Sonbahar (güzün), ekin mevsimidir. Geçen kış ve yazdan sürülen, gübrelenen (zibillenen) tarlalara [1] bu zamanda (bider, bizir) tohum ekilmeye başlanır. Tarlası sulu olanlar ekilmezden bir hafta veya on gün evvel tarlarını darbız eder, yani sularlar. Tarlanın kepir veya kıraç olmasına göre o müddet değişir. Kıraç tarlanın darbızı daha evvel, kepir tarlanın darbızı ise daha sonra yarar. (Tarla sulandıktan sonra ekilebilir hâle gelir.) [2] Deşti (susuz) tarların ekimi sulu tarladan daha sonradır. Çünkü onların ekilmesi için yağmurların tarlayı iyice sulamış olmasını beklemek lâzımdır. Gerek sulanan ve gerekse deşti tarlalara bider, biderci denilen kimseler tarafından el ile serpilerek ekilir. Onun için biderin düzgün, yani ne fazla sık ne de fazla seyrek ekilmemesinde bidercinin maharet ve hüneri bahis konusudur. Bu sebeple biderciler, köyden köye çağrılarak bütün mevsim bider ekerler. Başka mevsimlerde ise pek az çalışırlar.

Büyük çiftçiler bu gibi iyi bider eken adamları kendilerine bağlamak için o adamın hesabına bir miktar araziye buğday ekerler. Bu ekilen tarlanın geliri tamamen biderciye ait olur. Bu usule (şekere ekmek) denilir ki çiftçiler ekseriya yanlarında senelik çalışacak adamlarına, senelik ücretlerine mukabil bu şekilde şekere ekerler. Bu suretle ekilen bider muayyen zaman sonra güvermeye başlar ve bir karıştan fazla boylandıktan sonra (göcek) adını alır. Sonbaharın yağmurlu gitmesi o seneki mahsulün üzerinde çok mühim tesiri olduğundan (gurguaz) yani yağmursuz geçen güz aylarında sulu tarlaları sulamak ihtiyacı vardır. Güz aylarının yağmurlu geçmesine: "Bu sene maşallah senemiz güzel gitti." derler. İlkbaharın son aylarında başaklar kılçıklanmaya (baş tutmaya) başlar; içleri dolmuş yani katılaşmış olan ekinlere (firik) derler ki bu devreden sonra daneler tamamen sertleşir. Firik zamanında buğdaylardan bir miktar biçilerek başaklar saplarıyla beraber avluda yakılır. Daha doğrusu bu yarı dolmuş daneler böylece kızartılır. Sonra kapçıklardan (daneyi muhafaza eden kısım) ayrılarak çuvallara konur. Buna (firik ütmek) derler. [3]

Firik evlerde bir zahire olarak değil; ara sıra pilav yapmak ve şehirlilere hediye edilmek üzere mahdut miktarda ütülür. Mayıs ortalarına doğru cılban, küşne ve mercimek yolmaları başlar. [4] Bunların boyları kısa ve sapları yumuşak olduğundan el ile yolunurlar. Bunlar kolaylıkla yolundukları ve az miktarda ekildikleri için uzak köylerden hususi yolmacılar getirmeye lüzum yoktur. Köyün çoluk çocuğu, baba ve anneleri ile beraber bu işi yapabilirler. Bunu müteakip arpa yolması başlar. Bu da buğday yolması kadar yorucu ve çok değildir. Buğday yolması için başka köy hatta kasabalardan güçlü ve kuvvetli yolmacılar getirtilir. Bunlar yolma yoldukları köyde yolma sahibinin evinde yatar; yiyecek ve tütünlerini ona tedarik ettirirler.

(Abereci) denilen bir kısım yolmacılar vardır ki bunlar bir ırgatbaşının idaresi altında yakın köylerden toplu olarak gelir, çalışır, akşam üzeri de köylerine dönerler. Bunlar ekseriya dere köyü denilen ve bağcılık, bahçıvanlıkla geçinen yani ekinleri çok az olan köylerden gelirler.

