NİHAİ METİN
Bebekler iki ve bazen üç gün geçmeyince meme emmez, sonra emmeğe başlar. Bebek yeni doğduğunda annesinin sütü gelmezse, gelinceye kadar pekmezi yağda yumuşatıp çocuğa parmakla yalatırlar. Köylerde günün başka başka zamanlarında, çocuğun her ağlayışında emzirirler. (Bu da: “Ağlamayana mama vermezler” sözünü hatırlatır.)
Köylerde bebek, doğduktan yedi gün sonra bir, kırk gün sonra da bir defa tuzlu su ile çimdirilir. (Banyo edilerek kırkı çıkarılır). Bebeğin uykusu gelmezse belinden bir ustura ile çizdirilir. [Böylece çocuk akıllı olur ve rahat dururmuş]. Keza: bu inanışla ve bebeğin rahat yatması için, damar başlarından [bileğinden, ayak oynakları ve boynunun kökünden ensesinden] bir bez yakılarak dağlanır. Bu maksatlarla, şehirlerde bazen bebeklere afyon kullandırılır.
SÜTNİNE: Köylülerde belli başlı böyle bir kadın olmaz. Yalnız, çocuk komşulardan birine götürülerek emzirilir. [Süt gelmemesi] uzarsa, bu emzirme bazen ufak bir ücret karşılığında başka bir komşu kadına da temin ettirilir.
AL BASMASI: [Al basması]na “Al bastı, ağırlık çökme, üstüne ağırlık çökme” de denir. Kâbus manasına gelir. Bu hâl, lohusanın uyku hâlinde olur. Alkarı, lohusanın gözüne bazen çok sevdiği bir kadın biçiminde görüldüğü de vakidir. Yani her hâlde korkunç bir kıyafette görünmesi şart değildir.
Bu hâllerin bir örneği: Bir hayli şekil veya hayalât; erkek, kadın veya kız ile boğuşmalar duyulur, aynı zamanda anne yenildiği zaman çocuğun üzerine saldırıldığını görür gibi olur. Böyle bir [al basması] geçiren bir annenin bebeği mesela on gün sonra ölmüş olmakla, çocuğun ölümü buna atfedilir. Ve bu kanaat taşınır.
Al bastı şekillerinden bir örnek daha: Vaktiyle bir kasabada [H. kasabasında] bir lohusa kadın kocası evde olmadığı ve yalnız kaynanası olduğu bir gece lambayı söndürüp yatmış. Kadın uyuyunca bir kocakarının elinde bir mendili silkelemekte olduğunu görmek suretiyle korkmuş ve kendisini al basmıştır. Ve “O kim?” diye bağırarak uyanınca kaynanası: “Kızım benim!” diyerek kendisini korkudan kurtarmak istemiştir. Fakat sonra, o kadının dili tutularak ölmüştür. Ölürken dili bir müddet açılmış ve kendisine yenilmesi teklif edilen bir yemeği çiğnemek istemişse de, ağzına alıp gevelemiş ve çiğneyememiştir. Ancak “Hakkınızı helâl edin!” diyerek ölmüştür.
Albastı çocuk doğmazdan evvel, kadın gebe iken de olur. Kadının kocası evde bulunmayıp dışarıda olduğu zaman yalnız yatan, ıssız ve karanlıkta yatan kadında da olurmuş.
AL BAĞLAMA: Bu maddede, adı geçen yazının 6 numarasında etraflıca yazılı ise de, bir örneğini daha eklemek isterim. Kendisine çok hüsnüniyet beslenen, çok iyi adam olduğuna inanılan [derviş, şeyh, hoca vs.] adamlara ve çok defa da [köylerde] abdallara “al bağla”tılırmış. Al bağlayan adamın terliği [takkesi] lohusanın başı altına konulup yatılınca al basması vaki olmazmış.
Al bağlayan adam, eline bir kılıç veya başka silah alıp duvarlara, sağa sola çarparak bir takım sövmelerden sonra: “Bir daha benim silsileme, silsilemin silsilesine uğramayacaksınız, kokumun olduğu yerde bulunmayacaksınız” dermiş.
İki lohusanın karşılaşması: İki lohusa karşılaşırsa, birbirine kırkı basarmış ve bebekleri zayıflar, büyümezmiş. Bunun için, böyle iki lohusa karşılaşınca, birbirine iğnesini vermek veya öpüşmek lazımmış.
YÜRÜMEYEN ÇOCUKLAR: C. Cahit Güzel’in yazısının 8 numarasında çocuklar ve hastalıklar hakkında tedbirler ve inanmalarda söylemeyen çocuklar anlatılmıştır. Annesinin sütü kendisine yaramayan, zayıf olan, çelimsiz olan çocuklar çabuk yürüyemezler, böyle çocuklar ne zaman yürüyebilirlerse yürür. Buna ancak ufak bir tedbir yapılmaktadır: Diz kapağının arkasındaki çukura zeytinyağı çalarlar. Çocuğun yürümemesine bir sebep de çocuğun hadden fazla şişman bulunmasıdır.
