30 Nisan 1960 Cumartesi günü başkanı bulunduğum Gaziantep Kale Gençlik Kulübü Futbol Takımı, iki maç yapmak üzere Urfa’ya gidiyordu. Gençlerin ısrarı üzerine kafileye ben de katılmıştım. Cumartesi sabahı hususi bir otobüsle Nizip’e doğru kafilemiz hareket etmişti. Gaziantep-Nizip yolunda karayollarının kum taşıyan arabalarına, yol yapma makinelerine, virajları ortadan kaldırmak için yapılan çalışmalara sık sık rastlamıştık. Solumda bulunan şoför hem direksiyonu kullanıyor hem de söyleniyordu: “Yolu asfalt yapmaya hazırlanıyorlar. Asfalt olunca Antep-Nizip arasını daha kısa bir zamanda kat edebileceğiz. Bu hükûmetin yol yapmasına diyeceğimiz yok.” diyordu.
ZEYTİN VE FISTIK AĞACI YETİŞTİRMEK
Gaziantep-Nizip yolunun sağ ve solunda bazen zeytin ve fıstık bahçeleri, bazen bağlar uzanıyor. Yamaçların çoğunun ise boş olduğu göze çarpıyor. Otobüste hemen arkamdaki sırada oturan bir genç sporcu bana “Başkanım!” diye seslenmiş ve devam etmişti: “Dün gazetede okudum. Tokat vilâyetinde toprak muhafaza işlerine bakan bir orman mühendisi varmış. Dik yamaçları dahi kısa zamanda orman hâline getirmiş. Yamaçlarda yere paralel olarak setler yaptırmış. Setlere ağaç fidanı diktirmiş; yamaca yağan yağmur setlere gelince setler boyunca akıyormuş ve böylece fidanlar kendiliğinden sulanıyormuş. Tokat’ın işe yaramayan yamaçlarında bu usul ile kısa zamanda orman yetiştirilmiş. Bu usul bizim Antep’imizde de tatbik edilse, şu yamaçlara setler yapılsa, setlere zeytin ve fıstık fidanları dikilse, yağan yağmur bu fidanları kendiliğinden sulasa, Antep’imizin de boş yamaçları işe yarasa olmaz mı?” diye sordu.
BARAK OVASI
Nizip’i geçmiş, Birecik’e doğru Barak Ovası’nda yol alıyorduk. Gençlerimiz tarihin meşhur başşehri Karkamış’ın ve tarihî Belkıs şehri harabelerinin nerede olduğunu birbirine soruyorlardı. Erkek sanat enstitülü bir öğrenci: “Tarihte bu topraklarda yüz binlerce insan yaşamış ve büyük medeniyetler kurmuşlar; bugün ise bu ovalar neden ıssız?” diye bana sormuştu. Bu gence cevaben tarih kitaplarında okuduklarımı nakletmiş ve demiştim ki: “Eskiden bu ovada Fırat Nehri’nden istifade edilerek sulu ziraat yapılırdı. Toprak ve iklim pamukçuluğa müsait olduğundan dünyanın en iyi pamukları bu bölgede yetiştirilirdi. Tabii şartlardan istifade etmesini bilen Romalı ve Bizanslılar refah içinde yaşamışlar ve büyük medeniyetler kurmuşlardı. Bugün Fırat Nehri üzerine bir baraj yapılarak Barak Ovası sulanırsa, Türkiye büyük bir hazineye kavuşmuş olacaktır.” diye sözümü bitirmiştim.
BİRECİK’TE TREN
Türkiye’nin en büyük nehri olan Fırat uzaktan gözükmüştü. Yurdumuzun en uzun köprüsünün manzarası da heybetli idi. Sağımızda bir lokomotif dumanı yükseliyordu. Bu duman, Gaziantep-Karkamış demiryolunun Nizip’ten Birecik’e kadar olan kısmının ray döşenmesinin bittiğini haber veriyordu.
BİRECİK KÖPRÜSÜNDE GENÇLİĞİN TEMENNİSİ
Birecik Köprüsü’nde otobüsten inmiştik. Köprünün tam ortasında hızla akan toprak renginde muazzam su kütlesini seyrediyorduk. Fırat Nehri, Anadolu toprağının yarısının suyunu ve toprağını alıp hızla Suriye ve Irak’a doğru götürüyordu. Kafilenin umumi kaptanı bütün gençlerin hislerine tercüman olmuş ve elleriyle Barak ve Suruç ovaları cihetini göstererek: “Bu su Suriye’ye doğru akmamalı. Kanallarla ovalarımıza yayılmalı. Topraklarımızı canlandırmalı; enerjisiyle gecelerimizi aydınlatmalı, fabrikalarımızı işletmeli!” diye bağırmış ve gençler tarafından alkışlanmıştı.
