Onu bir daha görmemek üzere 4 Ekim 1969 günü yitirmenin onulmaz acısı ile öyle perişanım ki on beş gündür iki satırı bir araya getiremedim. İçim, ünlü bir mersiyenin ilk mısrası ile dolup taşıyor:

Medet medet: Bu cihanın yıkıldı bir yanı!

Elli yılı aşan bir zamandan beri aynı şeyleri duyan, aynı şeyleri düşünen, aynı şeylerden hoşlanan, aynı mizaç ve amaçta iki arkadaştık. Benim dünyam onunla tamamlanırdı. İşte bu dünya çöktü, bir yanım yıkıldı.

Çöken yalnız benim dünyam mı? Dr. Mecit, Gaziantep’in “Gazi” olmadan önceki zamanından beri içeride ve dışarıda bir numaralı hemşehrilerimizden biri idi.

Her bakımdan büyüktü: Antep’in ilk Türk doktoru idi. Meslektaşları arasında da üstün değer taşıyan bir operatördü. Bütün hastalarına karşı kendi çocuğu, kardeşi, anne ve babası imişler gibi candan ilgi gösterirdi. Bu ilgi, hiçbir maddi çıkar karşılığı değildi. Bir doktora çok yakışan yumuşakhuyluluk, şefkat, sabır, hâlden anlayış onda fazlasıyla vardı.

Mesleğinden başka bir şeyle ilgilenmeyen insanlardan değildi. Çeşitli bilim, sanat dallarında ve toplum sorunları üzerinde geniş bilgisi vardı. Mevlânâ’dan, Yunus’tan, Fuzulî’den ve Orhan Veli’den de mısralar okur; medreselilerin dilinden anladığı kadar Nurullah Ataç’la da arkadaşlık ederdi. Ataç’tan kaç kez onun övgüsünü dinlemişimdir. Sırası geldikçe Einstein teorisine dokunur, sırası geldikçe uzay araştırmalarının inceliklerini ya da yeni bilimsel bir buluşu anlatırdı. Fransızca ve Almanca bilirdi. Hugo ve Goethe gibi, Ebülula ve Şeyh Sadi’yi de kendi dillerinden okurdu.

Son derece kibar ve nazikti, “hoşsohbet”ti, zarifti, “nüktedan”dı. Birbirinden güzel fıkralarıyla bulunduğu meclise neşe katardı. Her sözünde pırlanta gibi bir zekânın, her davranışında içten bir inceliğin damgası vardı.

Dostluğuna güvenilir, sözlerine güvenilir, bilgisine güvenilir bir insandı.

Ciddi idi ama ağırkanlı değildi. Şakacı idi ama hiç bayağılığa düşmezdi. Her hâlinde bir soyluluk, bir sevimlilik vardı; büyükle büyük, küçükle küçük olurdu. Herkesle işine ve eğilimine uygun konular bularak konuşabilmesi ve yapabileceği yardımları kimseden esirgememesi onu halkın sevgilisi kılmıştı.

Gaziantep savunmasındaki hizmet ve fedakârlığı başlı başına bir destandır. Düşmanın aylarca bombardıman ettiği Antep’te her gün sayısız kurban veriliyor, her gün yüzlerce ağır yaralının ameliyat olması gerekiyordu. Şehrin tek operatörü Dr. Mecit; hastane gibi kullanılan Şeyh Camii’nde, en elverişsiz koşullar altında, kimi zaman tentürdiyot bile bulamadan, o yaralıların hayatını kurtarmaya çalışıyordu. Ben o korkunç günleri, Şeyh Camii’nin içinde ve Doktor Mecit’in yanında çalışarak yaşamış olanlardanım. Bu cami, bir operatörün değil; yirmi operatörün ameliyat masasından ayrılmadan gece gündüz çalışmasını gerektiren; bağırsakları dışarı dökülmüş, göğsü parçalanmış, bacağı kopmuş, kolu uçmuş yaralılarla dolup taşıyordu. Gaziantep savaşında şehit ve yaralı vermeyen aile yoktur. Bu demektir ki Gaziantep’te Dr. Mecit’in yarasını sarmadığı aile yoktur.

Kırk sekiz yıl önce bütün Gaziantep’e elini böylesine uzatmış olan o şifa meleği, o zamandan beri de aynı şefkat ve koruyuculukla bütün hemşehrilerine kanat geriyordu; seksen beş yaşına rağmen son günlerinde bile.

İnsanlara karşı bunca sevgi besleyen, bu kadar iyilik duygularıyla dolu, bu ölçüde yetişmiş, bu denli seçkin nitelikleri benliğinde toplamış bir insandan artık yoksun kalışımıza nasıl yanmayalım?

Gözlerimi kapıyor, 35-40 yıl öncesini, Gaziantep’te onunla birlikte çalıştığımız zamanları ve o zamanki arkadaş çevremizi ansıyorum. O ne uyumlu, ne değerli bir çevreydi! Tek partinin Serbest Fırka’dan sonraki yöneticileri idik.

Ben Ankara’ya yerleştikten sonra Dr. Mecit Barlas’la görüşmelerimiz ya benim Gaziantep’e gitmemle ya kendisinin Ankara’ya gelmesi ile ya da mektuplaşmalarla olabiliyordu. Bilgili bir yüksek mühendis olduğu kadar faziletli bir insan, çok iyi bir aile babası olan damadı Cevat Kutlar’ın genç yaşta ölümü onu çok sarsmıştı. İki yıl önce hastanesinin merdiveninden inerken tehlikeli bir biçimde düşerek bedence de çok sarsıldı ve bize korkulu günler geçirtti. Ama sonra iyileşti. On ay önce benim Ankara’da geçirdiğim ameliyatı günü gününe izlemiş, telefon telefon üzerine hastaneden bilgi almıştı.

