BÖLÜM 1: NİHAİ METİN
Kategori: Edebiyat / Anı Konusu: Eski Gaziantep'in renkli ve mahzun simaları. Anahtar Kelimeler: Gaziantep, Ahçı Ali, Birader Ağa, Şehir Kültürü, Halk Tipleri, Sosyal Yaşam.
Çocukluğumun sevimli delilerini düşünürken, hatırıma başka bir bölük daha geldi. Bunlar da karınca kaderince akıllıları eğlendirmeye uğraşırlar, onların kaba ve hoyrat şakalarına güler yüzle katlanarak hem hoş vakit geçirmelerine hizmet ederler hem de kendileri bu yoldan bir çeşit geçim sağlardı.
AHÇI ALİ
Nedense kafamda ilk canlanan Ahçı Ali’dir. Onu yakından tanımak fırsatını elde edememiştim. Ancak bir kaç defa bizim tarafta güveyi sahrelerinde cahilleri eğlendirirken görmüştüm. Bir kaç defa da çarşılarda kırıta kırıta dolaşırken sarkıntılıklara karşılık verirken rastlamıştım. Ahçı Ali’nin kılığı çok ilgi çekiciydi: kalıplı fesinin üstüne yalın kat, ince bir Ahmediye sarık sarar ve mevsimine göre sarığının arasından bir dal reyhan, bir gül goncası veya karanfili eksik etmezdi. Muntazaman sürmelediği baygın bakışlı çipil siyah gözleri vardı. Yüzü daima sinekkaydı tıraşlı ve pudralı idi. Burma bıyığın moda olduğu bu çağlarda üst dudağının çukurunda birkaç kılçıktan başka bir şey görülmezdi. Kısa bir sako, dar kıl bir şalvarla kırmızı, gül şeftali yemeniler giyerdi. Şalvarının kısa ve dar paçalarının altından, parlak renklerin kaynaştığı Sivas işlemesi çoraplar giyerdi. Daha çok küçük olduğum için bu kılığın nedenini anlayamazdım; fakat işte bir garabet olduğunu fark ederek kıs kıs gülerdim.
Ahçı Ali’nin cinsiyetine pek yakışmayan yalnız kılığı da değildi, içkili toplantılarda sakilik ederdi. Kafaların henüz dumanlanmadığı ilk saatlerde koyun cebindeki şişeden çıkardığı gümüşe benzeyen, ufak taş biçimi bir kadehle binlikten doldurup ikram eder; sonra eğlenenler halkasının müstesna bir yerine yerleştirdiği küçük kürsüsüne bin eda ve kırıtma ile oturarak tefini ele alır, boynunu kuğu boynu gibi gerip uzatarak, baygın gözlerle şarkı ve türküler söylerdi. Sesi kalınca bir erkek sesi olduğu halde, zenneye çıkan zıpçıklar gibi beceriksiz, cilveli bir dişi edası vermeye çabalardı. Kafalar kızışıp şapalaklar da başlayınca, omuzlarını titreterek çiftetelliye kalkardı.
Bir seferinde onun eğlendirdiği bir cahil grubu arasında nedense kavga çıkmış, birbirine girmişti herkes. Biz de ilerideki bir cevizin tepesinden onları seyrediyorduk. Kafa göz gençler birbirini tepelerken Ahçı ağacın gölgesine dayanmış mahzun, kendisi için savaşanları seyrediyordu.
Bütün bunlara rağmen Ahçı Ali, Gaziantep savunmasında bir kahramana yakışır şekilde çarpıştı.