Yolmacılar bir sıra hâlinde tarlanın hatları üzerine dizilir; el veya orakla yolmaya başlarlar. Demet demet hat üzerine bırakılan başaklara (şimel) derler. İçlerinden birisi bu şimelleri bir araya toplayarak tarlanın içinde birtakım hömekler yani kömeler vücuda getirir. Yolmacılar güneş doğmadan evvel hata girer (yolmaya başlar), gün batıncaya kadar yolarlar. Yalnız saatte bir, beş dakika kadar istirahat ederler. Kuşluk yemekleri güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra gelir. Bu yemek ekseriye ayran-ekmek, domates-ekmek gibi şeylerdir. Bu yemekten sonra yarım saat istirahat edilerek tekrar işe başlanır. Öğle yemekleri de bu gibi şeylerden ibaret olan yolmacılara, akşam eve döndükleri zaman ayranlı çorba veya pilav verilir. Buğday yolması, yolma zamanının en hararetli devresidir. Yolunan tarlaya yolma sahibi veya herhangi hatırı sayılır bir kimse geldiği zaman yolmacıların birisi bir tutam sap alarak geleni karşılar ve elini havaya kaldırarak şimel tepesi üzerinde gezdirir. Bunun üzerine bu suretle ağırlanan kimseler de o yolmacıya bahşiş verirler.

Yolmasını bitiren ekinciler son akşam bir kurban keserek hem mahsulün bereketini takdis ederler hem de yolmacılara bir ziyafet çekerler. O akşam yenilir, içilir ve eğlenilir. Yolmacılar günlerden beri güneşin altında orak çalmanın (orak biçmenin) acısını çıkarırlar. Buna (kurtumcalık) derler. Buğday için hususi olarak getirilen orakçılar vardır ki bunları da aynen biderciler gibi yolmadan yolmaya çalışırlar, diğer mevsimlerde pek az iş tutarlar.

Orakların büyüklükleri itibarıyla birkaç nevi vardır. En ufak nevine (mencel), en büyüğüne de (çevirme) derler. Orakçılardan bir kısmı ellerine; uçlarında parmak şeklinde tahtalar merbut birer meşin eldiven takarlar. Buna (kef) derler. Bunun faydası hem elin muhafazası hem de ağaç parmaklar yardımı ile daha çok buğday başağını kavramaktır. Bu şekilde yolunan başaklar kucak kucak hatların üzerine bırakılır ve bir yolmacı tarafından tarlanın muhtelif yerlerinde (ravak) denilen kümeler hâlinde toplanır. Bu şekilde yolunup toplanan başakların dövülüp savrulmak üzere harman yerine nakledilmesi lâzımdır. Fazla miktarda hububat eken köyler mahsulü köye develerle; az ekip biçen bağcı, zeytinci köyler ise merkep veya beygirlerle taşırlar. Sapların bu şekilde taşınmasına (şahra çekmek) denilir. Deve ve beygir şahralarında kullanılan aletler başka başka olmakla beraber esas itibarıyla birdir. Her iki şahrada da birtakım ağaçlar arasına kucak kucak konulan saplar, kendirlerle sarılarak taşınır. Köyün harman yerleri ekseriya köyün önünde, bazen da birkaç yüz metre ilerisinde bulunduğu gibi bazen da buğday veya arpa sapları tarlanın ortasına yığılarak (toplanarak) harman hâline konulur. Her ekinci her sene saplarını oraya yığar, döver, savurur ve kaldırır. Gerek yolma zamanında gerekse şahra ve harman savrulma zamanında komşular birbirlerine daima muavenete mecburdurlar. Tarlasının yolma zamanı gecikmekte olan ekinci, işi olmayan komşusundan bilahare yardım etmek şartı ile yardım ister ve böylece zamanını geçirmeden tarlasını yolmaya muvaffak olur.

Şahrayı tarlada yüklemek için daima iki kişiye ihtiyaç vardır. Sonra taşınacak sapı olmayan ekincinin develerinden dahi komşular, mukabele şartı ile istifade ederler. Bu suretle harman yerinde toplanan harmanlar yolmacılar için en mükemmel bir yatak teşkil ederler. Geceleri harmanlarda toplanan köylüler; masallar, hikâyeler söyleyerek, faaliyetlerinden bahsederek eğlenirler. Harman; Antep ve havalisinde, Anadolu’nun diğer taraflarında olduğu gibi düvenlerde değil, cercer denilen ve az çok ufak bir arabayı andıran muhtelif parçalardan mürekkep bir aletle dövülür. Cercer ekseri beygir ve katırlara çektirilir; bazen öküzler de aynı işte kullanılır.

