Sayın Yurttaşlarım,

Anadolu’nun cenubunda, Suriye hududuna 50 kilometre mesafede, 1.000 metreye kadar yükselen bir yayla üzerinde etrafı hafifçe kabarmış tepelerle çevrili, 50.000 nüfuslu bir şehir vardır.

Burası bol güneşli, parlak semalı; bağlar, bahçeler ve ırmaklar diyarıdır. Burası bülbüllerin şakıdığı, şairlerin vecde geldiği bir iklimdir. Burası sanatkârlar beşiği, âlimler kaynağı, kahramanlar yatağıdır. Orada, vadilerden taşa taşa akan çayların kıyılarını koyu renkli gölgeli meyve bahçeleri süsler. Bugün orada bulunsaydınız kütüğünden yeni koparılmış türbe eriği büyüklüğünde, dumanı üstünde, mor renkli bir üzümün dişleriniz arasında buz gibi bir kütürtü ile kırılmasından müstesna bir zevk duyacaktınız.

Reçine kokulu, sarı kırmızı renkli salkımlarla bezenen gevrek dallı fıstık ağaçları, tatlı meyilli kıraç dağların vahşi yamaçlarında kökleşmiştir. Anadolu’nun her tarafında rağbet bulan ucuz, zarif ve sağlam dokumanın 3.000 tezgâhı orada kurulmuştur. Nefis birer resim olduğu kadar ince birer şiir olan el işleri, ora kadınlarının ve kızlarının hünerli parmakları ile işlenir.

Eserleri derinlik ve çokluk itibarıyla bir insan hayatına sığmayacak kadar azametli olan Allâme Aynî’yi yetiştiren orasıdır. Mütercim Âsım’ın, Münif Paşa’nın, Hasırcıoğlu’nun, Aydî’nin, Dürrî’nin feyz aldığı yer orasıdır. Orada kadim ve asil bir Türk kültürü vardır. Âdet ve ananelerinin izleri uzun asırlar evvel yaşamış ecdadımızın kültürlerine dayanır. Erişebildiğimiz kadar eski Türk lehçelerinin en halis kelimeleri hâlâ orada yaşamaktadır. Orada bugün bile Etilerin giyinme tarzını muhafaza eden halk görürsünüz. Tarihin kaydedilebildiği zamandan beri Türklerle meskûn olan bu bölge, yalnız bugün değil, ileriden beri şuurlu bir milliyet hissine, asil bir benlik duygusuna maliktir.

Tabiatın maddî ve manevî birçok bahşayişiyle bezenmiş olan bu güzel yurt parçasının çalışkan halkı; iş zamanında etrafta uçuşan bal arılarına, istirahat zamanında bahçelerde neşe dağıtan bülbüllere, iş başa düşünce de dağlarındaki kurtlara ve tepelerindeki kartallara benzer.

Ben şimdi onların ne sanatından ne ticaretinden ne ilmî varlığından ne de ince ruhundan bahsedecek değilim. Bundan on yedi sene evvel bütün dünya ufuklarını çınlatan millî hareketine ve kahramanlık sergüzeştine temas etmek istiyorum. Fakat bu sahne; gözlerin dayanamayacağı kadar keskin ışıklı, teleskopların gösteremeyeceği mertebede yüksek şahikalı, beynin tahammül edemeyeceği derecede eritici ve yakıcı levhalarla doludur. Onun hakikatine tamamıyla nüfuz etmek çok güç. Bir sahifesine şöyle bir göz atmak bile haftalarca insanı meşgul eder.

O hâlde ben ne yapabilirim? Kudret ve kemal karşısında âciz ne yapabilirse ancak onu. Bir şeyler söylemeye kalkışmak, korkuyorum ki o sergüzeştin hakiki değerini azaltacak.

Size bir fıkra nakledeceğim: Bu; altmış sene evvel, yani Türklük ve Türkçülük gibi düşüncelerin millet camiası içinde hiçbir yeri olmadığı ve dinî zihniyetin her şeyden üstün tutulduğu bir devirde ora halkının damarlarında kaynaşan şuurlu milliyet duygusuna parlak bir delildir:

Bir Arap kadı gönderiyorlar. Halk, kendi diliyle konuşmayan bu adamın tevziiadalet makamında oturtulmasına sinirlenmiştir. Zamanın âlim ve şair şahsiyeti Hasırcıoğlu’na rica ediyorlar. O da Meşihat’e şöyle bir istida yazıyor:

“Antep kasabası derun ve birunu yüz bini mütecaviz nüfusu şamil ve ahalisi kâmilen Türkçe tekellüm eder, cesim ve mühim bir Türk memleketidir. Merci-i umur-ı ibad ise şeriat ve bidayet mahkemeleri olup her ikisinin naip ve reisi Türkçe bilmez ve lakırdı anlamaz Evlad-ı Arap’tan Ebülmuhsin Efendi’dir. Lisanımızla tekellüme kadir bir naibin tayin ve izamı hususuna müsaade buyurulmasını Şeyhülislamlık hasebiyle umum ahali namına istirham ederim.”

