Sayın Dinleyenlerim!..
Bazı konuşmalarımda sizleri hayalin kanatlarına bindirerek geziye çıkardığım oluyor. Bugün yine böyle yapacağım. Havalar pek sıcak. Birlikte Sof Dağı'na çıkacağız.
Eğer dağımız, bütün özellikleriyle tanınıp bilinse ve değerlendirilse idi; dünyanın en iyi sayfiye yerlerinden biri olurdu. Sof’u bu mazhariyete erdirecek amil, havasındaki eşsizliktir.
1930 yılında Arif Oruç adında bir adam tarafından İstanbul'da çıkarılan "Yarın" Gazetesi'nde, bir Amerikan Dergisi'nden naklen yayımlanan bir yazıda şu satırları okumuştum: "Sof'ta yapılacak dünya çapında bir verem hastanesi bu illetin pençesinde inleyen insanlık için en büyük hizmet olur. Sof'ta hava ozonlaşmaktadır. ..."
Gerçekten Sof, havasının benzersiz arılığı ve iyiliği ile Çamlıca'yı, Uludağ’ı, Abant’ı çok geride bırakır. Hastalara şifa, sağlamlara zindelik aşılar.
Sof’a birçok yollardan gidilir. Önce dağın eteğine kadar otomobil yolculuğu yapmak gerektir. Bundan sonra, ya hayvana binilir yahut yaya olarak devam edilir.
Ben sizleri kendi gittiğim ve bildiğim yoldan, Sofalıcı Köyü üzerinden götüreceğim. Sof’a çıkanlar, eskiden beri bu yolu tercih etmişlerdir. Hatta Amıklı Mürseloğlu Mustafa Paşa Sof'a tırmanmadan önce, Alıcı Köyü'nde misafir kalmış, köyün batı kenarında Cennet Pınarı adı verilen kaynağı da çeşme haline getirmiştir. Oluğun üstündeki mermer kitabede şu mısraları okumaktayız:
O Mürseloğlu el hac Şevki Mustafa Paşa,
İçirsin Hazreti Mevlâ ona Kevser Şarabından,
Güzel yaptırdı bu Cennet Pınarın fi sebilullah,
İmam Hüseyn’in aşkına şu Cennet âbından
Kapardı sel suyu mecrasını kör göz gibi her dem,
Bin üçyüz on birinde açdı lûtfi ile babından.
Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Amerikalılar, Ermeniler ve şehrin ileri gelen bazı kişileri, yılın sıcak günlerinde Sof’a gelip kamp kurar, felekten bir kaç gün çalarlarmış. Ne ise, biz yolumuza devam edelim. Sofa çıkarken Cennet Pınarı'ndan sonra yönümüzü kuzeye çevireceğiz. Dağın dik yamaçları hemen başlamıştır. Kıvrıla kıvrıla dağın üstüne doğru uzanan bir çığır iki üçyüz metrede bir ayna gibi parıldayan pınarların yanından geçmektedir. İşte, bu pınarlardan bazılarının adları: Kocasöğüt, Bayram Pınarı, Başpınar.
M. Ali Budak dostumuzun kanısına göre rastlanan her pınardan mutlaka bir avuç içmek gerektir. Belki, bunlardan birisi âb-ı hayattır. İyi bir tesadüf insanı Hızır gibi, Köroğlu gibi yaşama sonsuzluğuna kavuşturur.
Dik sırt bitip biraz ilerledikten sonra önümüze çukurumsu bir düzlük serilir. 50-60 sene öncesine kadar bu yer çok güzel bir dağ gölü imiş. Hatta, gölün suyunu Alıcı Köyü'nün önüne akıtarak ziraat için faydalanmayı düşünmüşler. Fakat, bir sabah bakmışlar ki yerinde yeller esiyor. Meğer gölün tam orta yerinden toprak delinerek yerin altına doğru çekilip gitmiş. Eğer Sof bir gün turistik hale getirilirse bu delik tıkanmak suretile göle yeniden kavuşmak imkanı vardır.
