Dedem bu parayı gözden çıkardığını kesin olarak anlayınca paraları tekrar onun önüne doğru itmiş, "(Git bu para ile iki çift bilezik al. Gelinini babasının kapısına çağırt. 'Kızım bizim oğlan cahillik etti, sonra pişman oldu. Bak sana bu bilezikleri yolladı' diye eline ver. Eminim dövüşsüz, davasız çarşafını giyer ve önüne düşüp eve gelir)" demiş. Davacı birkaç gün sonra gelip elini öpmüş ve ona hayır dua etmiş.

Sert dış cephesi altında duygulu bir kalbi olduğu da muhakkaktı. Babam sık sık bu hikâyeyi anlatırdı: Birinci Dünya Savaşı içinde buğday ve diğer besinlerin ateş pahasına çıktığı zamanda Arpacı Duran Ağa, büyük bir çıkın içinde satılan o yıl hâsılatının tutarını getirmiş. Altınlar, Mecidiyeler, çeyrekler sayılıp fişek yapılırken dedemin yüzünü önce bir yas kaplamış, sonra ağlamaklı bir sesle birkaç kere "Yâ Rabbi tövbe, yâ Rabbi tövbe" çekmişti. Ailenin biz çocukları, şeker ve dondurma yemek ümidi ile ondan para koparmaya kalkınca yüzünü sarkıtır, öfkeli bir sesle: "Ne yapacaksın parayı, evde her şey var. Sen para gökten yağıyor mu sanıyorsun?" diye çıkışırdı. Biz sonunda yumuşayacağını bilerek mızıldanıp vızıltıda direndikçe; lüzumsuz yere para harcamanın Hak Teâlâ nezdinde makbul olmadığı, israfın haram olduğu hakkında uzun öğütlere girişirdi. Fakat sonunda gene de ona elini evlik entarisinin koyun cebine sokturur, oradan ya bir yüzlük ya da bir ellilik çıkartırdık. Başını yüzümüze bakmak istemiyormuşçasına bir yana çevirerek "Al, bir daha da para isteme" diye hışımla bize uzatırdı. Amma bayramda elini öpmek için birkaç düzünemiz etrafını alınca gözlerinin içi güler, öpenlere "Berhudar ol" diye avucunu uzatırdı. Baş eğlencesi; paranın nispi değerini henüz öğrenmemiş olanlara avucunda Mecidiye kadar bakır bir kel beşlik, üçlük ile bir Mecidiye çeyreği uzatmak ve "Beğendiğin birisini al" diye muziplik yapmaktı. Tabii henüz aklı ermeyenler iri yarı, kırmızı, bakır bakır kel beşlik üçlüğüne yapışır, o da bu hâle kıs kıs gülerdi. Mecidiye çeyreğine atılmaya başlayanları bu oyundan azat ederdi. Onun para ile ilgili bize karşı tutumuna yıllarca alışmış olan beni, bir gün iyiden iyiye şaşırttı: On üçündeydim ve Sarı Mektep’i bitirmiştim. Beni okumak için İstanbul’a göndermeye karar vermişlerdi. Ertesi gün sabah ezanı Belediye Hanı'ndan Mithat San’ın işlettiği, tarih-i kadîmden kalma bir Ford otomobili ile yola çıkacaktık. Son akşam yemeğinden sonra beni yukarıya, odasına çağırdı: "Evlat, İstanbul’a gideceksin. Büyük beldedir. Birçok kötü kişiler ve kötülükler vardır. Sakın ola ki okumaya gittiğini unutup şeytanın iğvâsına kapılma. Şu kâğıttakileri de yolda iyice okuyup hafızana nakşedersin" diye elime dörde katlanmış bir kâğıt tutuşturdu. Sonra eşik başındaki o mâruf dolabının kilidini çevirdi. Önüne rastlayan hac taslarından birinin içinden iki çil altın seçti ve bana uzattı. "İyi bir yerine sakla. Sakın başın iyice dara gelmeden harcamaya kalkma. Tramvaya veya vapura binince de yankesicilere çarptırma" dedi.

Daha o zaman bu üç şeyin ne anlama geldiğini de iyi bilmiyordum. Fakat İstanbul’daki, fırsat buldukça ziyaretine gittiği halamdan, her gelişinde parasını yankesicilere çarptırdığını öğrenince uyarmasının anlamını daha iyi kavradım.

Onun ölümünü İstanbul'da babamın bir mektubundan öğrendim, çok üzülmüştüm. Fakat gençliğin kafasında esen karayel fırtınaları ve yatılı okul hayatı yüzünden kaybın büyüklüğünü ve gerçekliğini iyice hissedememiştim. Yaz tatilinde eve dönüp de onun odasının kapısının kilitli olduğunu, selamlığın kahve ocağının söndüğünü ve gidip gelen cemaatin kalmadığını fark edince onun hayatımızdan neleri beraberinde alıp götürdüğünü daha iyi ve gözümü yakan bir acıyla hissettim.

(Sabah)