Bundan yirmi yıl önce damadım Hâkim Ali Payat, Van’ın Özalp ilçesinde şark hizmetini görüyordu. O sıra, Adalet Bakanlığı ona, oralardaki ilçelerden birinin mahkemesine selahiyetli olarak gitmesi emrini verdi. Bu ödev biraz uzun süreceği için eşini ve çocuklarını getirdi, Gaziantep’e bıraktı, gitti. Vazife bitip de Özalp’a döndüğü zaman, Kurban Bayramı da yaklaştığı için çocuklarını istedi. Bir taksi tuttum, kızımı ve iki çocuğunu aldım, Elazığ’a götürdüm. Oradan da uçakla Van’a gittik. Damat bizi orada bekliyordu. Bir gece bir otelde kaldık, ertesi gün Van’dan Özalp’a işleyen şehirler arası otobüsle yola çıktık. İşte oyun da o zaman başladı:
Doğu illerimizdeki şehirler arası sefer yapan otobüslerin çoğu eski ve bozuk. Damadımla kızım birer çocuklarını kucaklarına aldılar, yan yana iki koltuğa yerleştiler. Ben de sağ taraftaki iki koltuktan birine, pencerenin önüne oturdum. Yanımdaki koltukta da yaşlıca bir erkek yolcu var.
Önümüzdeki iki külüstür koltuktan birinde çok yaşlı bir kadın, onun yanındaki koltukta da bu kadının yakınlarından olduğu anlaşılan genç bir erkek oturuyordu. Makine yol almaya başladı. Başladı ama benim rahatsızlığım da birlikte başladı. Şöyle ki: İhtiyar kadının oturduğu koltuk pek çakşak ve bozuktu. Kadın her ne zaman arkasına koltuğa dayanmak, koltuğa yaslanmak isterse koltuk arkaya devrilir, küt diye göğsüme vurur, iflahımı keser; yanımdaki yaşlı adamın ve kadının yanındaki genç oğlunun da yardımı ile üçümüz bir olur, koltuğu ile beraber kadını doğrulturuz. Her on on beş dakikada bir bu pandomima tekrarlanır; biz çağırır, bağırır, şoföre seslenir, sitem ederiz. Şairin;
“Varak-ı mihr ü vefayı kim okur, kim dinler?”
dediği gibi feryadımızı ne şoför ne yolcular, kimse dinlemez. Yer demir, gök bakır…
Kadının yanındaki genç, her on beş dakikada bir şoföre gider, otobüsü durdurur, onun koltuğuna girer kaldırır, bin zahmetle otobüsten indirir, işi bittikten sonra yine güç bela bindirir, getirir yerine oturturdu. Bu kısa duruşta ben de bir nefes alırdım.
Bu şekilde epey yol aldıktan sonra ihtiyarın yanındaki gence sordum:
— Oğlum, bu kadın kim? Sen bunun nesisin? Bunu bu haliyle nereye götürüyorsun, yazık değil mi, bunun yolculuğa tahammülü mü var?
Genç cevap verdi:
— Efendim biz Konyalıyız. Bu kadın benim anam. Bir bacımız vardı. Konya’da onu bir memurla evlendirdik. Derken memur Van’ın Özalp kazasına verildi. Anamız da onlarla birlikte oraya gitti. Bundan altı yıl önce sizlere ömür bacımız Özalp’ta Kurban Bayramı’na iki gün kala öldü. Bize haber verdiler. Gittim, anamı, bacımın kabrinin başından zorla kaldırdım. Aldım memlekete getirdim. Eh, ana kalbi, ne demeli?.. Şimdi her Kurban Bayramı yaklaştıkça ağlar, dövünür, “İlle beni Özalp’a götürün, kızımın kabri başında doya doya ağlayacağım” der. Ben de onu getirir götürürüm. İşte şimdi yine bayram yaklaştı, ağlamaya gidiyoruz. Kusurumuza bakmayın, sizi de çok rahatsız ettik. Altı yıldır halimiz bu.
Deyince bütün acılarımı unuttum, kalbim sızlamaya ve ihtiyara acımaya başladım. Evet, ihtiyarın oğlunun dediği gibi: “Eh, ne demeli, ana kalbi?..”
“Ana başa taç imiş, Her derde ilaç imiş, Bir evlat pir olsa da, Anaya muhtaç imiş.”