Ağa da ikinci gruptaki talihliler arasındadır. Yaşadığı devirde Gaziantep’in en büyük şöhreti idi.
Ağa’nın ailesi en az 250 yıldır Hasırcıoğlu s
Ağa 1803’te doğmuş, 1886 Mart’ında ölmüştür. Babasını henüz doğmadan, annesini ise 4 yaşında iken kaybetmiş; ağabeyi Mustafa Ağa’nın yanında büyümüştür. 8 yaşında Kur’an’ı ezberleyecek kadar kuvvetli bir hafızası vardı. Onun bu insanüstü hafızası, sonradan irticalen tarih düşürmesinde en büyük yardımcısı olmuştur.
Ağa; Gaziantep’ten sonra dört yıl kadar Halep ve Şam’da kalarak o devre göre yükseköğrenimini yapmış, aynı maksatla Mısır’a da gitmiştir. Öğrenci ve turist olarak sık sık yaptığı geziler; 1826 yılında Gaziantep’te çıkan vebanın akrabalarından birçoklarının ölümüne sebep olması ve bazı ailevi görevler yüklenmesi üzerine duraklamış, tasarladığı öğretim mesleğinden vazgeçmiştir. Ömrünü babadan kalma emlak ve topraklarının geliriyle mütevazı fakat şen şatır ve zevk içinde geçirmiştir. Onun dilden dile anlatılan fıkraları; eskimeyecek hikmetli ve nükteli birer parıltı hâlinde gelecek yüzyıllara intikal eyleye
Bir Hristiyan Müslüman olduğu için şehrin ileri gelenleri toplanarak
Ağa İstanbul’a gider. Bir ara zamanın Başbakanı olan Keçecizade Fuat Paşa’yı ziyaret etmek ister. Yerli kıyafetlerle giden Ağa’yı içeri almazlar. Ağa hemen bir kâğıda şu beyti yazıp kapıcıya verir, Paşa’ya götürmesini söyler: "Hâk-i pâye ferş-i rû etmek için âmâdeyim, Muktezâ-yı tıynetimdir, ben Hasırcızadeyim."
Kâğıdı okuyan Başbakan makamından çıkar, Ağa’yı merdiven başında karşılar. Devrin iki nüktedanı arasında şu konuşma geçer: — İşittiğime göre İstanbul’a geleli kırk gün olmuş. Sizinle gıyabî muârefemiz bir yana, keçe-hasır münasebetiyle bir de akrabalığımız var. Görüşmemizin bu kadar geç kalması caiz mi? Ağa hemen yapıştırır: — Allah ömürler versin. Efendimiz keçeyi sudan çıkardılar. Kulları ise hâlâ hasır gibi ayaklar altında sürünmekten kurtulamadım.
Bir tarihte Gaziantep’e Arap bir kadı tayin edilir. Kadı halka zulmettiği gibi üstelik de Türkçe bilmez. Bir süre sonra ahali yakınmaya başlar. Her dertlerinde olduğu gibi Ağa’ya koşarlar. Ağa Halep’e gider, kadının azline dair buyrultu alır. Birlikte getirir, mahkemeye gider. Kadıya yaklaşarak "Aşağı buyurun," der ve azil yazısını önüne sürer. Ağa’nın, kadının değiştirilmesi isteğinde ileri sürdüğü gerekçe şöyledir: "Allah bile her millete kendi diliyle kitap gönderdi. Bir Türk memleketinde Arap kadının işi ne?"
Hoşça kalın sayın okurlarım.