Bu müfrit Türkçü hissin Meşihat’e karşı izhar edilmiş olması da ayrıca dikkate değer.

Bayanlar, Baylar;

Gene kendi devletleri namına adalet tevzi edecek olan bir hâkimi Türkçe konuşmuyor diye reddeden bu halk, yabancı bir ırk namına istiklâline tecavüz edilmesini nasıl kabul ve hazmedebilirdi? İşte on yedi sene evvelki mukaddes isyanın dayandığı nokta budur. Zahirî manzara tezadın en beliğ bir misaliydi: Bir tarafta cihan harbinden galip çıkmış, bütün medenî harp vasıtalarıyla mücehhez kocaman bir devlet... Diğer tarafta yenilmiş, silâhlarından tecrit edilmiş bir devletin bütün harp vasıtalarından mahrum bir şehirciği... Böyle başlayan sahne, yine tezadın en beliğ bir misali olarak kapandı. Fakat bu defaki tezat küçüğün kudreti karşısında, büyüğün aczinden ibaretti.

Aziz dinleyicilerim,

Şehir sokaklarında Fransız ordularıyla Antep halkı arasında 1920 Nisanında başlayıp 1921 Şubatına kadar devam eden on bir aylık kanlı bir boğuşmanın her günü, hatta her saati bizim için şeref menkıbeleriyle doludur. Bu maceranın türlü bakımlardan tahlili sonunda varılan neticeyi ancak “mucize” kelimesi ile ifade edebiliriz.

Filhakika beşerî imkân ve kudretlerin fevkinde olan Antep Müdafaası’nın dâsitânı; ne askerlik fenninin ne sosyolojinin ne de fizyolojinin kanunlarıyla izah edilebilir. Zira fen ve ilim mümkün olan şeyler ve normal olan şartlar üzerine kurulmuştur. Antep savaşı ise baştan başa hayallere bile sığmayan harikalar ve efsanevi kahramanlıklar meşheridir. Efsane fenne ve ilme girer mi?

Bazıları derler ki edebiyatta dâsitân devri artık kapanmıştır. Eğer edebiyatın muhitten ve hadiselerden ilham aldığı inkâr edilmiyorsa ben onlara Gaziantep hamasetini gösterir ve “Bunun edebiyatı nedir?” diye sorarım. Firdevsî’nin ünlü bir epope olan Şehnâme’sinde şöyle bir sahne vardır:

Beruz-i neberd an yel-i ercümend Beşemşir ü hançer begürz ü kemend Birid ü derid ü şikest ü bibest Yelanra ser ü sine vü pâ vü dest

Yani: (Boğuşma günü o asil kahraman kılıç ve hançerle, gürz ve kemendle düşman muhariplerinin ellerini bağladı, ayaklarını kırdı, başlarını kesti, göğüslerini parçaladı.)

Bu sahne Gaziantep kahramanlıklarının hamaseti yanında oyuncak gibidir. Bizim hakiki sayısıyla sekiz kahramanımız kılıçsız, hançersiz, gürzsüz ve kemendsiz, hatta günlerden beri gıdasız oldukları halde; Fransızların en mükemmel tüfeklerle, mitralyözlerle, toplarla, tanklarla mücehhez muazzam ordusunun yollarını haykırmalarıyla bağladılar… Toplarını sopalarıyla kırdılar, askerlerini tırnaklarıyla kestiler ve tanklarını yumruklarıyla parçaladılar.

