Benim çocukluğumun oyun çağındaki çocuklara mahsus mevsimlik bazı sokak oyunları ve eğlenceleri vardı. Şimdi terk edilmiş olan bu eğlencelerden biri şu idi:

İlkbaharda ekinler biraz boy atıp aralarında gelincikler açmaya başladı mı Alleben’e koşar; yeşil ekinler arasından kırmızı gelincikleri toplar getirirdik eve. Gaziantep halk dilinde gelinciğe "şıhık" derler. Sonra sokağa çıkar; eti ve iliği yenmiş, sokağa atılmış bir ilikli kemik bulur getirirdik. Şıhıkların kırmızı yapraklarını yolar, bu ilikli kemiğin içine doldururduk. Elimize on santim uzunluğunda bir ortut çöpü ya da bir tahta parçası alır; havanda döver gibi kemiğin içindeki yaprakları iyice döver, su haline getirir, kan kırmızı bir boya elde ederdik. Şimdi artık çöp resim fırçası, kemik sulu boya kabıdır. Hazırlık tamam, parasız bir boya; yel Allah’tan kaval elden...

Elimize el kadar beyaz bir kâğıt alır, çöpü kemiğin içine batıra çıkara kâğıdın üstüne çocukça bir adam resmi yapardık; ama ne resim, ne resim! Resim değil bir "çömçe gelin"... Zaten bu resme de hayalimizdeki çömçe gelin modellik etmez miydi? Şimdi atölyedeki iş bitmiştir. Sokağa fırlar, elimizdeki kâğıdı dört büker avucumuzun içinde sıkar, bağırmaya başlardık:

— Hacivat’a bakan!

Bu eciş bücüş resmin adı çocuk dilinde "Hacivat" idi. Zaten Gaziantep argo dilinde yakışıksız, suratsız kişilere de "Hacivat’a benzer" demezler mi? İnsan tabiatında resme, fotoğrafa, müziğe, spora heves ve hayranlık ta çocukluğunda başlar. Bizim çocukluğumuzda sinema yok, fotoğraf yok, resimli gazete ve mecmualar yoktu. Çünkü resim haramdı. Bir adam resmi yapan, öte dünyada onun canını vermeliydi. O zaman hayal oyunu Karagöz vardı ama babalarımız kahveye götürmezlerdi ki. Neyse, sesimizi duyan mahalle çocukları elimizdeki Hacivat’ı görebilmek için cepleri dolu çekirdekle başımıza üşüşürlerdi.

Hacivat’a bakmak parayla değil, zerdali çekirdeği karşılığı idi ve baktırma müddeti de çekirdek sayısına bağlıydı. Beş çekirdek verene beş çekirdeklik, on çekirdek verene on çekirdeklik baktırırdık. Bu kazanç ve itibar karşısında kendimizde büyük bir ressam gururu duyardık. Biz ressamlar da sonradan ceplerimiz dolu bu zerdali çekirdekleriyle "tek mi çüt mü" (çift mi) oynar, birbirimizi soyar soğana döndürürdük. Bu oyun şöyleydi: Ben elimi cebime sokar iki çekirdek alır, avucumu yumar, elimi çıkarır karşımdaki çocuğa sorardım: "Tek mi çüt mü?" "Tek" derse bana iki çekirdek verirdi, "çüt" derse alırdı. Bir kere ben karşımdaki çocuğu uttum. Çekirdeklerinin hepsini aldım. Çocuk buna sinirlendi. Benden büyük ve kuvvetliydi. Başıma çöktü, beni iyice dövdü. Cebimdeki çekirdeklerin hepsini elimden aldı, beni iflas ettirdi. Sermayemin anası da gitti danası da...

Çekirdek Stokları

Biz bu çekirdeklerle her zaman böyle kumar oynamazdık. Çoğu zaman bunları biriktirir, sokaktaki seyyar çekirdek alıcılara satardık. Bu çekirdek o zaman bir kıymetti, sanayide de kullanılırdı. Kabukları kırılır, içi tatlandırılır, evlerde eğlence olarak yenilir; şekerciler de bundan badem şekeri gibi şeker imal ederlerdi. Seyyar alıcılar topladıkları çekirdekleri tüccara satarlardı. Tüccar bunu stok yapardı.

Antep-Fransız Harbi’nde bu çekirdek stokları o kadar işimize yaradı ki deme gitsin... Şehir, Andrea kuvvetleri tarafından muhasara edilmiş; kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer olmuştu. Dışarıdan gıda yardımı kesilmiş, Türk cephesinde açlık baş göstermişti. Şehirde yirmi bin Türk mahsurdu; hariç ile muhabere ancak kel güvercinle yapılıyordu.

O zaman Antep Harbi denen mucize bir keşifte bulundu: Acı zerdali çekirdeklerinden ekmek yaptı, bu sayede mukavemeti biraz daha uzattı. Bu çekirdekten ekmek yapmak için bir tesis kurdu, iş bölümü yaptı. Çekirdekler kırılır, içi alınır, kabuğu da çekirdek ekmeği pişirmede kullanılırdı. Ayıklanan içler saclarda kavrulur, el değirmenlerinde çekilir, un olur; yoğurulur, hamur olur; el ile taplanır, sacda pişirilir ekmek olurdu. Buna rağmen bu muhasarada acı çekirdek ekmeğinden zehirlenerek ölenler olmuştur. Şimdi bu çekirdek ekmeklerinden birisi, merhum Rüştü Hoca’nın kızı Feride Hanım’ın evinde ağzı mühürlü bir kavanoz içinde saklıdır.

Gaziantep Harbi hakkında yazı yazanlar bir "acı çekirdek ekmeği"nden söz edip geçerler. Antepliler tarafından keşfedilen bu sanat bölümü, bu müessese nasıl kuruldu, nasıl işledi? Buna bugüne dek değinen olmadı. Gaziantep Harbi’nin bir safhası karanlıkta yatmaktadır. Bunun gün ışığına çıkarılmasını ve bir yazı ile bilgimize sunulmasını, değerli araştırıcımız dostum Cemil Cahit Bey’den rica ederim. Bu işte çalışan kadın ve erkeklerden bugün sağ olanlar vardır.