SURUÇ OVASI
Birecik’in arızalı tepelerini geride bırakmış, uçsuz bucaksız Suruç Ovası’nda hızla yol almıştık. Her taraf düzlüktü, ekinler o kadar gelişmemişti. Her hâlde az yağmur yağmıştı. Ben yine barajı düşünmeye başlamıştım. Fırat üzerinde bir baraj kurulduğunu farz etmiş, geleceğin büyük Türkiye’sini gerçekleştirecek bu imkân üzerinde hayal kurmuştum.
URFAYA YAKLAŞIRKEN
Suruç Ovası’nı da geride bırakmış, Urfa tepelerine tırmanıyorduk. Genç sporcunun biraz önce Nizip yolunda söylediği orman mühendisinin Tokat vilâyetinde tatbik ettiği usul hatırıma gelmişti. Bugünün çıplak Urfa tepelerini ormanla kaplı farz ederek kendi kendime gülümsüyordum. Tam bu sırada bir genç, “Urfa gözüktü!” diye bağırarak beni hayalimden ayırmıştı. Virajlardan ağır ağır Urfa Ovası’na otobüsümüz iniyordu. Gözümüzün önünde muazzam Urfa Ovası uzanıyor; Urfa şehrinin uzaktan güzel bir görünüşü vardı.
URFA’DA
Cumartesi ve pazar gençlerle Urfa’yı gezdik. Ahmet Kasalı, İbrahim Demirkol, Ahmet Yurtsever, İsmail Göktekin gibi sporcu Urfalılar kafilemize büyük kolaylık gösterdiler. Urfa halkının misafirperverliğine minnettarız.
Bu yazıları Urfa’nın Aynzeliha Parkı’nda bir çınar ağacı gölgesinde yazıyorum. Hemen önümde içi balık dolu bir havuz uzanıyor. Gençler havuzda kayıkla geziyorlar. Solumda Urfa Kalesi, arkamda İbrahim Halil Efendimizin doğum yeri, sağımda Döşeme Camii, önümde meşhur havuzlar uzanıyor. Bu yerler hakikaten ziyaret etmeye değer. Şehirde yapılan imar hareketlerinden, Et ve Balık Kurumunun yaptırmakta olduğu tesislerden bütün Urfa halkının memnun olduğu anlaşılıyor.
URFALILAR BARAJ İSTİYOR
Urfalılar, memleketlerinin kurtuluşunu barajda buluyorlar. Bir berber dükkânına girmiştim. Tıraş olurken beni tıraş eden usta: “Biz Urfalılar her gün rüyamızda ovamızın sulandığını, barajın yapılmakta olduğunu görürüz.” demişti. Bir müşteri de ilave etmişti: “Ağabey, sen Harran Ovası’nı gördün mü? Ah bir suyumuz olsa, Harran’ı Türkiye’nin en verimli yeri hâline getiririz.” demiş ve içini çekmişti. Urfa’nın şehir stadında maç seyretmek için bekliyoruz. Henüz maç başlamamıştı. Oturduğumuz yerden Urfa Ovası bütün haşmetiyle gözüküyor. Merkez Kumandanı benim ovayı uzun uzun seyrettiğimi görünce dedi ki: “Bu ovanın toprağı bugünkü hâliyle bire kırk veriyormuş, ova çok verimlidir. Sulanabilse Türkiye’nin ambarı olur.” Maç başladı. Urfa’nın sporsever Valisi de geldi. Maçtan ziyade zihnimi Urfa Ovası meşgul ediyor. Dayanamadım, Yeni Adım gazetesinin 21’inci sayısında Gaziantepli, Urfalı, Adıyamanlı hemşehrilerime Fırat Barajı konusunda yazdığım açık mektubu Vali Bey’e gösterdim. Maçlara çok meraklı olan Vali Bey, maç seyretmeyi bırakarak çok uzun olan açık mektubu okudu ve “Bir bölge halkının tamamını ilgilendiren müşterek bir davayı açıklayan bir yazıyı ilk defa okuyorum. Bu ovalar sulanırsa gerçekten Türkiye’nin en büyük ambarı olur.” dedi.
Avukat Hulûsi YETKİN 6 Mayıs 1960 (Yeni Adım Gazetesinden)