Bir süre deneme yayınlarından sonra, (Gaziantep İl Radyosu)’nun 6 aydan beri günün belirli saatlerinde düzenli ve yararlı yayınlarına devam ettiğini, çevresine güzel müzikler dinlettiğini, faydalı bilgiler verdiğini haber alıyor, seviniyorum.

İl Radyomuzun Gaziantep ilinde mevcut radyo sayısının artmasına ve köylerde de yayılmasına sebep olacağını tahmin ediyorum.

Radyonun medeniyete ve insanlığa yaptığı yapıcı hizmetlerine diyecek yok. Müzik hakkındaki düşüncelerimi arz edeyim:

Bilirsiniz, İslamlıkta çalgının haram olduğunu savunanlar var. Eskiler: «Çalgı sesi işitilen yerden ayağın kırılana kadar kaçmalı!» derlerdi. Ben de çocukluğumda bu inancın etkisi altında, saz seslerini duyunca kulaklarımı parmaklarımla tıkar, tabana kuvvet, kaçar o mekruh yerden uzaklaşırdım. Bu halimle beni görenler, deli olmuş sanarlardı. Ne dersiniz? Çocukluk çağı saflık çağıdır.

Çok şükür bugün önemini kaybeden bu yersiz inanış da mübarek dinimize girmiş batıl bir itikad ve hurafe idi.

«Güzel sanatların bir kolu olan müzik, insanların, olup bitenleri kaydetmeye başlamasından çok daha eski çağlarda doğmuştur.» Hayat Ansiklopedisi işte böyle diyor.

Hangi duygulu insan var ki, ezgiyi, müziği dinleyip de vecde gelmesin? «Müzik ruhun gıdasıdır.» derler. O halde bundan hoşlanmayan bir kimse ruhsuz, ölü bir insandır.

Gaziantep Fransız işgalinden kurtulup, öz evladı Türklere kavuştuğu tarihte, idari taksimat bakımından bir (SANCAK)’tı. O günlerde Antep’te, haftada iki gün (Gazisancak) adlı, tek yapraklı bir fikir gazetesi yayınlanırdı. Gaziantep aydın gençleri bu gazeteciğe güzel fıkralar yazarlardı. O sırada Antep’ye dilli bir vaiz gelmiş, Ulu Cami'de vaaz ediyor ve musikinin haram olduğunu, var gücüyle savunuyor ve halka haykırıyordu.

Halbuki on bir ay top tüfek altında ruhu bunalmış Anteplinin güzel nağmelere ihtiyacı vardı. Kırık kalbinin melalini onunla avutacaktı.

Bu vaize kızan bir genç, o zaman Gazisancak gazetesinde bu konuda bir fıkra yazmıştı. Fıkra, özetle şöyle idi:

«Galiba (Müzekkinnüfûs)’da okumuştum:

Büyük mutasavvıf Hasan Basrî Hazretleri bir gün camide cemaate vaaz ederken dışarıdan, sokaktan kulağına bir ses gelmiş: «Bir eşek bulan... Gören...» Hasan Basrî hemen vaazını kesmiş, cemaate sormuş: (Ey cemaat! İçinizde musiki dinleyip de heyecana gelmeyen, bir parmağı dahi kımıldamayan bir kimse var mı?)

Cemaatten biri ayağa kalkmış: «Ben musikiden hoşlanmam, duygulanmam ya Hasan Basrî!» demiş. Vaiz hemen eşeğini yitiren adamı çağırtmış, o müzikten hoşlanmayan adamı göstererek: «Gel al baba işte eşeğin!» demiş!» Fıkra burada bitiyordu.

Bu, belki bir uydurmadır, bir masaldır ama, fıkranın ruhu, taşıdığı mana birçok gerçekten daha gerçektir.

Bizim vaiz bu fıkrayı okuyunca küplere bindi, vaaz köşkünden, bilmediği fıkra yazarına birkaç sefer daha esti, yağdı, sonra da çekti gitti.

En ünlü bir İslam düşünürü ve bilgini olan (İmam Gazâlî) Hazretleri bir kitabında musiki hakkında şöyle diyor:

«Ezgiden, musikiden hoşlanmayan, duygulanmayan kimsenin ruhu hasta, sinirleri bozuktur; o adam ilaç alsın, kendisini tedavi etsin!»

İşte müziğin haram olduğuna inananların inançlarını çürütecek en kuvvetli belge!

Müziğin en mühim bir ihtiyaç olduğuna bir örnek daha vereyim:

Birinci Cihan Harbi'nde İngilizler tarafından esir edilip Hind-i Çinî’ye götürülen müziksever ve çok güzel sesli dostum rahmetli Binbaşı İbrahim Haydar (Hafız İbrahim) bana şöyle bir esaret hatırasını anlatmıştı:

«Tutsaklığın sıkıntılarını hafifletmenin tek çaresini müzik aletleri çalmakta, dinlemekte buluyorduk. Fakat esaret hayatında nerede bu mutluluğa ermek?!

Bir gün arkadaşlardan birisi bir keşifte bulundu: 8 tane boş su şişesini yan yana dizdi. Bunların içlerine değişik ölçülerde su doldurdu. Elindeki anahtarla bunlara hafif hafif vurdukça her biri içindeki suların doluluk oranlarına göre başka bir perdeden ses vermeye başladı. Şimdi biz (Gam) denen sekiz sesi, yani: (do, re, mi, fa, sol, la, si, do) seslerini bulmuş olduk. Antep deyimince: (Pekmezin küpünü bulduk). Esaret süresince, kanun denen müzik aletini çalar gibi, şişeleri çaldık, söyledik, oynadık, (bu hayat böyle geçer!) diye günümüzü gün ettik.»

Ne enteresan bir buluş ve bir hatıradır bu? Şişelerden meydana gelen bir musiki aracı şimdiye dek ne görülmüş ne de işitilmiştir. Alet basit ama bulunması bir zekâ işidir ve buluş edebiyattaki (Sehl-i mümteni) denen edebî sanata benzer.

Müzik alanında batıl inanışların tesiri altında kalmayan ve çok değerli eserler veren halk saz ve şairlerimiz vardır. Halk saz ve şairlerimizin eserlerinin bir an önce tespit edilmesini, Türk ruhunun ve sanatının daha iyi anlaşılması ve geliştirilmesi için gerekli buluyorum.

Gaziantep Radyosu kahraman hemşehrilerime kutlu olsun, Tanrım bana da o güzel nağmeleri dinlemek nasip etsin!

Ankara, 16.5.1963