BİRADER AĞA
Fakat üzerimde ondan çok daha derin izler bırakan Birader Ağa'ydı. Sanki hilkat onu, birçok kullarından arta kalan malzemeyi şöyle gelişigüzel bir araya yapıştırarak yaratmıştı: Ufacık, çarpık çurpuk bir gövde; sırtında irice bir kambur. Kısacık iki bacaktan birisi ötekinden kısa. Bu yüzden Birader Ağa bir koltuk değneği ile dolaşırdı. Boncuk gibi ufacık iki gözün altında yüzü ile hiçbir nispeti bulunmayan iri ve kızıl bir burun. Birader Ağa gündelik iş olarak, eski fes ticareti yapardı. Beylerin, ağaların giyilmekten yanır bağlamış eski feslerini alır, sırtındaki torbaya doldururdu. Onu çoğu zaman Arasa'nın ortasındaki Kadı Kasteli etrafında hayvan sulamaya gelen yükçü köylüler arasında gördüm. Fakat Birader Ağa'nın esas müşterileri bu fakir köylüler değildi. Şehrin ileri gelenlerinden birçoğu onsuz sahreye gitmezdi.
Onsuz başlasalar bile, kafalar tutunca onsuz bitiremezlerdi. Adam salarlar, nerede olsa buldururlar, getirtirlerdi. Birader Ağa'nın esas mesleği de bunlara sabır, sükûnet ve metanetle şamar oğlanlığı yapmaktı. Kimisi tabancayı şakağına dayar, bir yatık rakıyı nefes almadan susuz içirtirdi. Bir başkası iri bir domatesin içini kırmızı biberle doldurur, meze diye zorla yuttururdu. Fesinin arkasını çirtmek, cebine yılan ölüsü koymak, elbisesi ile saca atmak günlük şakalardandı ve herkesi kas kas güldürürdü onun hali. Birader hiçbir şakadan yılmaz, kendi de benzeri taşkınlıklar yapmaktan kaçınmazdı.
BİRADER AĞA İLE İT YUSUF
En hoyrat şakalardan bile gözünü kırpmayan Birader’in yıldığı bir kişi vardı: İt Yusuf. İt Yusuf, unvanının da telkin ettiği gibi giyimi, tıknaz ve küt kesif kıllı vücudu ile kirli fakat iyi beslenmiş bir ağa çomarına benzerdi. Ulumasını da kuyruğu üstüne çöküp ayın on beşine burnunu dikerek uluyan çoban köpeklerinkinden ayırt etmek çok zordu. Fakat nasılsa Birader onun sesini yedi köy ötesinden, yüzlerce itin sesi arasından fark ederdi. Eğlencelerde çoğu zaman İt Yusuf Birader’den habersiz çağrılır ve bir tarafa ancak keyfin koyulaşmaya başladığı sıralarda uzun ve yanık bir uluma ile varlığını belli ederdi. Onu duyan Birader’in rengi hiç atmayan kızıl burnu bile bozlaşırdı. Çünkü uluma kesilmeden Yusuf kudurmuş bir it gibi Birader’in üstüne atılır, yumurta kadar butlarını, etsiz sağrısını hatur hutur ısırırdı. Ağalar keyiften kasıklarına basıp gözlerinden yaşlar akarak gülmekten katılırken, iri bir çoban köpeğinin pençesine düşen sıska finolar gibi can havli ile bocalayıp haykıran Birader'i kurtarmak kimsenin aklına gelmezdi.
Nihayet bir yarı insaflının yüreği dayanmaz, Birader’i itin pençesinden kurtarır; teselli için bir eline içki, ötekine mezelik bir hıyar tutuşturulurdu. Fakat işkence bu kadarla da bitmezdi. Birader’in uğunmayı bırakıp içki kadehine uzandığını veya ağzına bir lokma atmaya kalktığını fark eden Yusuf, saldırmaya hazırlanan köpekler gibi dişlerini göstererek hırlamaya başlar ve onu dondururdu.
Zaten kendine rahat olmayacağını çoktan anlamış olan Birader, fırsat gözlerdi. Kendisi ile ilgilenilmediğini sezince dizin dizin geriye, fener ışıklarının erişemediği loşluklara çekilir; koltuk değneğine dayanarak sessizce karanlıklara karışır giderdi.
Bana öyle geliyor ki onlar, kendileri ile birlikte hayattan bir daha geri gelemeyecek bir şeyler aldılar götürdüler.
(Sabah’tan 25.4.1963)