ÇOCUK HAMAMI: Beşik düğünü; Çocuk kırk günlük olunca hamamda kırklanır ve yatırılır. Her şeyden evvel, bu çocuğun bittabi batılmasını mucip oluyor ve sonra çocuğu yıkıyorlar; çocuğu bazıları hamamın en iç kurnasında, ortada ve bazısı dışta raftaki serince yerinde yıkarlar.
Çocuğun doğumundan yedi gün sonra, lohusanın yatağı kaldırılır, çocuğa beşik alınmıştır. Lohusayı eğlendirmek için saz yaparlar, çalgı çalınır; bir gündüz ve bir gece âlemi olarak sürer. Sofu kimseler mevlut okurlar. Şehirde böyle âdet yoktur.
DİŞ BULGURU: Diş buğdayı yahut diş hediği merasimi: Çocuk dişi çıkmaya başlayınca [belirince] bir miktar buğdayı kaynatarak [hedik] yaparlar. Bazı kimseler hediğin üzerine şeker de serperek komşularına dağıtırlar. Hedik gönderilen kabın içine, hediği alan kabı geri çevirirken içine para yahut mercan —bulunmazsa boncuk vs. gibi— [nazara karşı] bir şey koymak âdettir. Kabın içine mercan koymak; çocuğun dişlerinin mercan gibi olmasını temenni için imiş.
AD KOYMA İLE İLİŞİKLİ ADETLER VE İNANMALAR: Çifte ad verme. Ad değiştirmenin sebepleri. Ad konurken hediye götürme.
AD KOYMAK: Çocuk doğduktan üç, beş, yedi veya yirmi gün kadar sonra olur (Köylerde). Ad koymanın bu geciktirilmesi (Ad bulmakta müşkülpesentlik ve ad beğenmemek ve bir ihmal dolayısıyladır.)
Çocuğa ad konacağı zaman: Çocuğun babası veya akrabalarından gelen veya büyük tanılan birisine yahut (Sofu adamlar teberruken) bir hocaya ad koydururlar. Hoca kendi düşündüğü, aklına estiği bir adı koyar: Çocuğun kulağına, yavaş sesle bir (ezan) okuduktan sonra üç defa; “Ey çocuk senin adın...” der.
Çocuğa vurulacak ad: Bazen, babasının adı veya akrabadan en büyüğünün adı. [Çocuk büyüdüğü zaman yerini tutabilmesi düşüncesiyle]. Keza akrabaların ölmüş olanlarından bir iyisinin, mesela zengininin adı o inanma ile ad konulur. Ad koymanın bu biçimi, yani aileden bir ölünün adını koymak ise, birçok yerlerde uğurlu ve hatta doğru görülmez.
[Not: Esasen bu gibi tekellüflerin boş şeyler olduğu tabiidir.]
AD DEĞİŞTİRMEK: Sonradan bir annenin eski adı beğenmemesiyle olur. Böyle bir hâl köylerde çok bulunmaz. Bununla beraber büyük adamlarda bile bu biçim şey vardır. Hatta [Suboğazı köyünde] “İbiş” adındaki bir köylünün kendi adını beğenmemekte olduğunu gördüm, [bu babaya ait bir kusurdu]. Bir masal veya efsane kabilinden, daha doğrusu bir nekre ve latife olarak: Adamın birisinin ismi “Sıpa” konulmuş. Adam bundan daima müteessir olduğundan arkadaşları bu ismi değiştirmek üzere kendisinden bir ziyafet istemişler. Adam ziyafeti vermiş. Fakat bu sefer arkadaşlarından nekre ve latifeci birisi: “Arkadaşlar bir sıpa büyüye büyüye ne olur?” deyince öbürleri: “Eşek olur” demişler.
Ad konurken bir hediye getirildiğini göremedim.
SÜNNET DÜĞÜNÜ: Sünnet gecesi yapılır, buna [kına gecesi] adı verilir. Ve bir saz âlemi ile çalgı çalınıp eğlenilmekle başlar. Bu eğlenti sırasında ellere kına da yakılır. Bazı kimseler bu düğünün yerine mevlut okutmak suretiyle yaparlar. Ve çocuk ertesi gün sabahleyin sünnet edilir. Sünnet edilirken de çocuğu kucağında tutan adam (Kirve) olur. [Bu sözün aksine olarak “kivre” diye kullandığı da vakidir].
ÇOCUĞU MEKTEBE BAŞLATMA — DİL BURMA: Köylerde çocukları okula başlatmak pek basittir: Öyle çocuklar bilirim ki, anasının babasının haberi olmadan bir hevesle okula gelip kayıt edilmişlerdir. Böyle çocuklar sonraları okula iyi devam da ederler. Fakat daha sonraları da bundan memnun kalmayarak çocuğunu okuldan vazgeçirmek, alıkoymak için çalışan babalar da çoktur. (Çünkü bir hesapta: çocuk, babasının gördüğü işlerden kaçınırken, baba oğluna arz-ı ihtiyaç eder).
Çocuğunu kendisi okula başlatan baba [bazen babası ölü ise ana] lar pek azdır. Köylerde okula başlatmak için belli başlı bir usul, adet ve tekellüf yoktur, denebilir.
(Başpınar) Cemil GÜÇYETMEZ