Mübalağa yapmıyorum; Gaziantep harplerinin tafsilatını okuyoruz. Antep’in sokak muharebelerinden Mağarabaşı taarruzunu sorup anlayınız. Çınarlı şehametlerinin manzarasına muttali olun. Musullu sokağındaki esatiri savletimizin gökleri sarsan korkunç heybetini öğreniniz. Ve bunları isterseniz düşmanların yazdığı eserlerden takip ediniz. Mübalağa değil. Dünyada hiçbir hakikat, Antep müdafaasında olduğu kadar hayale benzemedi. Müdafaaya ait halk türkülerinin birinde şu mısra vardır:

“Fransız kurşunu geçmez adama”

Bu bir epopeden başka nedir? İşte galip ve mağrur Fransa’yı yenen kuvvet bu ruhu taşıyanların imanıdır. Yine halk türkülerimizin birinden çete başlarından Karayılan ağzıyla Antep-Kilis yolu üzerindeki savaşlar için şöyle denilir:

Karayılan der ki gelin oturak Kilis yollarından kelle getirek Fransız adını bütün batırak Vurun çetelerim namus günüdür.

Bir Karayılan çetesi kelleler kese kese Fransız adını batırmaya ahdetmiştir. İşte bütün Şehnâme’ye muadil bir kıta ki her bir mısrası millî kinin granitleşmiş bir sembolüdür.

Vurun Antepliler namus günüdür!

Evet; yurt namusu, yiğitlik namusu, Türklük namusu. Eğer Fransızlar, maddî yokluğumuzun yanı başında bir manevî varlığımız olduğunu hesap edebilselerdi, başlarını çarpacakları bu korkunç granitin önünde yüz geri dönmeyi elbette tercih ederlerdi.

Arkadaşlarım, tarihte saçlarını kesip gemi halatı yapan kadınların fedakârlığı bütün insanlığın duygusuna karşı bir vatanperverlik modeli olarak gösterilir. Şehitlerinin sayısı altı bini bulan gövdeleri ise yüzlerce metre irtifaında bir tepe teşkil eder. Ölmek yanında saç feda etmek nedir? Fakat ölmek de nihayet tabiî bir kanunun icabına uymaktır. Bizimkilerin olağanüstülüğü asıl sağ oldukları zaman gösterdikleri mucizelerdir.

Mehmet Akif, meçhul Türk askeri için: “Bedrin arslanları ancak bu kadar şan idi” diyor. Bizim boğuşmamızı bilenler; erişilmez ölçüdeki şan sahiplerinin Bedrin arslanları değil, Antep’in Bozkurtları olduklarını söyleyeceklerdir. Çocukların yurt sevgisini ve kahramanlık duygularını beslemek için mektep kitaplarına konacak en münasip ve ideal fedakârlık numuneleri, Gaziantep müdafaasının hakiki menkıbeleridir.

Aziz yurttaşlar,

Bugün on altıncı yıldönümünü kutladığımız kurtuluş bayramı o müstesna savaşın mesut bir neticesidir. Bu neticeye Büyük Kurtarıcı’dan kuvvet alarak ve onun yaktığı meşalenin nurlandırdığı yoldan yürüyerek vardık. Bahtiyarlığımızın derecesi, bu uğurda katlandığımız fedakârlığın ölçüsü nispetinde büyüktür. O feragat ve fedakârlık dâsitânının kıymet ve azametini hakkıyla ifade edebilmiş olmak için sözlerimi en yüksek kıymette bir tarihî vesika ile bitirmek istiyorum. Geçen sene bugünlerde bütün Türklüğün ruhuna inşirah ve imtinan bahşeden bu vesika, en büyük Türk dehasının cihan değer takdir ve iltifatlarıdır. O ulvî ve edebî satırları gökten yere inen ayetler gibi hudu ve huşu ile tilâvet ediyorum:

“15 sene evvel Antep -ki sadece bir TÜRK şehridir- her nasılsa yabancı kuvvetlerin eline düşmüş bulunuyordu. Bu tek TÜRK şehri hiçbir yerden maddî yardım görmeksizin kendi kahramanlığı ile kendini kurtardı ve GAZİ unvanına bihakkın liyakat kesbetti. GAZİANTEPlileri o gün olduğu gibi bugün de derin hürmetle takdir ederim. TÜRKÜM diyen her şehir, her kasaba ve en küçük TÜRK köyü GAZİANTEPLİLERİ kahramanlık misali olarak alabilirler. En eski çağlardan beri tarihî yurtlarında TÜRKÜN yüksek varlığını kahramanlıkla tespit etmiş olanlarla şahsen beraber olduğumu beyan etmekten duyduğum zevk ve saadet yücedir…”

Ömer Asım AKSOY 25 Birinci Kânun 1937

[1] Ankara Radyosu’nda ve Halkevinde söylenmiş olan nutuktur.