Birkaç gündür kasabanın yeknesak havasını yeni bir haber değiştirdi: Düğün.. Zurnanın kulak zarlarını tırmalayan tiz sesiyle, davulun gümbürtüleri düğünün başlıca alametleri...
Bana da okuntu (düğün davetiyesi olan hediye) geldi. Küçük bir yüz havlusu. Düğüne davet edilenler mutlaka birer hediye götürmek zorundadırlar. Ertesi gün hediyelerimizle düğün evine gittik. Gelini almaya gitmişler. Davulun sesi uzaklardan geliyor. Bekliyoruz, müthiş kalabalık. Bu küçük kasabanın bu kadar insanı nasıl barındırdığına o gün hayret ettim. Sokaklar, odalar, bahçe, her yer insan yığınlarıyla dolu...
O sırada kız evinden bir haber. Gelini bırakmak için on lira kapı paçı azmış. Daha para isteniyor. Bu haber, haddi zatında fakir olan binbir fedakârlıkla oğlunu evlendiren kaynanayı kızdırdı. Büyük bir tehditle postayı çevirdi.
Gene bekliyoruz. Yarım saat geçti. Büyük bir kaynaşma daha “Geliyorlar, gelin geliyor”. Herkes heyecan ve telaş içinde. davul sesleri yaklaşıyor. Büyük takırtılarla ilerleyen beş altı yük arasından allı yeşilli fistanlar giymiş kadınlar ve çocuklar dökülüyor. Sokaklar o kadar kalabalık ki tepelenmek, ezilmek işten değil.
Memleketin her çeşit ve her seviyedeki insanları burada. Çünkü düğün, sessiz ve eğlencesiz uyuyan kasabada, zaman zaman baş gösteren biricik değişiklik..
Nihayet gelinin bindiği at ağır ağır ilerliyor. Önde kayınbiraderi, ellerinde iki beyaz mendil oynayarak yürüyor. Kaynana elinde büyük bir tahta kaşık, iki yana salınarak gelinini karşılıyor.
At duruyor. Gelin eğilerek elini öpüyor ve hediye bağışlanıyor. Biraz sonra aşçı elinde kepçe. Gelinin yolunu keserek bahşiş istiyor. Atın üzerinde kat kat örtüler altında bunalan zavallı gelin para vermek el öpmekle uğraşa dursun; yeni bir olay beni çok şaşırttı. Bir delikanlı atın başını tutmuş, gelini inmeye bırakmıyor. Meğer bu genç gelinin eski nişanlısı imiş. Gelinden para almadan atdan indirmezmiş. O da memnun edildi. Herhalde bütün bunları hesaplayarak gelin yanına haylice para almıştır.
Uzun bir sırığa geçirilmiş, gelinin tam başının üzerinde dalgalanan bayrak beni çok heyecanlandırdı. İçimden bu temiz Türk köylüsünü bütün varlığımla takdir ettim. Atın tam yanında duran bayraktar, onu hep gelinin baş üstünde tutuyor. Ne mutlu bize. Her zaman her yerde şerefli bayrağımızla beraberiz. Onu hep başımızın üstünde dalgalandırıyoruz...
Gelin hâlâ atın üstünde.. O sırada bütün başlar evin damına çevrildi. Baktım damat, elinde dolu bir sahan var. Heyecanlı bir hareketle içindekileri gelinin başına serpti. Bir karışıklık. Üst üste yığılan çocuklar, gençler dökülenleri kapıştılar. Sahanda biraz bozuk para, buğday, arpa, kuru üzüm varmış. Bu da bereket, zenginlik ve çok çocuk yetiştirmek için bir tılsım. Nihayet kayınbiraderi gelini atdan indirdi. Onlar ağır adımlarla merdivenleri tırmanırken, gelinin bıraktığı ata genç bir çocuk binmiş uzaklaşıyordu ki arkasından yumruk, tas, çamur fırlatarak kovaladılar. Gelin geldi fakat iş bitmedi. Ertesi günü baş bağlama töreni var. Bunu isteyen çalgı ile, isteyen mevlit ile yapar. Okuntu alan herkes oraya davetlidir. Gelin gene beyaz elbiselerle köşede oturuyor. Mevlit okundu, şerbetler içildi. Biraz sonra ortaya bir tepsi geldi. Kaynana ve elti (kardeş karısı) birer altın gazi attılar. Bundan sonra herkes elinden ne çıktıysa elli kuruş, bir lira, beş lira tepsiye fırlatıyordu. Tepsideki tepecik gittikçe büyüyordu. Toplanan para huzurda sayıldı, kaldırıldı. Yeniden oyun ve eğlence başladı, devam etti. Düğün de böylece bitti.