(Sayfa 130’dan devam)
"Eh, Allah’a emanet olsun," diye ilk cemaat ayaklanınca, bir elini yüzüne siper ederek hafif tertip kestirmeye koyulan dedem de irkilir ve misafirleri geçirmek için doğrulurdu. Ramazan’ın renkliliği ve çekiciliği, o eski kuşak ve çocukluk yılları ile birlikte silinip eskidi gibi geliyor insana.
Selamlığı evin çocukları için son derece çekici duruma getiren çeşitli sebepler vardı. Gündüzleri ortayı boş ve selamlık odasının kapısını açık bulunca içeri dalar, nargilelerle fıskiye yarışı yapardık. Nargileleri, oda kapısının karşısında dizili oldukları masanın üstünden alır, yan yana halının üstüne dizerdik. Sonra her birimiz bir marpuç yakalayarak bütün kuvvetimizle üfler, lülenin geçtiği delikten suyu kimin daha yükseğe fışkırtabileceğini denerdik. Bazen erkek çocuklar, sigara tablalarında unutulan izmaritlerin tütünleri ile bir baş nargile sararak öksüre tıskıra ve gözlerimizden yaşlar akarak tütün içme talimleri yapardık. Bu oyun esnasında bazen suçüstü yakalanır kovalanır, bazen de şikâyet edilen dedemden azar işitip bir iki şamar yediğimiz de olurdu.
Diğer bir eğlence kaynağı da Ahraz’a ya da Hacı Arap’a muziplik tertiplemekti. Özellikle rahmetli Ahraz çok derdimizi çekerdi: Bazen çocuklardan biri parmaklarına tutkal veya fıstık sakızı bulaştırarak onu bıyıklarını burmaya ikna ederdi. O önce Kayser Wilhelm’inki gibi süngü hâlinde gözüne doğru yükselen gür bıyıklarını hayranlıkla pencere camında seyreder; fakat elini dokundurup yapışkanlığı hissedince gözlerini ayırıp üzerimize yürürdü. Bir eliyle bastığı avludaki tulumbanın serin sularını yüzüne vurdukça sakız daha da donar ve bıyıklar yüzüne yapışan iki çomak hâline gelirdi. Fakat en duygusuz muzipliği ona Ramazan’da tertiplerdik. Akşam namazına başlamadan önce, ona ibadet ediyormuşçasına kerevetin başucuna yerleştirdiği üç sigaradan birisini secdeye yatınca aşırır, gizlice başını açıp tepesine bir iki kibrit ucu yerleştirirdik. O tekrar secdeye yatınca da sigarayı yerine koyardık. Bu zamanlarda Ahraz’ın iftar sigarasını yakışı ancak uzaktan gözetlenebilirdi. Çünkü kötü bir talih eseri olarak ilk ateşlediği sigara "dinamitli" olursa üzerimize saldırışı gerçekten korkunç olurdu. Yüzüne kapanan haremlik kapısının gerisinde müthiş çığlıklar koparır ve kapıyı kıracakmış gibi yumruklardı. Fakat işler yolunda giderse, patlama ikinci veya daha iyisi üçüncü sigarada baş gösterirse, sarıya çalan iri gözlerinde hafif bir gülümseme ile bizi yalancıktan kovardı.
Hacı Arap şakadan hiç anlamayan ve her seferinde bizi "Efendi"ye şikâyet eden bir adamdı. Medresede epeyce "nasara yansuru" çektiği, beyaz sakallı ve uzun cübbeli ilmiye kılığı ile de gezdiği için kendini öteki kapı yoldaşlarından farklı ve önemli görürdü. Evin bitişiğindeki mescitte akşam ve sabah ezanlarını okuyuşu, mescidin bir çeşit kayyımlığını yapışı da onun bu üstünlük vehmini pekiştirirdi. Benim selamlık livanında elimi kolumu sallayarak ezberlemeye çalıştığım şiirlerle alay eder, gittiğimiz gâvur taklidi okulları horlardı: "Dede derede darı topluyor, eşek tepede otluyor… Bu da okuma mı? Okuma dediğin nasara, yansuru, nasran, nasırun..." diye Arapça fiil çekimlerini durması gereken noktadan da öteye götürürdü. Bazen benim inşat gayretlerimden coşup "Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu" diye boş su tenekesi kadar tannan sesi ile ilahi okumaya koyulurdu. İşte bizi ona sataşmaya zorlayan bu üstünlük vehmiydi. Kahve ocağında kahveleri o pişirir, tepsiye yerleştirerek içeri götürürdü. Fakat bu işi bir dakika için olsa bile mangalın önündeki kürsüsüne yerleşmeden yapamazdı. Kahvenin köpüğünü üç beş kere kabarttıktan sonra sağ eline cezveyi, soluna da fincanları sıraladığı tepsiyi alır; büyük bir itina ile kürsüsünden kıpırdamadan önce cezvedeki köpüğü fincanlara taksim eder, sonra da üstlerini tamamlardı. Tabii bu nazik iş bitince de dengeyi bozmadan, fincanları çalkalamadan yerinden kalkmak hayli maharet isterdi.
(Devam edecek)