Dağa tırmandıktan sonra bir mola vermek hakkımızdır. Dinlenme yerimiz Tutlu ve Buyduran pınarlarının dibinden kaynadığı kayaların koyu gölgeleri olacaktır.
Sofa çıkacaklara bir noktayı söylemeyi unutmuşum Yanınıza komanya alırken şehre göre hesaplarsanız aldanırsınız. Çünkü, burada insan oburlaşıyor. Sık sık acıkıyor. Tayını çifte almak gerektir.
Sof Dağı'na uzaktan bakınca doğudan batıya uzanan uzun bir şerit gibi görünür. Halbuki, üzerinde sağlı sollu tepeler, ovalar sıralanmaktadır. Çevre halkı sofu üç kısma ayırıyorlar. Alıcı Sofu, Dımışkılı Sofu, Çarpın Sofu. Tepeler arasında bu adlarla anılan vadiler bulunmaktadır. Alıcı batıda, Çarpın doğuda, Dımışkılı Sofu vadisi de ortada bulunmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz göl yeri Alıcı Sofundadır. Biz de gezimize batıdan başlamış bulunuyoruz. Şimdi doğuya doğru ilerleyelim. Sofun en yüksek tepesi olan Kepekci solumuzda kalır. Doğuda Tuz Dağı, Haymalı, Adaca, Pöhrek, Kaba Kesme, Künefili, Sahra Gediği tepeleri sıralanmaktadır. Tepe denince aklınıza küçük bir tümsek gelmesin. Bu saydığım çıkıntılar Türk Tepe gibi hatta ondan daha yüksek zirvelerdir. Kepekçi ile Tuz Dağı arası bir çoklarımızın belki varlığından bile haberi olmayana ağaçların ve fundaların örttüğü bir kalenin burçları görünmektedir.
Yolumuza devam ederken yine sık sık pınarlara rastlıyoruz. İşte Çardak, Yedikoz, Pöhrek ve Gerdek Pınarları. Vaktile Müslümanlar Yedikoz, Hrıstiyanlar Gerdek Pınarı'nın başında konaklarlarmış.
Enli bir sütun gibi yükselen kayaların bir yarığından kaynayan Gerdek Pınarı, Sof kaynaklarının kraliçesidir. Kendini bırak, adı bile tatlı hülyaya, yaşlıları, geçmişi hatırlamaya daldıran boş bir hikâyesi var:
Bir delikanlı kaçırdığı sevgilisile buraya sığınır. İki sevdalı geceyi koyun koyuna burada geçirirler. Yaslandıkları kaya aşklarını kutlulamak için bağrını yararak arı sularını ayaklarının dibine dökmeğe başlar. İki aşık yorgunluklarını bu örneksiz suda yıkanarak giderirler. Bir süre sonra kızın babası ve kardeşleri bastırırlar. Bu sefer de, başka bir kaya gençleri içine alarak takipçilerden saklar. Bu kayanın yanlarını dolaşanlar hayalet gördüklerini sanarak uzaklaşırlar. Bu olaya nisbetle kaynağın adı Gerdek Pınarı olur.
Bir kaç saat dolaşıp yoruldunuz. Biraz daha gayret. Bir kaç yüz metre güneyimizde Kepekçi Tepesi'nin doğusundaki boyun noktasından haşmetli bir manzara karşısında kalacağız. Gaziantep platosunun hemen hemen yarışı ayaklarımızın altında bulunuyor. Gaziantep şehri çiçekli porselen bir tabak gibi önümüze yayılmış duruyor. Köyler birer nokta. Küçüklü büyüklü dağlar birer çizgi gibi, Karaçomak Tepesi dumanlar arasında. Dülük Dağı'nın gün görmüş vakur adamlara benzer oturaklı bir hali var. Artık gün de batmak üzere. Otomobillerimiz bir kaç yüz metre aşağıda bulunan Dımışkılı Köyü'nün harman yerinde bekliyor.
Birkaç saat dolaştığımız halde, taşıma araçlarına bindiğimiz zaman hiç birimiz yorgunluk duymuyoruz. Sof'un havası, suyu, damarlarımıza zindelik serumu vermiş gibi. Hoşça kalın sayın dinleyiciler.