Bu sefer kendisi aynı ameliyatı geçirmek üzere İstanbul’a giderken iki gün (28-29 Haziran günleri) Ankara’da kızı Perihan Kutlar’ın evinde kaldı. Hiç hasta hâli yoktu. Yüzü her zamanki gibi sevimli ve dinçti; her zamanki gibi bir ayağının altına iskemle konulmuş oturuyordu. Kucaklaştık, öpüştük, koklaştık. Yine tatlı tatlı fıkralar anlattı, gülüştük. Bizimle birlikte çay içti, “yağlı kahke” ile taze Gaziantep peyniri yedi. Ev halkı bana:

— Demin sıkıntılı idi, sizi görünce neşelendi, dediler. Ben de oturmamı uzattım. Ertesi gün yine gittim, yine uzun oturdum. Rahatsız görünmüyordu, bir şikâyeti de yoktu. Ancak, Adana ile Ankara arasındaki araba yolculuğunun kendisini çok yorduğunu söyledi. Yarın yapacağı İstanbul yolculuğu da gözünde büyüyordu. Geçireceği prostat ameliyatının çeşitleri üzerinde bilgi verdi. İleri yaşta ameliyat olmanın güçlükleri üzerinde durdu.

— Sen iyi ettin, erken yaptırarak kurtuldun, dedi. Konuşmasına şu cümleyi de ekledi:

— Uzun yaşamanın belasını çekiyoruz.

Bu sözü, damadı Cevat Kutlar’ın yüreklerimizi yakan ölümü üzerine kendisine yazdığım mektuba verdiği cevapta da kullanmıştı.

4 Temmuz 1969 Cuma… XII. Dil Kurultayı açılacak. Sabah erken evden çıkmak üzereyim, telefon çaldı. Dün akşam Ankara’ya gelmiş olan Orhan Barlas’ın sesi.

— Biraz önce İstanbul’dan telefon ettiler, diyor ve “galiba”lı bir cümle ile beynimin içine bir kürek ateş bırakıyor.

İnanmak istemiyorum. Dilim dolaşarak bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Bu kez acı gerçeği kesin bir dille belirtiyor ve:

— Şimdi Perihan’la İstanbul’a gidiyoruz, diyor. Olduğum yere yığılıyorum. Bir süre sonra kendime geliyorum. Kulağımda onun sesi:

— Uzun yaşamanın belasını çekiyoruz.

Sevgili doktorum, bu yaşı hiç kimse uzun bulmadı senin için; 85 değil 185 de yaşamış olsaydın, yine hiç kimse sana ölümü yaklaştırmak istemezdi. Sen hep yaşamalı; çevrene şifa, insanlık, huzur, güven dağıtmalı idin.

Dr. Mecit benden on dört yaş büyüktü. Ben bir öğrenci iken o mesleğini çoktan bulmuş, hayata atılmıştı. Bununla birlikte daha o zamandan birbirimizi çok sevmiştik. Elli yıldan uzun süren kaynaşma, herhangi bir arkadaşlıkla kıyaslanmayacak ölçüde içtendi. Bu durum, ailenin öteki seçkin kişileriyle olan yakınlıklarını, bağlarını bir kat daha perçinlemiştir. Babası (İzrapzade Abdullah Necip Ef.) Rüştiye Mektebinde öğretmenimdi. Antep’in büyük ilim adamı idi. Din ilimlerinde olduğu kadar matematikte de rakipsizdi. Hasırcıoğlu bir manzumesinde:

Aristo’ya denilir çün muallim-i evvel, Necip Efendi’ye talimde saniye denmiş.beytiyle onu ikinci Aristo olarak nitelemiştir.

Aradan yıllar geçti. Ben hocamın oğlu ve Dr. Mecit’in küçük kardeşi Osman’a (olgun insan ve değerli Profesör Dr. Osman Barlas’a), daha sonra oğlu Orhan’a (gözlerinden zekâ fışkıran, sanatkâr ruhlu Avukat Orhan Barlas’a) öğretmenlik yaptım. Hepsi çok iyi yetişmiş ve cana yakın insanlar olan öteki çocukları Perihan, Ferhan ve Dr. Beyhan benim de çocuklarım gibidir. Her hâliyle hanımefendiliğin timsali ve imrenilecek bir aile düzeninin temel taşı olan Sayın Bayan Ayşe Barlas ise çok yakın aile dostumuzdur.

Aradan yine yıllar geçti. Biz Ankara’ya yerleştik. Orada Dr. Mecit’in ağabeyi Yargıtay başkanlarından rahmetli Sait Barlas ile ilişkim daha çok sıklaştı; onun oğlu müstesna yaradılışlı Cemil Sait Barlas merhumla Büyük Millet Meclisinde Gaziantep’i birlikte temsil ettik. Cemil’in küçüğü, aynı zamanda Dr. Mecit’in damadı, mesleğinin yıldızı ürolog Dr. Gürbüz Barlas oğullarımın sınıf arkadaşı idi.

Ailenin bütün bireyleriyle aramızda bulunan bu bağlar, acımı daha çok derinleştirmekte, daha çok genişletmektedir. Yüreğim hem kendim için hem de ayrı ayrı onlar için yanmaktadır.

Ey Gaziantepliler, yitirdiğiniz değerin arkasından ne kadar gözyaşı dökseniz yeridir. Ağlayın! Ne çare ki onu diriltemezsiniz. Çocuklarınıza, torunlarınıza menkıbelerini anlatın ve ikinci bir Dr. Mecit yetiştirmeye çalışın!

(Not: 24.7.1969 tarihli Sabah gazetesinden bazı kısımlar kısaltılarak alınmıştır.)