Cercerin asıl sapları kesen kısmı; daire şeklinde ve ortası delik, kenarları dişli birtakım demir saçlardır. Bunlar üstüvani bir ağaç üzerine daire şeklinde merbut olup araba tekerleği gibi sapların üzerinde döndürüldükçe keskin dişleri vasıtasıyla sapları keserler. Cercerin oturacak bir tahtası olup bunun üzerine bir iki kişi oturarak hem dişleri üzerine yaptığı tazyikle sapların kolay kesilmesini temin hem de hayvanı sevk ve idare eder. Harmanın kenarlarına demir yabalarla [5] saçılan saplar, lüzumu kadar ufaldıktan sonra geniş bir daire şeklinde biriktirilir. Bir kişi cerceri sürerken diğer bir kişi de yaba ile sapları geri iterek, alt üst ederek ufalma işini kolaylaştırır. Bu ameliye iki kısma ayrılır. Birincide saplar tam saman hâline getirilemez; yani bir parça ufaltıldıktan sonra izah ettiğimiz şekilde biriktirilir. Harman bu şekilde birinci defa dövüldükten sonra ikinci defa yine kısım kısım ufaltılır, yani saplar tam saman hâline getirilir. Aynı zamanda başaklardaki daneler de tamamen kapçıklardan ayrılmış olur. Bundan sonra harmanın savrulması ve samandan ayrılan danelerin kalburdan geçirilerek toprak ve taşlardan temizlenmesi lâzımdır.

Sıyırgı [6] ile bir küme hâlinde toplanan dövülmüş ekinler, tahta yabalarla rüzgârın yardımı ile savrularak samanlardan ayrılır. Harman savuran kimselere (savurucu) derler. Yaba aleti yedi parmaklı ve uzunca bir sırığa merbut, el şeklindedir. Savrulacak harmanın on on beş metre ilerisine çalılardan bir avla [7] yapılır. Bunun faydası savrulan samanların, istenilen mıntıka haricinde gitmemesini temin etmekti. Savrulan samanlar bu çalıların üzerine konarak toplanırlar; öteye beriye savrulup dağılmazlar. Bu suretle samanlar bir tarafa, taneler bir tarafa ayrılmış olur. Bu danelerin üzerine derhal bir çöp ucunda birkaç tane soğan dikmek âdeti vardır. Bundan maksat harmanın bereketini temin etmek ve fena nazarlardan sakınmaktır. Daneler kalbur ve saratlardan [8] geçirildikten sonra ambarlara nakledilir.

Enver Sadık (Koçak)

(Bu yazı Şakir Sabri Yener tarafından Halk Bilgisi Haberleri dergisinin 15 Temmuz 1933 tarihli cilt 3, sayı 26, sayfa 50’den aynen kopya edilmiştir.)


[1] Bir sene evvel ekilmeyerek bırakılan ve o sene içinde sürülmeyen tarlalara (bor); senesi içinde üç, beş defa (üç, beş demir) sürülerek hazırlanan tarlaya (felhan); mahsulü yeni biçilmiş tarlaya (firez) derler. Ekilmek için en müsait tarla, önceki kış içinde sürülen yeni felhan tarladır. [2] Kıraç, taşlık, kayalık tarla. [3] Ütmek; buğday, nohut, mısır gibi şeyleri kızartmak manasına gelir. Ütülmüş buğday değirmenlerde çekilerek bulgur gibi yapılır ve bildiğimiz bulgurla karıştırılarak pilav pişirilir. [4] Cılban ve küşne, mercimekle aynı fasileden olup öküzlere yem olarak verilir. Samanın üzerine, ıslatıldıktan sonra cılban veya küşne konulur ki bu suretle öküzlere yem vermeye (elem atmak) derler. [5] Bu yaba da ağaç yaba şeklindedir; yalnız bunun parmak araları daha açık ve parmakları demirdir. [6] Sıyırgı; müstatil (dikdörtgen) şeklinde takriben 20 santim eninde, 40 santim boyunda, bir sırığa merbut bir tahtadan ibarettir. [7] Avla diye balık tutmak için ırmakların derin olmayan yerlerine taştan çevrilen daireye derler. [8] Sarat; delikleri kalbura nazaran daha büyük olup ufak çakıl ve taşları altına geçirmeyen bir nevi kalburdur.